Gezi Apartmanı: Herkes Alışıktı Belki de Yurdagül Sayıbaş

GeziAptKapak ON kGezi Apartmanı Filiz Elasu’nun ikinci romanı. İlk romanı Oyun‘da olduğu gibi bu romanda da yazar, toplumsal sorunların altını çizmeye devam ediyor. Yaşadığımız şehrin ve içinde yaşayan insanların modernleşme ile birlikte yaşadığı değişimi bir apartmanda somutlaştırarak anlatıyor.

Toplumsal hayatın temel taşlarından biri olan empati yeteneğimizi yitirdiğimiz zaman başkalarının acılarına duyarsızlaşıyoruz. Çevremizde olan biten bütün olumsuzluklar bize normalmiş gibi görünüyor. “Herkes alışıktı belki de…” (s. 35) Elasu romanında bu olayları yoğun bir biçimde anlatarak adeta gözümüze sokuyor. Derin uykumuzdan bizi uyandırmak için omuzlarımızdan tutup sarsıyor. Yaşadığımız ülkede, günlük hayatın içinde karşılaştığımız şiddeti gözler önüne sermekle kalmayıp anlattığı olaylarla bu şiddeti yaşatıyor. Gezi Apartmanı sakinleri ile yaşanan olayları dikkatli bir gözle okuduğumuz zaman empatinin olmadığı yerde ilişkilerde baş gösteren şiddet fiziksel şiddetin de önüne geçiyor. Romanın temel kahramanı Sacide bu sorunlar karşısında çileden çıkıyor.

Okumaya devam et

Reklamlar

9/11’le Kafamıza Kazınanlar…

İnsanlık için en önemli iki icattan biri yazı ise diğeri fotograf olsa gerek! Hafızamız, yazı ve fotoğraflar… Zamanın akışına karşı geliştirebildiğimiz ve, belki de kendimizi kandırarak, varlığımızı tescil edebildiğimiz iki araç… Kime? Narsist ve medyum değilsek, toplumun diğer bireylerine tabii ki… Okumaya devam et

“Yanma” ve “Yakma” Üzerine

Evi baca, köyü hoca yakar” (Bir halk tekerlemesi)

İnsanları öldürerek cezalandırmak yeni bir şey değil! İstenmeyeni, uygun olmayanı, karşı çıkanı, farklı olanı,yanlış yapanı…Yok etmek…. Kurşuna dizmek, asmak, zehirlemek, kazığa oturtmak, işkence edip uzuvlarını kesip parçalamak, derilerini yüzmek, çarmıha germek, yüksek yerlerden atmak, herbir uzvu bir ata ya da deveye bağlayıp çekmek, kafalarını vücutlarından ayırmak, boğmak, bombalamak…. kısacası öldürmek… hiç yeni değil!

Tüm bunların içinde yakarak öldürmek özel bir yere sahip gibi görünüyor. İnsanoğlu’nun ateşi keşfiyle başlayan bu özel ilgi, içinde pekçok tezatlığı da barındırıyor. Okumaya devam et

“Ben var İstanbul’u çok sevmek, Türkiş kebap yemek…”

Eskiden “bazı” gazetelerde, Türk erkeklerinin ne kadar beğenildiğine, turist kadınların bizim erkekler için nasıl yanıp tutuştuğuna dair bir dolu haber çıkardı. Çoğunluğunun uydurma olduğu kesin bu haberlerde, birkaç yarı çıplak, sarışın kadın fotoğrafının altına: “Helga, Türk erkeklerine bayılıyor!”, “Türk erkeğinin ününü duyan turist kadınlar, Akdeniz kıyılarını hezimete uğrattı!” gibisinden başlıklar atılır ya da plajlarda bikinileri ile güneşlenen kadınları hortumla ıslatan otel görevlilerinin fotoğrafları çekilip altına “Nataşa, Türk erkeğinin hortumunu çok beğendi!” gibisinden “iğrenç” haberler yapılırdı. Okumaya devam et

