FİLİZ ELASU İLE SÖYLEŞİ / Aysel Karaca

Absent Dergisi / Sayı2 / Kış 2016

1/ Ey yurdum yalnızlık!

O kadar uzun süre yabanıl yaşadım ki yaban ellerde,
gözyaşları içinde sana dönmemek mümkün değil
!”diyerek feryad eden Nietszche’yi de anarak sormak isterim Filiz’cim;  uzun yıllar yurt dışında yaşamış ve sonra geri dönmüş biri olarak neresi sıla bize neresi gurbet diye sorasım var, ne dersin, yazarın bir vatanı, yurdu var mıdır?

Yazmak edimi, özü gereği yalnız yapılan bir iş, böyle olunca uygun bir kişilik, daha doğrusu duygusal ve fiziksel bir “kuvvet” gerektiriyor. Kuvvetten kastim, yazabilmek, üretebilmek için kişinin devamlı ayrılmak ve sonra yine dönmek zorunda kaldığı yer, bir tür denge durumu ve ona olan eğilimi. Bu eğilim, kişinin toplumsal rollerine, şartlarına, arzularına göre değişecektir elbet. O yere dönüşümüz, Nietszche gibi kimi zaman özlem ve gözyaşları içinde,  kimi zaman coşkuyla, kimi zaman da bir görev duygusuyla olacaktır. Kişiye bağlı. Bu anlamda, yazan kişinin gurbetinin ya da sılasının neresi olduğu sorusuna bir cevap verebildiğimi umuyorum.  Uzun yıllar yurt dışında yaşamış, “gurbet” duygusunun bir başka versiyonunu deneyimlemiş biri olarak, Albert Camus’nun şu cümlesini paylaşmak isterim: “Benim gerçek yurdum, ana dilimdir.”

2/  “Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır.” demiş Tarkovski usta, bu epeyce büyük bir laf gibi geliyor bana. Buradan yola çıkarak düşünmek isterim o zaman ne demeye bin yıllardır sanat denen oluşun içinde debelenip duruyoruz, ya edebiyat o da bu kadar etkisiz mi insan yaşamında? İşe yarar mı dersin, Tolstoy mesela…

İnsan, sanat değilse nedir? Bırakın dört bini, on iki bin yıldır – Göbeklitepe’yi de hesaba katarak – birbirimizle, tanrılarla ve bizden sonraki nesillerle sanat yoluyla iletişime geçiyoruz. Toplumsal yaşantımızın düzeneklerinin kökeninde olsun ya da onun araçlarında, sanatla yoğrulmuşluk, birliktelik var. İnsanlık tarihi üzerine birikimimiz, hep sanatla olagelmiş. Mağara resimlerinden, çömleklere, tanrılar adına yontulan ve dikilen taşlara, kitabelere, masallara, şarkılara, kutsal kitaplara, hayatımızı kolaylaştıran pek çok buluşun temeline kadar her şeyde sanat var. Ancak, özellikle son iki yüz yıldır, yaşamakta olduğumuz  süreç, hem sanatın insanın varlığı üzerindeki rolü hem de insanın kendi geleceği hakkında, ister istemez derin kaygılar yaratıyor. Bence, Tarkovski’nin karamsarlığının nedeni olan, sanatın ve bilimin, ticari olan içerisinde kaybolduğu, unutulduğu ya da kullanıldığı, bir süreç bu. İnsanlık açısından, umuda ya da umutsuzluğa kapılmamız gerekiyor mu? Bir faydası olacak mı? Belki de sormamız gereken,  duygu ve düşüncelerimizin, bizi harekete geçirip geçirmediği.  Bu, neyse o! Sadece bazılarımızın daha, evet, daha fazla insan olması gerekiyor.

3/ Oyun ve Gezi Apartmanı isimleriyle yayımlanmış iki adet romanınız var; Yeni Harman dergisinde uzun süre yazdınız, Yön Radyo’da programlar yaptınız. Şimdiyse bir süredir ortalıkta görünmüyorsunuz bilinçli bir geri çekilme midir bu, arka planda neler var?

“Bilinçli bir geri çekilmeden” ziyade, ilk sorunuzla anlatmaya çalıştığım, doğal bir süreç bu. Kişinin, verili zamanı kullanımı, öncelikleriyle ilgili bir durum, kesin sınırları, kuralları olduğunu söyleyemem. Ve tabii, nicelik açısından kendimi her hangi bir baskı altında görmüyor olmam, bir etken. Kısacası, acelem yok. Sevdiğim, keyif aldığım bir işi yapıyorum ve onu yaparken,  üzerinde çalıştığım şeyin, o an her neyse, en başta benim ilgimi çekmesi, beni heyecanlandırması gerekiyor.

