“Yüzünü Güneşe Dön, Gölgeler Arkana Düşecektir!” *

“Ölürüm!
Yaşarım!
Ölürüm!
Yaşarım!
Korkusuz, güçlü adamlardır,
Güneşin yeniden parlamasını sağlayan!”
Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maorilerin geleneksel dansı “Haka’yı sergiliyor “All Blacks” Rugby takımı bir maç öncesi… Büyük Britanya Milletler Topluluğu (Commonwealth) içersinde en popüler sporlardan biri rugby…  Maorilerin yüzlerce yıldır düşmanın yüreğine korku salmak, yıldırmak için savaş alanında sergiledikleri bir tür savaş dansı, savaş çılığı bu! 1900’lü yıllardan beri de Rugby takımı tarafından uluslararası maçlarda kullanılıyor ve bırakın oyuncuların canla başla yaptığı performansı, artık tüm ülkede, ilkokullarda öğretilen bu dansa, bütün Yeni Zelandalılar sahip çıkıyor ( Türkiye Milli Futbol takımının maç öncesi “zeybek” oynadığını hayal edin!)

Yeni Zelandalılarla yolumuz, her iki taraf için son derece önemli bir kavşakta, Çanakkale’de, çakışmış daha önce. Onların “ulus olma” yolundaki önemli kavşaklarından biri bu, aslında bizim de… Bir de bu kavşakta birlikte durduklarımız, birlikte hareket ettiklerimiz var,  günümüzün moda terimleri içersinde “öbürü”, “diğeri”, “öteki”, “azınlık”, “etnik grup” gibi çeşitli kelimelerle nitelenen, Batı’nın süslü ambalajlarıyla etiketlediğimiz…

Mesala, Avrupa kökenli, beyaz Yeni Zelandalıların yanısıra, Maori yerlilerinden oluşan bir batarya Gelibolu’ya gönderiliyor  1915’lerde, bizim dedelerimizle savaşsınlar diye. Ancak beyaz olmadıkları için diğer Yeni Zelandalı garnizondan ayrı tutuluyor bu batarya. Bu durumdan memnun olmayan Maori askerlerinin şikayeti üzerine Yeni Zelanda’daki Maori ileri gelenleri ve kurumları harekete geçiyor ve Savunma Bakanlığı’na baskı yapıyor. Sonunda, Yeni Zelanda yetkililerinin itirazları üzerine, İngiliz Kraliyet Donanması, tek bir garnizon olarak birleşmelerine ve Yeni Zelanda’yı temsil etmelerine izin veriyor.

Hareket halindeki insan topluluklarının, yolculukları sırasında ve sonunda değiştirdikleri dengeler, doğayla, diğer toplumlarla, üretim ilişkileriyle olan etkileşimleri, dönüşümleri ve dönüştürdükleri…İnsanlık tarihi bundan ibaret olsa gerek! Habire, öyle ya da böyle, farklı isimler altında, farklı dönemlerde, farklı nedenlerle ama hep bir hareket hali… Birey olarak, aile olarak, köy, kabile, tüm bir bölge, bir coğrafya, bir millet olarak… Hareket eden… Doğal, sosyo-politik, ekonomik, askeri…vb nedenlerle ivme kazanan, kaybeden, göç eden, giden, kalan, çoğalan, azalan, değişen, dönüşen, yokolan  insan toplulukları…

Maoriler kendilerini “people of the land” (toprağın halkı) olarak niteliyorlar, Avrupalı göçmenlere verdikleri isimse “Pakeha”. Kökenleri, Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan Polenezya adaları (Hawai, Cook adaları, Samoa…vb), onların  hareket noktası ise Güney-Doğu Asya (Tayvan, Endenozya, Malezya ve nihayetinde Çin). 1200’lü yıllarda, dalgalar halinde büyük kanolarla gelip yerleşiyorlar Yeni Zelanda’ya. Kabileler veya kabileye bağlı küçük topluluklar halinde yaşıyorlar; her bir kabilenin reisi, yönetici sınıfı, sıradan insanları, zanaatkârları ve ruhani lideri (şaman) var. Okyanusun balıklarını yiyerek, adadaki kuşları avlayarak, toprağı ekerek geçiniyor; ağaç oymacılığına büyük önem veriyor; müzik-dans ve konuşma sanatının büyük önem taşıdığı sözel bir kültür geliştiriyorlar. Bu arada köleliğin ve düşmanlarını yemeyi ihmal etmedikleri kabile savaşlarının da tarihsel gelişimlerinde belirleyici olduğunu söylemek gerekiyor.