“Yüzünü Güneşe Dön, Gölgeler Arkana Düşecektir!” *

“Ölürüm!
Yaşarım!
Ölürüm!
Yaşarım!
Korkusuz, güçlü adamlardır,
Güneşin yeniden parlamasını sağlayan!”
Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maorilerin geleneksel dansı “Haka’yı sergiliyor “All Blacks” Rugby takımı bir maç öncesi… Büyük Britanya Milletler Topluluğu (Commonwealth) içersinde en popüler sporlardan biri rugby…  Maorilerin yüzlerce yıldır düşmanın yüreğine korku salmak, yıldırmak için savaş alanında sergiledikleri bir tür savaş dansı, savaş çılığı bu! 1900’lü yıllardan beri de Rugby takımı tarafından uluslararası maçlarda kullanılıyor ve bırakın oyuncuların canla başla yaptığı performansı, artık tüm ülkede, ilkokullarda öğretilen bu dansa, bütün Yeni Zelandalılar sahip çıkıyor ( Türkiye Milli Futbol takımının maç öncesi “zeybek” oynadığını hayal edin!)

Okumaya devam et

İnsan Gözden Kaybolur, Toprak Kalır!*

Yukarıda gördüğünüz fotoğraftaki gibi  upuzun bir koyun  incecik, bembeyaz kumlarla kaplı plajında  uzanmış,  kıyıyı yalayan dalgaları, denizde yüzen, sörf yapan gençleri, kumdan kaleler yapan çocukları ve onların anne-babalarını, yürüyüşe çıkmış yaşlı çiftleri seyretmekteyim. Açık mavi pürüzsüz gökyüzüyle yarışırcasına sakin bugün deniz. Kumsala paralel uzanan, bir halı misali rahat, bir o kadar temiz çim alan ve onu süsleyen Pohutukawa ağaçlarında en ufak bir kıpırtı yok. Mesai sonrası olmalı ki, plajın ön tarafına park etmeye çalışan araba sayısında, ellerinde boogie board’ları, kayaklarıyla plaja gelenlerde artış var. Çok fazla değil ama… Nasıl olabilir ki? Tüm kentin nüfusu  bir milyon! Kimse kimsenin tepesinde, hatta yanıbaşında bile değil burada!  Herkese yetecek kadar büyük bir plaj! Üstelik, şehirdeki tek plaj da değil! Bu şehrin, bu ülkenin, hemen her köşesi böyle plajlarla dolu, hepsi de istisnasız böyle bakımlı, böyle temiz, böyle güzel ve halka açık… Özelleştirilmiş değil, paralı değil, cafe ve barlarla kaplı değil, bir otele ait değil, bir özel şahsa ait değil, kıyısına masalar atılmış değil… Hepsinde soyunma odaları, tuvaletler, duşlar mevcut. Temiz ve bedava! Heyhat, bu ülkenin hiç bir plajında, tek bir şezlong yok, tek bir şemsiye yok, tek bir kafe-bar, restaurant, ya da bilet kesmeye çalışan belediye görevlisi yok! (Aptal mı bu insanlar?) Okumaya devam et

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!


Dedin ki ‘Başka bir ülkeye gideceğim, başka bir denize.
Bundan daha iyi bir şehir bulunur elbet’
….
Yeni bir ülke bulamayacaksın, başka bir deniz bulamayacaksın.
Bu şehir peşini bırakmayacak.
Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın,
aynı evlerde saçların ağaracak.
Hep bu şehre varacaksın. Başka bir şey umma;
seni bekleyen bir gemi yok, bir çıkar yol yok
Konstantin Kavafis (1863-1933)

13 Eylül, referandumun ertesi günü. Bir haftalığına hayatımın on beş yılını geçirdiğim İngiltere’ye, üç yıllık bir aradan sonra, yeniden ayak basacağım. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalkmak üzere olan THY’nın Londra uçağındaki koltuğumda, çoğunluğu Türkiyeli, orta sınıf görünümlü yolcularla dolu, endişeli bir şekilde oturuyorum.

Okumaya devam et