Category Archives: Tutunamayanlar

Tarihin Kansere Yenildiği Yer: Tuzköy

Neşet Ertaş’a ve bozkırın köylerine ithafen…

P1060725

Burası Tuzköy. Nevşehir’in Gülşehir ilçesine bağlı son genel sayıma göre 1800 nüfuslu bir belde. Erciyes, Hasandağ ve Göllüdağ yanardağlarının 10 milyon yıl önce bölgeyi lavlarıyla şekillendirdiği; Kızılırmak’ın ise damgasını vurarak, yeryüzünün bu coğrafyasını dünyanın en ilginç, en sıra dışı yerlerinden biri haline getirdiği;  Perslerden bu yana Kapadokya (soylu atlar ülkesi) olarak bilinen yörenin tüm özelliklerini bünyesinde taşıyan bir kasaba. Kızılırmak’ın sınırında, yerel küçük derelerle, göletlerle, yeraltı su kaynaklarıyla beslenen yemyeşil bir vadinin kenarında;  yerleşim merkezinde mağaraları, mağaraların üzerine inşa edilmiş kaya evleriyle,  karşısında dümdüz bir yılan gibi uzanan Gedik Kaya’sıyla ve tüm bunları çevreleyen kurak tepeleriyle bozkırın inanılmaz dinginliğine, bir o kadar da kaya bileşimlerinin sihrine sahip bir küçük yerleşim yeri.

Eski ismi “Güdül”  olan Tuzköy, ismini şu an özel bir şirket tarafından işletilmekte olan kaya tuz madeninden almakta. 1950-70 yılları arasında en bayındır dönemlerini yaşayan, yakın çevrenin en büyük, en göz alıcısı olan beldede, tuz madeni çevre köyler dâhil olmak üzere birçok işçinin gelir kaynağı olmuş. Madenin, Hacı Bektaş-ı Veli tarafından bulunup köylülere armağan edildiği, Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Velâyetname” adlı eserinde anlatılıyor. Hacı Bektaş’ın türbesinin bulunduğu 20 km uzaklıktaki Hacıbektaş ilçesinin yakın varlığına rağmen Sünni olduklarını belirten Tuzköylüler, Arizona çöllerinin kanyonlarını hatırlatan Gedik Kaya’nın ortasındaki yarığı betimlerken, Hz Ali’nin -önüne çıkan dev yılanın başını kılıcıyla gövdesinden ayırması sırasında oluştuğu- söylemini kullanmakta çekince görmüyor. Okumaya devam et

Reklamlar

SOL’un BUHRANI

Kapitalizmin küresel krizi sadece bizde değil, dünyanın her yerinde doğal olarak gözleri sola, daha doğrusu “olmayan” geleneksel sola çevirdi. Almanya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerinde Marx’ın kitap satışlarının üçe katlaması, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Das Kapital’in sayfalarını karıştırırken görülmesi, hatta Papa’nın atheist Marx’ın analiz yeteneğini övmesi bunun sonucu olsa gerek. Marks’ın en azından bir felsefeci olarak itibarına yeniden kavuşması insanlık tarihi için sevindirici bir haber tabii. Bu, geleneksel sol için 1989’dan beri içine girmiş olduğu “buhrandan” bir çıkış anlamına henüz gelmese de, solun insanlık için hala tek ilerici umut kapısı olduğunun bir göstergesi. 

İçlerinde bazı farklılıklar barındırsalar da genel anlamda Batı Avrupa ülkelerinin demokrasi ve sosyal devlet olma yönündeki gelenek ve tecrübeleri onlardaki solun buhranıyla bizimki arasında  fark yaratıyor. En basitinden pek çok Batı ülkesinde Sosyal Demokrat hükümetler  iktidar ya da ana muhalefet partisi olurken, yani bir şekilde ülkenin kaderinde rol oynarken, bizde muhalefet diyebileceğimiz bir pozisyonda dahi ortada görünmüyor. Okumaya devam et

Anne-Babaların İşi Zor!

Gün geçmiyorki basında yeni bir araştırma, yeni bir makale, televizyonda yeni bir program anne babaların yüreğine korku dolu şok dalgaları göndermesin; eğitimcileri, politikacıları kara kara düşündürtüp, yeni düzenlemeler, açıklamalar yapmak zorunda bırakmasın! İngiltere devamlı sarsılıyor. Çocuklarla, gençlerle, onların sağlığından tutun, eğitimine, geleceğine dair haberlerle habire şoka uğruyor… Neler oluyor?..Nedir bu panik?

