Kumarhane Ekonomisi

Şu ekonomi dedikleri…

 Ekonominin ne kadar boş bir sosyal bilim dalı olduğu ve ekonomistlerin de nasıl gereksiz bir mesleğe sahip oldukları bir kez daha kanıtlandı! En basitinden, Klasik Ekonominin kurucularından Adam Smith’in ‘Invisible Hand’ teorisinin,  tüm toplumun yararına hizmet eden gizli bir el olmadığını, aksine bayağı elitist bir el olduğunu gördük! Kendi menfaatini düşünen bireyin, görünmez bir mekanizma yardımıyla toplumun faydasına çalışmayacağını, tamamiyle ‘serbest’ bırakıldığında bırakın kendisini, tüm insanlığı felakete sürükleyebileceği bir kez daha anlaşıldı. Bu ‘serbest bırakılan’ bireylerden oluşan toplumların‘demokrasiyle’ yönetime gelen hükümetlerinin, Amerika ve İngiltere’de kime hizmet ettiği ve asıl ilkelerinin ne olduğu da gün yüzüne çıktı: “zengin zora düşünce müdahale edelim, kurtaralım, fakir zaten hep zor durumda olduğu için umursamayıp işimize devam edelim!”

Anlayacağınız, üniversitelerin ekonomi bölümleri kapatılıp yerine “İngiliz ve Amerikan Ekonomik Modeli” diye adlandırılan bölümler açılsa hiç kimsenin bir kaybı olmaz! Zaten, tüm dünyada ekonomi eğitimi piyasaya eleman yetiştirmekten öte gitmez, ancak bizimki gibi birkaç ülkede uygulaması bulunan, yabancı dilde eğitim yapan üniversiteler sayesinde, en parlak öğrencilerin hayatını kaydırmaya yarar. Başka bir dilde (İngilizce), başka ülkelerin ekonomi politik tecrübesinden kaynaklanan ve bu ülkelerin akademisyenleri tarafından dahi tam olarak kanıtlanmamış varsayımları, teorileri öğrenen bu beyinlerin doğal olarak kendi ülkelerine dair teoriler, çözümler üretmesi beklenemez. Çoğu istihdam edildiklerinde ülkenin kapitalist sisteme eklemlenmesine hizmet ederler. Bunlardan bir kısmı da zaten ilerde yüksek lisanslarını, doktoralarını yapmak için bir Batı üniversitesine gider ve oralarda bu teorileri iyicene hatmedip gelir. Bunlardan devletin ekonomik idaresinde söz sahibi olanların seçimi ise, tamamiyle hangi partinin yandaşı olduklarıyla, yani ideolojik seçimle alakalı olup yaptıkları da teknokratlıktan öte geçmez ve  uluslarası sermayenin, kuruluşların onlara dikte ettiklerini kılıfına uydurup ülkede uygulamaktan başka birşey değildir.

Bir de İşletme, başka bir deyişle İş İdaresi okuyanlar vardır. Ekonomiyle bazen çakışan ve birbirini tamamlayan yanları olsa da, İşletmenin de bir sosyal bilim dalı olduğunu iddia edenler kimseyi kandıramayacaklarını çabucak farkedip kös kös önlerine bakarlar. Ekonominin teorik içeriğinden yoksun olan ve sadece ülkemizde değil tüm dünya üniversitelerinde, hatta kimi ülkelerde lise eğitiminde dahi pek popüler olan bu ders, kapitalist ideolojinin an kaba anlamıyla, kendine jargon yaratma çabasından başka bir şey değildir. Tabii bir de kitleleri bu jargonla donatarak, kendini meşrulaştırma yoludur. İlkokul çocuklarının dahi, televizyonda biraz reklam seyredip köşedeki bakkala bir kaç gün çıraklık yaparak kavrayabileceği, basit ilkelerden oluşur. Aslına bakarsanız, bu anlamda çok daha dürüsttür ve ekonomide olduğu gibi kimsenin doğruluğundan emin olmadığı teorilerle, deneye yanıla ülke yönetmek yerine, işin özüne inerek kapitalist teşebbüsü inceler ve nasıl iş kurulacağını öğretir. Onun da asıl amacı, piyasaya eleman yetiştirmektir ve belirli bir azınlık için aile işini, şirketini devralacak kuşakları bu alanda eğitmektir.Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu sermaye sahibinin ikinci üçüncü kuşaklarının İşletme mezunu olması hatta yurtdışında, genelde Amerika, MBA (İş İdaresinde Yüksek Lisans), yapmış olmaları boşuna değildir.