Sadece Maori kabilelerinden, “toprağın halkından” oluşan bir Yeni Zelanda, onların dilinde olduğu gibi, bir “Aotearoa” nasıl olurdu acaba? Cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir soru… Türkler 1071’de Anadolu’ya, resmi tarihimize göre, Malazgirt’ten giriş yapmamış olsalardı, kimler yaşıyor olurdu bu topraklarda şimdi? Gibi… Aslında, toplulukların birlikte yaşama süreci ve bunun sonucunda ortaya çıkan (kazara veya bilinçli) “insan tahayyülü” benim ilgimi çeken! “Toplum mühendisliği” diyor ya bazıları şimdi…

Ada’nın Batılılar tarafından ilk keşfi, 1642’de Abel Tasman tarafından olsa da, 1800’lü yıllardan itibaren balina avcıları, kâşifler, maceraperestler ve tüccarların ziyaretleri artıyor. Ve tabii, misyonerlerin de… Maorileri kandırıp yok pahasına ellerindeki toprağı satın alan yeni gelenler arasındaki kaos, İngiliz Kraliyet ailesini alarma geçirince 500 kadar Maori Şefi ikna edilerek 2000 Avrupalı göçmenle aralarında Yeni Zealanda’nın kuruluş sözleşmesini oluşturan “Waitangi Anlaşması” yapılıyor. Bu antlaşmaya göre (1842), Yeni Zelanda’nın, Kraliçe Viktorya’nın buyruğunda askeri korunması sağlanacak (Fransız ve Amerikalılara karşı), Maoriler ve Avrupalı göçmenler eşit haklara sahip olarak mal ve mülklerini garanti altına alacaklardır. Ne yazık ki Maoriler kısa zamanda durumun böyle olmadığını ve İngilizler tarafından tongaya bastırıldıklarını, anlaşmanın Maori versiyonu ile İngiliz versiyonu arasında, çeviriden kaynaklandığı söylenen, farklı yorumlar bulunduğunu öğreneceklerdir. Bu konudaki anlaşmazlık ve tartışmalar bugün hâlâ sürmekte… Antlaşma’nın imzalanmasından sonraki 20-30 yıl boyunca, Maoriler ve yeni yerleşkeler arasında huzursuzluk artacak; sık sık Kraliyet askerleri ile çatışmalar yaşanacak; Kraliyet, Maorilere ait pek çok araziye el koyacak; kimi kabileler topraksız kalacak; Batılılarla adaya gelen hastalıklar ve tüfeğin icadını keşfeden kabileler arasındaki savaşlar yüzünden Maori nüfusu gözle görülür derecede gerileyecektir. Mesela, 1770’lerde 100.000 civarı olduğu söylenen Maori nüfusu 1896’da 40.000’lere düşüyor.

Tüm bunlar, “Yeni Dünya” dediğimiz ülkelerin (Kuzey Amerika, Latin Amerika, Kanada, Avusturalya) bildiğimiz tarihçesinden çok farklı değil aslında. Sadece, Yeni Zelanda’da biraz daha yumşak olduğu söyleniyor sömürgeleştirmenin. Ada’nın yerli halkıyla, dönemin en güçlü imparatorluğu arasında bir anlaşma olması bunun kanıtı olarak gösteriliyor. Kimisi, Maori’lerin tüm “ilkel” görünümlerine rağmen savaşçılıkları ve hiyerarşik bir toplum düzenine sahip olmaları yüzünden yeni gelenleri iyi anladıklarını, dolayısıyla taktikler geliştirebildiklerini iddia ediyor. Kimi, adaya yerleşen Avrupalı göçmenlerin, geldikleri Avrupa toplumlarının sınıflı yapısından kaçmaya çalıştıklarını ve Hristiyan “barış” etiği yüzünden daha insaflı olduklarını…  Böylece, bir süre sonra Maoriler Hristiyanlığa geçiş yapıyor ve Avrupalı göçmenlerle, beyazlarla entegrasyonu seçerek, birlikte varolmaya karar veriyor.

Bugün, Yeni Zelanda nüfusunun %15’ini oluşturuyor Maoriler. Hemen hepsi, bir şekilde, evlilikler dolayısıyla, bir miktar Avrupalı kanı taşıyor damarlarında. Dillerinin ve kültürlerinin gelişiminin 1950’lere kadar sekteye uğraması, sosyal problemleri de getiriyor beraberinde. Dilini konuşamayan, kültürüne, kabilesine yabancılaşmış bir nesil, bu sosyo-ekonomik problemlerin merkezinde. Ancak, 1950’lerden itibaren büyük bir kültürel dönüşüm, kültürel canlanma da yaşanıyor. Şu an, Yeni Zelanda’nın 3 tane resmi dili var: İngilizce, Maori ve İşitme Engelliler için İşaret dili. Maori dili ve kültürü, okul öncesi dönemden başlayarak, tüm ülkenin okullarında öğretiliyor. Maori Partisi, şu an hükümetin koalisyon ortağı, Maori kabilelerinin toprakları, kutsal saydıkları alanların çoğu iade edilmiş durumda ve hâlâ devam eden mahkemeler var. Ülkenin her yerinde, kasaba veya köyünde, buluşma evleri, Maori ritüel ve inançlarını gerçekleştirebildikleri  merkezler mevcut. İşin ilginç yanı, ülkenin beyaz nüfusunun çoğunluğu onlara saygı duyuyor, onlarla gurur duyuyor ve onların varlığını ülkenin doğasının, toprağının korunması için bir garanti olarak görüyor.