4/ 2014’de Yayımlanan Gezi Apartmanı romanınızı elimden düşürmeden, heyecanla okuduğumu hatırlıyorum. Oldukça sürükleyici bir metin kente, topluma, sınıfa, kadına içkin pek çok sorunu oldukça yalın bir biçimde ortaya koyuyor. Bununla birlikte fantastik edebiyatın da kapısını aralıyor; romandaki temel karakterlerden biri olan Plüto’yla Edgar Allen Poe’ ya ve Black Cat’a göz kırptığınıza göre devamı gelecek gibi, ne dersiniz?

Gezi Apartmanı’daki Plüto karakterinin Edgar Allen Poe’nun bir öyküsüne gönderme olduğunu doğru saptamışsınız. Romanda, farklı öğeleri, anlatım şekillerini kullanmayı seviyorum, başka yazarlara, eserlerine, müzisyenlere göndermeler gibi. Ancak bunun dengesi önemli benim için. Gezi Apartmanı’nın fantastik bir roman olmasını amaçlamadım, bu yüzden fantastik öğeleri sınırlı tuttum. Fakat bir başka romanda, ne yaparım, nasıl yaparım, şimdiden söylemek zor. Bunu, zaman ve romanın kendi iç dinamiği belirleyecek.

5/ Romanınızda şair karakterine; “şiir öldü be oğlum, öldü. Kötülük dayanışması öldürdü onu,”diye bir cümle kurduruyorsunuz; burada hem Schopenhauer’a hem de Ece Ayhan’ a gönderme var. Şiir öldü mü gerçekten, nedir sizce bu kötülük dayanışması?

“İnsan çürümedikçe, şiir çürümez,” der Yaşar Kemal. Ben de affınıza sığınarak, “İnsan ölmedikçe, şiir ölmez,” diye değiştireyim o cümleyi, zira şiirsiz bir dünyayı ne düşünebilirim ne de isterim. “Şiirin öldüğüne” dair o cümle, bana, yani yazara ait değil, romanımdaki Şair karakterine ait. Tıpkı, romandaki tüm diğer karakterlerin beni temsil etmemesi gibi, o da etmiyor.

Aslında böyle bir cümleyi, Ece Ayhan’ın ya da Schopenhauer’ın kurabileceğini sanmıyorum. Bildiğiniz gibi, Schopenhauer için bu dünya, mümkün dünyaların en kötüsüdür ve bir dertler, kötülükler yumağıdır. Kötülüklerin bütünüyle ortadan kaldırılabileceğine inanmaz Schopenhauer, tıpkı mutluluğun mümkün olduğuna inanmadığı gibi. Ama sanat yoluyla, yaşama isteğinin, iradesinin yönlendirilebileceğini, bir tür dinginliğe ulaşılabileceğini savunur. Sanat türlerini de derecelendirir: en üstte müzik, onun altında şiir ve trajedi vardır. Ben, Schopenhauer gibi dünyanın bir kötülükler yumağı olduğunu düşünmüyorum, sanat türlerini sıralamak derecelendirmek gerekli midir, niçin böyle bir şeye kalkışılır, ondan da emin değilim. Ama sübjektif bir değerlendirmemiz, seçimimiz olabilir, bunda bir sakınca görmüyorum. Mesela, şiir ve müzik, benim de beslendiğim ana kaynaklar, ama yegâne değil, en azından bu kadarını söyleyebilirim.

“Arada bir birinin adını zikreder, ‘Ne güzel söylemiş usta, değil mi?’ diye sorardı Yusuf Bey’e ama bir kulağından girer diğerinden çıkardı onun,”  diye bir bölüm var romanda. “Kötülük dayanışması”, Ece Ayhan’a ait olmakla birlikte, Şair karakteri, birebir, onu temsil etmiyor. Şair, aslında Ece Ayhan’a ait bir imgeye gönderme yapıyor ama kendi zaman dilimine ve tabii ki hikâyeye dair bir kullanım bu. Fakat şunu söylemeliyim, Ece Ayhan’ı, gerek şiirindeki karanlık ve ilgi duyduğu konulardaki tavrı, gerekse edebiyatımızın bir dönemine damga vuran tartışmalar içinde çizdiği profil olsun, romanın atmosferine ve o bölüme uygun bir karakter bulduğum doğrudur.