 Şoke mi olduk?

 Neyse biz gelelim şu kriz meselesine! Aslında 30 yıldır hazırlanmakta olan bu krize niçin bu kadar şaşırılıyor ona şaşmak gerek diye düşünüyorum. Birincisi, bırakalım sol teorileri ya da Marksist açıklamaları, çünkü onlar artık demode, yukarda bahsettiğimiz Ekonomi-İşletme literatüründe dahi “ekonomik cycle” denen bir olgu vardır ve ekonomilerin büyüme, küçülme gibi evrelerden geçtikleri habire anlatılır. Bir de, İkinci Dünya Savaşından beri tüm dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan, “serbest(çe) ticaret” yapabilmek için bütün ülkelerin aynı ekonomik prensiplere göre yönetilmesi gerektiğini, yani liberal ve demokratik olması gerektiğini savunan bir ülkenin var olduğunu biliyoruz! Bir kaç istisna dışında (Kuzey Kore, Küba gibi) serbest piyasa ve serbest ticaretin tüm dünya ülkelerine  kabul ettirilmiş,  IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların yardımıyla da hayata geçirilmiş olduğu bir küresel sistemden bahsediyoruz! Kısacası bu kadar entegre bir ekonomik sistemde kriz çıktığında bundan herkesin etkilenmesi neden o kadar şaşırtıcı anlaşılır gibi değil! İkincisi, dünyanın reserv parası Amerikan doları. Yani dünyada, tüm hükümetlerin büyük meblağlarda ellerinde tuttuğu yabancı para birimi. Alış verişlerin yapıldığı, petrol ve altının dünya pazarlarında fiyatının belirlendiği para cinsi bu. Dolayısıyla dünya petrol ticaretini ve bu ticaretten kazanılan gelirin (Londra Borsası üzerinden) nerelere gideceğini kontrol eden bir sistemde, Bretton Woods sisteminin mimarları iki ülke olan Amerika ve İngiltere’de bir sorun çıktığında, diğer ülkelerin de etkileniyor olması neden o kadar şaşırtıcı!

 Laissez-faire!  Bırakın (da)Yapsınlar!

 Hadi bunları gözardı ettik, son 30 yıldır yapılanlar da mı bize hiç tiyo vermedi? 1979’da İngiltere’de Margaret Theacher’ın, 1980’de Ronald Reagan’ın Amerika’da iktidara gelmesiyle başlayan süreci kastediyoruz. Enflasyonun ve düşük büyümenin ekonomiye çok fazla devlet müdahelesinden, yani yüksek vergiden, kamu harcamalarından ve de sendikaların fazla güçlü olmasından kaynaklandığını bu yüzden de hükümetin aradan çekilerek şirketlerin, bankaların ve de çalışanların işi kendi aralarında halletmesini savunan bir ideolojinin iktidarından! 80’lerde tüm karşı koymalara rağmen yürürlüğe konan bu program, istenen sonuçları verdi ve daha fazla büyüme, düşük enflasyon sağlandı. Bu arada sendikalar etkisiz hale getirildi, işsizlik arttı ve özellikle İngiltere’de büyük çapta özelleştirmeler yapıldı.

Sonra geldi 90’lar ve Sovyetler Birliği çöktü. İki dost Reagan’la Theacher’in ekonomik prensipleri, zafer sarhoşu sağ kesimlerde nerdeyse bir tür ekonomik fanatizme dönüştü. İngiltere’de Tony Blair, Amerika’da önce Clinton, sonra Bush’larla serbest piyasacılar, sermaye hareketinin önündeki her tür engelin kaldırılması için baskıyı arttırdılar. Başarılı da oldular ve kapitalizm dizginlerinden kurtulmuş bir şekilde dört nala, yeni pazarları keşfetmeye koyuldu. Bu arada yaşanan ekonomik büyümeyle, büyük çoğunluğun da ağzına bir parmak bal çalınmış oldu. Ancak bu ekonomik büyüme, büyük miktarlarda borç alınarak sağlandı. Sadece bireyler kredi kartlarını kullanarak borç altına girmekle kalmadı bankalar, kurumlar, firmalar ve hükümetler aynı şeyi yaptılar. Mesela, İngiltere’de ailelerin borcundan kaynaklanan toplam miktar 1980’de Yıllık Milli Gelirin  % 50’sine denk gelirken bu miktar 2007’de %100’üne ulaştı. Özel Finans sektöründe bu borçluluk mal varlıklarının %21’inden %116’sına ulaştı aynı zaman diliminde. Örneğin, Amerika’da Goldman Sachs’ın eski patronu, şimdi kurtarma ekibinin başı, ABD Hazine Sekreteri Henry Paulson 1999’da işi ilk devraldığında şirketin borcu 20 milyar dolarken işi devrettiğinde bu miktar 100 milyar dolar olmuştu. Hükümetler bu dönemde borç seviyelerini, gözlerine kestirdikleri, halka ait herşeyi satarak dizginlemeye çalıştılar. Tabii tüm dünyada olduğu gibi bu ülkelerde de zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe büyüdü.

