BOŞ VER! FARK ETMEZ! BİR ŞEY OLMAZ!

Bir sansür kurulunun başında olsaydınız – bu “Teledomünikasyon İletişim Başkanlığı” veya “Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu” olabilir – ve ülkenin geleceği için üç deyimi sözlüklerden çıkarabileceğiniz, tamamiyle kullanımdan kaldırıp yasaklayabileceğiniz söylense, bu üç kelimenin seçimi size bırakılsa, neleri seçerdiniz?

Benimkiler şunlar olurdu:

Boş ver!

Fark etmez!

Bir şey olmaz!

İngilizce bir deyim vardır “Put your money where your mouth is!” diye. “Diller arası birebir çeviri olmaz” derler, bu deyimi çevirmeye kalksak “Ağzının olduğu yere paranı koy!” gibisinden anlamsız birşey çıkacak… Halbuki “Sözünün eri ol, savunduğun şeyi yap!”  anlamına geliyor. Tam karşılamasa da dilimizde benzer deyimler, atasözleri mevcut. Benim şu an aklıma gelenler arasında “Nefsinde tecrübe etmediğin şeyi halka tavsiye etme!”, “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz!” gibileri var.

Bu bağlamda, sansür kurulunun başı olarak yukarıdaki deyimleri kullanımdan kaldırdıktan sonra yerlerine kullanılmak üzere şu değişiklikleri yapar, ülkenin her yanında dev reklam panolarında tanıtırdım:

Boş verme!

Fark eder!

Bir şey olur!

“Piyango’dan büyük ikramiye çıksa, ne yapardın?” gibisinden, yurdumuz insanını fantezi dünyasına götüren bir soru da “Diktatör olsan ne yapardın?” olsa gerek! Ben, Atatürk  gibi olsam – kendi kişisel çıkarları için çalışmayan, iyi niyetli bir diktatör varsayımı bu – Milli Andımızı (Türküm, Doğruyum, Çalışkanım!) değiştirir, aşağıdaki örneklere benzer cümlelerden oluşmasını sağlardım. Sonra da sadece okullarda değil, bütün kurumlarda, radyo ve televizyonlarda, özellikle Millet Meclisi’nde sabah-akşam en az iki kere olmak üzere ezbere söyletirdim.

“Vatansever Türkiyeli Yere Çöp Atmayandır!”

“Milletini Özünden Çok Seven Memur Yolsuzluk Yapmayandır!”

“Gerçek Yurtsever Ülkesinin Doğasını Mahvetmeyendir!”

“Varlığım, Adalet ve Hakkaniyete Armağan Olsun!”

“Ne mutlu vicdan sahibi insan olabilene!”

Sait Faik’in ünlü öyküsü “Sinağrit Baba”yı bilirsiniz! Hayatını, muhteşem bir sofraya kurularak, beyaz şarap eşliğinde, su üzerinde yaşayan kıllı bir mahlukun midesinde bitirmek isteyen o müthiş balığı! Okumamış olanlarınız varsa İnternette bulabilirsiniz, bir Google’layın! Kokladığı hiç bir oltanın sahibini beğenmeyen, daha önce hiç görmemiş olduğu bir oltayı koklarken bir an yanılan ve bu anlık yanılgı sonucu yakalanan Sinağrit Baba, kendisini yakalayanın tüm o mükemmel görünümü altında, aslında şimdiye kadar hiç bir imtihandan geçmemiş, talihi hep yaver gitmiş biri olduğunu fark eder. Kurtulmak ister, ancak çok geçtir artık. Böylece, son nefesini mağlup ve pişman olarak verir.

Sait Faik’in nasıl usta bir öykü yazarı, düşünür olduğu burada açıktır. Bir okuyucu olarak sadece Sinağrit Baba’yı değil, aynı zamanda Sinağrit Baba’nın can verdiği oltanın sahibini düşünürsünüz. Bir yandan hayatta yapmış olduğunuz seçimleri, doğru yapıp yapmadığınızı ve hata yapmamak için nasıl tetikte olmanız gerektiğini, diğer yandansa tüm doğru olduğunu düşündüğünüz kararların aslında ne kadarının sizin iradenizin sonucu olduğunu sorgularsınız. Yani, öykü bittiğinde karakterlerden sadece birine kafanız takılmış olarak değil, her ikisiyle de eşleyerek, hatta işkillenmiş bir durumda kalkarsınız kitabın başından. Artık, Fransız düşünür Foucault’nun “Ben’in Yapımı” adlı kitabında anlattığı gibi size ait olduğunu sandığınız o “Ben”in ne kadarı gerçekten sizin yapıtınızdır diye düşünmeye başlayacaksınızdır. Bu ise varolmanın belki “hafifliği”, belki “ağırlığı” ama bir şekilde “tedirginliğidir” işte!

Fantezilerle gidiyoruz ya, bir diğeriyle bitirelim bu yazımızı: “Ülkenin Milli Eğitim Bakanı” olsanız ve icraatlarınızda tamamen özgür bırakılsanız, ilk yapacağınız ne olurdu? Ben, eğitim bilimcilerden bir kurul toplayıp ülkenin çocuk ve gençlerinin kendilerini sorgulayan bireyler olmaları için ne gerekliyse onu araştırıp bulmalarını ve ona göre bir eğitim-öğretim programı oluşturmalarını isterdim. Çünkü, bir Yeni Harman yazarının (Gürkan Haydar Kılıçarslan, namı-değer GHK)  bir yazısında belirttiği gibi “Kendine muhalif olmayandan cacık olmuyor!”,  kendisiyle uğraşmayanın ne “imtihanı” ne de “samimiyeti” oluyor!

Hepimize iyi seçimler ve demokrasiler!..

Bu yazı Yeni Harman Dergisi’nin Haziran 2011 sayısında yayınlanmıştır.                                                           Copyrights @Filiz Elasu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s