Son birkaç yıldır çocukların eğitimi, okulların sorunları, belediyelerin çocuk ve ailelere dair hizmetleri ve bu alandaki çalışmalar medyanın ana konularından biri iken, özellikle geçtiğimiz aylarda ilgi, çocuklarda görülen obezite (aşırı şişmanlık) oranlarına ve akıl sağlığıyla ilgili meselelere kaymış durumda. “Daha önce bu konuda herhangi bir çalışma yok muydu? Neden şimdi bu ani ilgi?”diyeceksiniz. Tabii vardı ama belki de sonuçlar bu yoğunlukta ve alarm verici düzeyde değildi. Okumaya devam et

Bencil Gen: ”Erkeklik”

Arada bir gittiğim kuaförde çalışan genç kız: “Hayatta güzel ne varsa, ya haram ya da yasak!” diyor. Yasakla geçtiğimiz Temmuz ayında yürürlüğe giren ”sigara yasağını”, haramla da ”öpüşmeyi” kastediyor.

Kızcağız dertli. Birkaç ay önce tanıştığı ve aşık olduğu gençle ayrılmışlar. Haftanın yedi günü çalışıyor, sadece yarım gün izni var, onda da arkadaşlarıyla bir yerde oturup bir sigara tüttüremiyor.

Sohbetimizi duyan orta yaşlı bir müşteri atılıyor: “Allah kahretsin bu erkekleri! Onlar kadar bencili yok! Tüm bu kitapları yazanlar da, yasakları koyanlar da onlar!”

Genç kız biraz irkiliyor müşterinin söyledikleriyle ama sessizce devam ediyor konuşmaya: “Elhamdülüllah! Hepimiz müslümanız ama bu türbanlılar kafalarını kapatıp sevgilileriyle sarmaş dolaş, dillerini üç karış uzatıp, derin gırtlak öpüşmesi yapıyor. Biz bırak dudak dudağa, kenarından öpüşünce laf oluyor!”

Müşteri bayan tekrar başlıyor konuşmaya: “Gördünüz mü? Geçen gün o Cübbeli Hoca televizyonda neler söylüyordu? ‘Barbi bebek tahrik ediciymiş!’ Ayol bu adam değil miydi bir kaç yıl önce kendi kızına tahrik olurum diye dokunmadığını söyleyen? Kendi çocuğuna sevgi şefkat göstermeyip, tahrik olabileceğini düşünen, böyle bencil bir adam nasıl Allah’ın adını ağzına alır? Bu sapıklara mı kaldı din?”

Barbi bebeklerin çocuklar için sağlıklı olmadığında Cübbeli Hoca ile hemfikirim ama “tahrik edici” olduklarını düşünmek için sapkın ve zevksiz bir erkek olmak gerektiği, doğru bir saptama gibi geliyor…

Aynı gün, mahalleli bir başka genç kadın, sohbetimiz sırasında şunları diyor: “Babamı severim. Allah uzun ömür versin ama anamıza çektirmiştir! Hâlâ da çektirir… Kırk yıllık evliler, anam hâlâ ondan izin alır bir yere giderken… Dinimizde ”kocanın hakkı” diye birşey vardır. Koca hakkını helal etmezse kadın bir şey yapamaz. Babam da çok iyi bilir bunu. Diyelim annem arkadaşlarından biriyle bir yere mi gidecek, belki bir saat geç kalacaktır kadıncağız, o da akşam beş yerine, altı diyelim… Babam ”Hayır, izin vermiyorum, hakkımı helal etmem yoksa!” diye tutturur. Annem ille de yemek zamanı evde olmalı, yemeği hazırlamalıdır babam için… Annem de ne yapsın, dinler kadıncağız…”

Erkek egemen toplumumuzu, paşalar gibi kurulup evin köşe başına oturan ve karısından kızından devamlı hizmet bekleyen, bir bardak su için ayağa kalkmaya üşenen erkeklerimizi düşünüyorum. O gün, dini içerikli bazı web sitelerine göz gezdiriyorum ve dinimizde “koca hakkı” üzerine ilginç hadislere rastgeliyorum. Meselâ, İbni Hibban isimli zat: “Kadın, beş vakit namazı kılar orucunu tutar, kendini yabancılardan korur ve kocasına muti olursa Cennete gider” diyor. Bir diğeri, Buhari, sanki kendisi gitmiş de gezip görmüş gibi: “Cehennem halkının ekseriyetini kadınların teşkil ettiğini gördüm. Sebebi de çok lanet ederler ve kocalarına küfrân-ı nimette bulunurlar.” Kadınlara atfedilen ”söylenen kadın”, ”dırdırcı kadın”, ”kafa ütüleyen kadın”…vs nitelemelerinin ta nerelere dayandığını görmek manidar değil mi?