Bir yandan bu ülkelerde, gerçek üretime dayalı sermaye küçülürken, öbür tarafta emlak alım satımı, uluslararası finans ve hisse senedi ticareti ile uğraşan özel eğitimli, Oxford, Cambridge, Harward mezunu çoğu yönetici sınıfdan gelme profosyeneller Londra Borsasını, NewYork’la birlikte dünyanın finans merkezi yapmaya koyuldular. Artık uluslararası fınansın önündeki tüm sınırlayıcı kurallar yavaş yavaş kalkacak, uluslararası finans kuruluşları, Morgan Stanley, Merrill Lynch, Lehmann Brothers, Deutsche Bank, Goldman Sachs gibi yatırım bankaları şimdiye kadar olmadık bir şekilde ve rahatlıkta her tür kağıdın dönüşümünü sağlayacak, hem kendileri hem de müşterileri için borç anlaşmaları yapacak, hükümetlere dahi danışmanlık hizmeti verecek ve inanılmaz büyüklüklerde yatırım fonları yöneterek milyarlarca dolar rantı cebe indirecekti. Tüm bu finans kuruluşlarının, bankerlerin ve bankacıların yaptığı, borsa olarak adlandırılan, gerçekte kumar oynamaktan başka birşey olmayan etkinlikti ve tabii, birleştikleri nokta da açgözlülükleriydi.

Piyasa denen Kumarhane’de…

 Bu kumarhane ekonomisinin nasıl çalıştığına dair basit bir örnek.  Bize de Akp Hükümetinin getirmeye çalışıp şu an halkımıza pek tutturamadığı Mortgage (Ev kredisi) sistemi, bu foyası meydana çıkan büyük kumarın merkezinde. Bildiğiniz gibi ev kredisi sisteminde insanlar gelirleri üzerinden ve biraz da peşinat ödeyerek bankalardan borç alır ve bunu genelde 25 yıl gibi bir süre boyunca, bankaya faiz karşılığı öder. Bu arada, hiç beklemeden, evine girip oturabilir. Aylık taksitler zamanında düzenli olarak ödendiği sürece bir sorun yoktur, ancak ödenmediği takdirde banka veya mortgage şirketi eve el koyar ve satarak borcunu tahsil eder (tabii alıcı varsa, bunun için büyümekte olan bir emlak piyasası lazım). Mortgage başvurusu yapanların işlerinin sağlamlığı, gelirleri ve kredi güvenilirlikleri bankalar için önemli kriterlerdir ve bunlar sıkı bir şekilde kontrol edilir. Kısacası her isteyene ve istediği miktarda bankalar kredi dağıtamaz.

Bir dolu bankanın, onlarca özel Mortgage Şirketinin, binlerce mortgage çeşidinin ve bu kuruluşlarla müşteri arasında çalışan aracıların, komisyoncuların, sigortacıların olduğunu düşünün. Bu mortgage ürünleri arasından kendine en uygun koşullarla, en iyi ödeme kolaylığı sağlayanı seçmeye çalışan müşteri ekonominin gidişatından tutun, enflasyon ve faiz oranlarına kadar bir dolu konuda uyanık olmak ve tahmin yapmak durumundadır. Aksi taktirde faiz ödemeleri kendi zararına olacaktır. Kısacası borca giren bir çeşit kumar oynar ve risk alır. Ancak bildiğiniz gibi kumarda birinin zararı bir başkasının kazancı anlamına gelir ve Kapitalist sistem de bu ilke üzerinden yürür. Herkesin devlet eliyle ev sahibi olmaya özendirildiği, ev sahipliği oranının kimi ülkelerde yüzde 60-70 lerde olduğu bir sektörde ne büyük paraların döndüğü açıktır. Kısacası kurtlar ve kuzular ortamı. 