6/ Şu kötülük meselesine takılı kaldım, Baudrillard; İstatistiklerin kristal bir küre gibi kullandıkları kitleler, madde ve doğal elementler gibi akımlar ve akıntılar tarafından etkilenirler. Kitleler mıknatıslanabilirler.”  diyor.  Siz de her iki romanınızda toplumsal ve kitlesel hareketlerin içinde olan/ olabilecek karakterleri işliyor ve kitlesel sorunları yüzeye vuruyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz bu hareketler konusunda, işe yarıyor mu gerçekten, insanlık özgürleşme ütopyasına yolla mı kavuşacak?

Toplumda bir gerçekliği/ izdüşümü olan karakterler, tiplemeler diye tanımlayabiliriz sanırım. Ancak benim işim, bir edebi metin içerisinde, toplumsal sorunlara bir yol, çözüm bulmak ya da önermek değil.  En azından benim amaçladığım bu değil. Karakterlerimse, hikâyenin genel gidişatı boyunca, bir takım önerilerde, iddialarda bulunabilir, benden çok farklı tepkiler gösterebilirler.  Nitekim bazen beni de şaşırtıyorlar. Yazma süreci ve sonrasında sadece bana değil, okura da bir şeyler gösterebiliyorlarsa, “işte bu” diye düşünüyorum.

İnsanlığın özgürleşmesi nasıl, ne zaman olur bilemiyorum. Buna dair, insanlık tarihi boyunca üretilmiş çeşitli savlar, ideolojiler, inanç sistemleri var. Her birimiz, birini seçip ona göre düşünmeye ve yaşamaya çalışabiliriz ama toplumsal sorunlarımızı çözebilir miyiz, en azından birlikte yaşayabilir miyiz, mesele bu.

“Kitlelerin mıknatıslanması”,  nasıl oluyor, maddenin doğasında ne vardır? Gezi Apartmanı’nda,  böyle bir şeye bakmaya çalıştım, çok daha derinlerde bir şeye.  Bu, ülkemizde ve dünyanın tüm coğrafyalarında kendi öznel koşullarından dolayı hem farklı hem de genel insanlık durumuyla ilgili olarak benzer şekillerde yüzeye vuran bir duygu hali. İnsanı, istediği şeyi istememeye, istemediği şeyi ise istemeye zorlayan bu duyguyla, nasıl baş ederiz, çeşitli manipülasyonlara açık hale gelmesine nasıl engel olabiliriz?  Bunun cevabı bireysel olduğu kadar toplumsal olanda da saklı diye düşünüyorum.

7/Romanınızın bir yerinde, “Artık amaç ‘iyi insan’  yetiştirmekten çıkmış, ‘başarılı insan’ üretmeye dönüşmüş…”diyorsunuz, ne dersiniz hepimiz birer yeraltı insanına mı dönüşüyoruz, Modernite şiirden sonra insanı da öldürmüş olabilir mi?

Dostoyevski’nin yeraltı insanıyla, Gezi Apartmanı’nın zombileri arasında paralellikler kurduğunuzu görüyorum, olabilir de…  Nitekim insanlığın, en az iki yüzyıldır dünyanın pek çok yerinde, farklı evrelerde ve şartlarda olsa da, geçmekte olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Modernitenin, özellikle onun hegemon biçimi olan Kapitalizm’in insana ve doğaya çok büyük zararlar verdiği, toplumsal değerlerin, özellikle kentler bazında büyük aşınmalara, değer kayıplarına maruz kaldığı ortada. Bu değer aşımını mercek altına alırken, sanırım bireyin yapım, çözülüş ve belki de yeniden yapım aşamalarına, tüm diğer etkenlerin yanı sıra aile kurumunun, eğitimin de paylarına ve onlarda yaşanan karşılıklı değişime çeşitli disiplinlerin perspektifinden bakmak gerekiyor. Edebiyat, pek çok alanla, mesela sosyoloji, psikoloji ya da felsefeyle kimi yerde çakışıyor, onlardan faydalanıyor olsa da, bence bambaşka bir kulvarda hayat buluyor. Orada, şiirin ya da insanın ölmesi, mümkün değil.

8/ Sevgili Filiz bu kafa patlatan sorulardan yorgun düşen okura edebiyat ve hayat hakkında son olarak neler söylemek istersin;  mor perdelerin belirsiz, hüzünlü, ipeksi hışırtısı ve hiç duyulmamış tuhaf kokulardoldurur mu dersin yeniden odalarımızı?

“Hafif açık pencereden tatlı bir esinti geliyordu. Yerdeki kuru yaprakların rüzgârla sürüklendiğini, manolya ve yenidünyanın hep yeşil dallarından yükselen seslerin birbirine karıştığını duydu.”  Gezi Apartmanı, s. 246

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s