Bir gün içersinde yeterince dini sohbet duydum diye düşünürken, akşam kazara kanallardan birinde “Evrim Teorisi” nin tartışıldığı, daha doğrusu kimsenin kimseyi dinlemeden hep aynı şeyleri tekrarladığı, programa rastgeliyorum. “Ben ortadayım, ben ortadayım!” diyen sunucunun, bundan kendi ”anlama yeteneğini” kastetdiğini çıkarıyorum bir süre sonra. Bu arada, ”Bunlar Amerikalı mı yoksa artist mi?” diye düşünüp durduğum iki parlak erkek “ara geçiş fosili” diye tutturmuş gidiyor. Halbuki bırakın hayvan, bitki fosillerini, “İda”, “Lucy”, “Hobit” gibi bir dolu, milyon yıllık “primate” fosili gün ışığına çıkarılıyor her gün. Yani, dünyanın ciddi bilim müesseselerinde milyon yıl önceki atalarımızın köprücük kemiğinin tarih içinde gelişiminden tutun, ayak tırnaklarının ne zaman değiştiği, pençelerin nasıl parmağa dönüştüğü veya kadınların kalça kemiğinin ne zaman genişlemeye başladığı fosillere bakılarak araştırılıyor. Üstelik açık açık istatistikleri saptırıp yalan söylüyorlar. Mesela, İngiltere’de Darwin’in doğumunun 200. yılı nedeniyle yapılan araştırmalarda İngilizlerin % 83’ü “Yaratım/ Creation” teorisini akla yatkın bulmadıklarını dile getirirken bu beyler tam tersini iddia ediyor… Ya İngilizce bilmiyorlar, ya da dertleri başka! Ve asıl ilginç olanı, bu son derece ‘bilimsel’ takılan şık ve pırıl pırıl erkeklerin, bilimsel açıklamalarını kolayca bir kenara bırakıp masonların şeytana taptığından, dinsizliği örgütlediğinden, herşeyin Allah tarafından yaptırıldığından, yakında mehdi geleceğinden bahsedebilmeleri… Bu kadar tezatı barındırabilmek, ya özel yetenek ya da sapkın beyinler gerektirir diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Tüm bunlardan niye mi bahsediyorum? Belki de tüm bu iddialar “dünyayı yönetmek” tutkusuyla çırpınan birer erkek ağına, erkek cemaatine ya da bir diğer deyişle erkek gruplaşmasına dönüşmese “ Herkes istediğine inansın, istediğine kul köle olsun!” demek ne kadar kolay olabilirdi diye düşündüğümden… İnsanoğlunun düşünsel evriminde bir gerilik ve ilkellik örneği olduklarından… Ve de bu ilkelliklerin hep kadınların başına patlıyor olmasından!

Halbuki doğru veya yanlış olsun, inanalım veya inanmayalım, Darwin ve Evrim teorisi kendimizi farklı bir yönden görmemizi sağlıyor. Her bir organımızın, uzvumuzun, her bir yetimizin gelişmesinin binlerce, milyonlarca yıl aldığını bilmek, tek hücreli organizmalardan tutun tüm memeli hayvanlarla ortak yanlarımızı, ortak atalarımız olduğunu keşfetmek, dil öğrenme kapasitemiz, zekamız, ahlaki çıkarımlarımızın nasıl bize özel olduğunun farkına varmak…

Tüm bunlar ne kadar değerli olduğumuzun, ne kadar kutsal olduğumuzun kanıtı değil mi? Olamaz mı? Hem de sırf kendimiz için değil tüm canlılar, gezegenimiz için… Bu evrimsel perspektif zayıflıklarımızı ve güçlü yanlarımızı devamlı değerlendirmemize yardımcı olamaz mı?  Aynı zamanda ‘doğal seçimin’ ürünü olabileceğimizi bilmek, bize daha iyiyi, daha güzeli arama iradesi veremez mi acaba?

Ve bu arayış,  ”bencil erkeklikten” kurtulmamıza yardımcı olmaz mı? Çünkü,  asıl ”metafizik” bu değil mi ?

Copyrights Filiz Elasu, Eylül 2009

Shop till you drop! / Ölene kadar alışveriş!

Envai çeşitten insanın yaşadiği Londra’da  İngilizinden tutun Afrikalısına, Asyalısına herkesin alışveriş merkezlerinde kendini kaybedip  garip hadiseler yaşaması sıradan bir haber oldu artık. Mesela geçenlerde Londra’nın en popüler alışveriş merkezlerinden biri olan Oxford Street’de açılış yapan bir mağazanın indirimlerinden faydalanmak isteyen 3000 kişi beklemekten bıkıp dükkanın kapısına hücum edince 2 görevli hastanelik oldu. Traji komik değil mi? Ama günümüz dünyasının, özellikle de serbest pazar ekonomisini benimsemiş ‘özgür’ toplumların bir gerçeği. Tüketim çılgınlığı! Bazıları özgürlük olarak niteliyor bunu! Okumaya devam et