 Bankalar, öyle herkese borç vermez demiştik. Ancak, 90’lardaki bir yasa ile, İngiltere ve Amerika’da bankalar, Hatalı Kredi Değişim Piyasası’nı (Credit Default Swap Market) icat ederek nerdeyse para dağıtmaya başladılar. Nasıl mı?  Alınan borçların (mortgage) ödenmemesi durumuna karşın bir sigorta sisteminden faydalanarak. Daha önce banka borcun ödenmeme ihtimaline karşın önlem almak zorunda iken (mesela, bir miktar parayı kenara koyarak), CDS piyasasının ortaya çıkmasıyla ödedikleri küçük bir sigorta meblasına karşın, kendi değerlerinin çok çok üzerinde miktarlarda borç vermeye başladılar. Böylece bankalar da müşterileri gibi daha çok borç alıp daha çok borç vermeye başladı, üstelik ciddi anlamda kendilerini güvenceye almadan. 

Böylece riskli, sağlam olmayan bir borç sistemi yaratıldı. Bir de bunların üstüne, bu borç anlaşmaları toplanıp birarada bir paket/fon haline getirilip değer biçilerek borsada satılmaya, üzerlerinden spekülasyon yapılmaya başlandı. Ve, dünyanın her yerinden Japonya’dan Çin’e, Rusya’ya kadar yatırımcılar, Amerika’da İngiltere’de işleri veya evleri için kredi almış olan insanların borç antlaşmalarına, mortgage sözleşmelerine para yatırıp, onların ödeyebilme ihtimali üzerinden kumar oynamaya başladılar. Ev fiyatları ve bonolar yükseldikçe bir sorunla karşılaşmadılar. Ne zamanki ödeyemeyecek durumda olan müşterilere borç verilmeye başlandı problem de oluşmaya. Sub-prime marketi denen, borcunu geri ödeme riski yüksek olan kesim, gerçekten de ödemekte zorlanınca bankalar  paniğe kapılıp birbirine dahi kredi vermemeğe başladı. Goldman Sachs, Bradford and Bingley gibi bazı bankalar bu kötü borçlardan kaynaklanan zararları ödeyemez ve bunu kapatacak finansı da bulamaz hale geldi. İşte krizimiz de böylece doğmuş oldu. Tabii bu buzdağının sadece görünen küçük bir kısmı. Uluslararası finans kuruluşlarının ve bankerlerin yaratıcılıkları sadece mortgage ürünleriyle sınırlı kalmıyor. Hisse senetlerinden, hedge fonlarına kadar bir dolu kumar metodu var. Üstelik bu kumarın piyonları sadece kendileri olsa! Bu ülkelerde milyonlarca sıradan insan, emeklilik ikramiyelerinden tutun yeni doğmuş bebeklerin tasarruf hesaplarına kadar fonlara para yatırmış, bu kumarhane ekonomisinin içine, üstelik hükümetleri tarafından özendirilerek çekilmiş durumda. Hayatlarında kumarhaneye hiç gitmemiş, ve semtlerinde veya yakınlarında kumarhane açılacak olsa, büyük bir şiddetle karşı çıkıp protesto edecek olan bu insanların çoğu maalesef, bir kumarhane ekonomisinde yaşadıklarının hala farkında değil!

 Bu kriz kimin krizi?

 Tüm bunların dünya fakirlerine etkisi ne olabilir?  Borcunuz yoksa, kredi almamışsanız, borsada hisse senedi veya fonlara oynamamışsanız, büyük bir bankada veya finans kurumunda çalışmıyorsanız, korkacak bir şeyiniz yok. Ancak gelecek ay elektrik faturanız ikiye katlarsa, vergi oranları arttırılıp maaşınızdan bir kaç kuruş giderse, katma değer vergisine daha başka ürünler eklenirse bilinki, krizin faturasının size düşen bölümü mutlaka ödettirilecektir. Bu, her zaman, dünyanın her yerinde aynı şekilde işler. Lenin’in dediği gibi “Kapitalistler her zaman paralarını kullanarak krizden çıkmayı becerir, bunu çalışanlara ödettikleri sürece de sorun yoktur.” Türkiye halkı buna zaten uzun yıllardır alışmış olduğu için şimdi de bir sorun çıkmayacağı kesindir. Sermaye sahiplerine gelince, İngiltere ve Amerika’da bir zamanlar hükümetin ekonomiye karışmasına şiddetle karşı çıkan bu kesimler şimdi hükümetin özel teşebbüse el koymasının tek çözüm olduğunu savunuyor. Bizde ise zengin devlet eliyle yaratıldığı ve bir hükümet geldiğinde, bir kısmı batırılıp yandaşlarından yenileri yaratıldığından, bu tür sorunlar bir önem taşımıyor.