Çünkü, Maoriler için hiçbir şey ölü değil: kayalar, ağaçlar, nehirler veya kişiler… Tüm bunların yaşam alanı, insan gözünün görme alanı dışında, görülemez… Maoriler, nesneleri, malzemeleri kullanırken, onların yaşam alanlarına saygı duyarak, doğanın dengesini gözardı etmeden, tehlikeye sokmadan kullanmaya çalışıyor. Mesela bir ev yapmak için ağaç kesiliyorsa, o ağaçla “güzel bir ev” yapılmalıdır ki, ağaç değerini bulsun, hatta değerini arttırsın. Onlar için, kişinin kendini huzurlu hissetmesinin yolu, doğayla, çevreyle olan olumlu ilişkiden geçiyor. Bu yaklaşım, doğaya, çevreye olan bu saygı, bugün modern Yeni Zelanda’nın, yeni nesillerin kendilerini, ülkelerini algılamasında, çevreye, doğaya yaklaşımında son derece açık.

Ancak, göçmenlerle ve onların toplumsal yapısıyla, özellikle, “bireysellikle”, tanışmak Maorilerin, en azından bir kısmı için, çok da olumlu sonuçlar doğurmamış. Avrupalı göçmenler, her ne kadar sınıflı bir toplum yapısından kaçınmış, fırsat eşitliğine önem veren, herkesin çalıştığı takdirde başarılı olacağı bir toplum yaratmayı amaçlamışsa da, bu mentalite dahi “toprağın halkının” geleneksel yapısına aykırı gelmiş ve yeni nesillerde, diğer etkenlerle birleşerek, bazı sosyal problemlere neden olmuş (aşırı alkol tüketimi, uyuşturucu, çeteler, kumar.) Bugün 4 milyonluk Yeni Zelanda nüfusunun içindeki 600.000 Maori dışında, bir 100.000 kadarı, kendilerini Maori kökenli olarak nitelemelerine rağmen, kabileleriyle, kültürleriyle ilişkilerini koparmış durumda. Halbuki, Maoriler için kimlik, kişinin ancak kendi toplumu içersindeki yeri ve ilişkilerine bakılarak anlaşılabiliyor. Aile, hatta bizde olduğu gibi geniş aile, sülâle, kabile, doğum yeri, yani memleket onlar için kimliklerinin bir parçası hatta bütünü… Mesela, bir Maoriye nasıl hissettiği sorulduğu zaman, kendisinden bahsetmek yerine ailesinden, doğduğu yerden, ilişkilerinden bahsetmeyi tercih ediyor. Onlara göre bireysellik, kişinin kendi ayakları üzerinde durması, kendine ait meşguliyetlerinin olması, eğer içinde yaşadığı toplumla bağlantılı değilse, beraber yapılamıyorsa, sağlıklı değil!

Avrupalı göçmenlerin adaya ayak basmasının üzerinden geçen 200 yılın sadece Maorilerin dünyayı algılamasında değil, yeni gelenlerin düşünsel yapısında da değişikliklere yol açmış olduğu, yeni bir insan biçiminin, bir Yeni Zelanda’lının oluştuğu, bence ortada. Bu etkileşim, son derece doğal olan bu süreç, dünyanın tüm coğrafyalarında, tarih boyunca yaşanmış, gerçekleşmiş bir olgu tabii ki. Toplumların, kültürlerin çeşitli nedenlerle karşılaşması, isteyerek veya istemeyerek kaynaşması, birbirinden birşeyler öğrenmesi, değişmesi… Ancak, nedense devamlı unutulan, yeni nesillere habire hatırlatılması gereken bir olgu bu aynı zamanda… Halbuki, son 100 yıldır, her geçen gün hızlanarak insanlık üzerindeki tahribatını arttıran Kapitalizme karşın, insan topluluklarının birbirleriyle etkileşimlerini, birlikte yaşama isteklerini sekteye uğratmadan, daha üstün, daha gelişkin insan tahayyüllerine doğru yol almaları gerekmez mi? Anadolu medeniyetleri, Anadolu kültürü, tek bir millete, tek bir topluluğa indirgenebilir mi, mesala? Bu topraklarda bin yıldır birlikte yaşadığımız milletlerle, topluluklarla oluşturduğumuz bir insan tahayyülü, bir insan biçimi yok mu? Bu topluluklardan biri acı çektiğinde, dışlandığında, baskı altına alındığında, horgörüldüğünde aslında acıyan, kanayan bizim kendimiz, kendi potansiyelimiz değil mi?

(*) Maori Atasözü

Bu makale Yeni Harman Dergisi’nin Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Copyrights@Filiz Elasu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s