 Ama diyeceksiniz bu krizi yaratanların bulunup bir şekilde cezalandırılması gerekmez mi? Kimi suçlayacaksınız? Aç gözlü bankeri mi? Bu sistemin açgözlülüğe, hırsa, parayı herşeyin önüne koyan bireyciliğe dayandığını bilmiyor muyuz? Tüketiciye mi kızacağız? Küreselleşmenin dinamiğinde talebin ve dolayısıyla tüketimin olduğunun farkında değil miyiz? Büyük şehirlerimizin neredeyse her semtine, boşu boşuna mı dev alış veriş merkezleri dikiliyor?

 Peki diyeceksiniz, nasıl çıkılacak işin içinden? Bilen olsa zaten kriz olmazdı! Bir de, 2008 Nobel Ekonomi Ödülünü NewYork Times’da Bush’u eleştiren makaleleriyle tanınan ve “serbest ticaret” üzerine görüşleri 30 yıldır bilinen, ders kitaplarında okutulan birine, Paul Krugman’a vermezlerdi. Paul Krugman’ın Keynesci yani devlet müdahalesini savunan bir ekonomist olmasından anlıyoruz ki, İsveç Akademisi dünyaya, özellikle Amerika’ya  bu yönde politik mesajlar gönderiyor! Demiştik ya, ekonomi bilim dalı politikayla iç içedir diye, işte bir diğer örnek size!

 Ancak dünyanın ileri gelenlerinin, politikacılarının özellikle Avrupa Birliğinin, Amerika ve İngilterenin bu hyper-liberalizminden sıkıldığı ve dünya finans piyasasını biraz dizginleyecek bir formata kaymak istediklerinin sinyalleri var. Bunun için de tabii, diğer büyüklerin özellikle Rusya ve Çin’in desteği gerekecek. Bu ne kadar ve nasıl sağlanır ileriki günlerde göreceğiz. Krizin ilk günlerinde İtalya’nın Berlusconi’si tarafından Bretton Woods sisteminin değiştirilmesine yönelik ifadeler, birkaç gün sonra hemen, kem kümlere dönüşüvermişti. Doların hegemonyasını sorgulayacak bir talebin hemen kabul görmeyeceği kesin. Sonuçta Irak’ın Saddam’ına neler olduğunu biliyoruz. İlk Körfez savaşından sonra uygulanan ambargonun artık kaldırılacağını düşünerek Fransız, Rus ve Çin petrol şirketleriyle anlaşmalar imzalamaya başlayan ve petrolün satışını Euro para birimi üzerinden yapmaya kalkışan Saddam’ın ülkesinde, petrolü bakın kimler çıkarıyor şimdi!

‘The End’ olacak mı? 

Krizin ağırlığı kesin ama değişim olasılığı  hala uzak görünüyor. Üstelik ciddi anlamda entellektüel, sosyal ve politik bir sorgulama da yok. Amerika, krizin beşiği olmasına rağmen bu konuda konuşabilecek, yeni bir sistem olasılığı, ideali üzerine konuşabilecek iki kişiden, üstelik bu, tam da zamanı iken, başkanlık adaylarından en ufak bir ses çıkmıyor. Öyleki millileştirmelerin yapıldığı İngiltere’de bunlar kamunun uzun süreli müdahalesini önlemek amacıyla, yine özel sektörün yararı gözetilerek yapılıyor. İngiltere ve Amerika modelinin körü körüne izlendiği ülkemizde, Maliye bakanı özelleştirmelerin tüm hızıyla devam edeceğini söylüyor ve Türkiye kamuoyu terör gündemiyle meşgul ediliyor.

 Anlaşılan o ki, bu, daha çok belli bir kapitalist modelin krizi! Güven, onur, adalet, kontrol, tatminkarlık gibi ilkeleri tamamen unutmuş bir modelin… Bu durumda bizim de, John Maynard Keynes’in dediği gibi ‘uzun vadede’ hepimizin öleceğini düşünerek işi ‘kısa vadeye’, şimdiye taşımamız gerekiyor. Bu anlamda dünyada alternatifler, farklı bir gelecek ve sistem arayışları yok değil. Mesela, Latin Amerika’da bazı ülkeler, Venezuella, Ekvador, Bolivya, yeni bir alternatifin peşinde ve bu ülkelerde sosyal dönüşümü gerçekleştiren güçler devrimci proletarya veya geleneksel sol anlamında işçi sınıfı değil, yeni bir özne gibi görünüyor. Bunlar özelleştirmelerden, neoliberalizmin sosyal maliyetinden şikayetçi olanlar. Bolivya’da yerli halk, Venezuella’da anti emperyalist milliyetçi sosyal gruplar ki, bunların ordu ile yakın ilişkileri var. Ekvatorda, yerlilerden tutun şehirlerde demokrasi kampanyası düzenleyen gruplar, sendikalar, öğrenci grupları, aydınlar… Bu ülkelerdeki deneyimin ne kadar anti kapitalist olacağını zaman ve tabii liderlerinin becerisi gösterecek. Ancak bu krizin onlar için olduğu kadar, Türkiye ve tüm dünya solu için de, kapitalizmin kitleler tarafından sorgulanması açısından, büyük fırsatlar sunduğu kesin. Bu son derece önemli bir nokta. Türkiye’de solun ve ilerici güçlerin konsantre olması gereken, kendi içine kapanık kısır çekişmelerden ziyade, ülkede eğitim, sağlık, ulaşım alanında yapılan özelleştirmeler, gelir dağılımındaki eşitsizlik, kaybedilen haklar ve yolsuzluklar olmak zorunda.

Bu makale Yeni Harman Dergisi’nin Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.              Copyrights Filiz Elasu

 

2 responses to “Kumarhane Ekonomisi

  1. Aykut Erdoğan

    Verdiğiniz değerli bilgiler için teşekkür ederim.
    Fakat bazı noktalarda bahsettiğiniz ekonomiyi
    kapitalist ülkelerden öğrenen ülke vatandaşlarına
    benzediğinizi hatırlatmadan geçemeyeceğim.

    Evet kapitalist ekonomistler, demode markistlerin
    aksine kapitalizmin krizin içsellerinden biri olduğu durumunu
    daha kulağa hoş gelecek bir isim vermişler
    ekonomik çevrimler.

    Ama bu çevrimler sırasında ekonomide neler
    oluyor hiç düşündük mü?

    Ekonominin bu büyüme küçülme dönemini tetikleyen
    nedense reel ücretler. Size bir grafik sunmak istiyorum
    http://www.aedns.com/reel.jpg
    Bu grafikte de görülüyor ki, Türkiye’de ne zaman kriz
    olduysa hemen öncesinde reel ücretler tavan yapmış.

    Kapitalist ve emperyalist ülkelerin
    gelişmekte olan ülkeleri Türkiye örneğinde olduğu
    gibi ucuz işçi cennetine çevirmekten ve katma değerlerini
    sömürmekten başka bir isteği yok.

    Türkiye’de ki yıllardır süregelen kronik enflasyon sebebi de
    yine bu olabilir mi? İşçilerin maaşı kuruş kuruş artarken,
    girişimciler fiyatlarını girdi maaliyetlerine göre hemen
    arttır mıyormu? Sermayedarların finansal serbestleşmeyle
    Türkiye’yi de saran çok uluslu şirketlerin kendilerine
    servet transferi yapması değil mi?

    • ‘Demode!’ kelimesinin bir tür sarkazm olduğunu kaçırmışsınız sanırım. Söylediklerinize katılıyorum, her nekadar bu, krizler için tek neden olmasa da… Atıl kapasite’den tutun pazar, rekabet, rekabet ortamının düzenlenmesi ve teknolojik gelişmelere kadar bir dolu etkeni de gözardı etmemek gerekiyor. Dikkat ederseniz Neoliberal politikaların İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde ilk yaptıklarının işçi hak ve ücretlerini budamak olduğunu belirttim makalede…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s