NATO ve Büyük Ortadoğu Projesi

Soğuk Savaş süresince “ortak tehdit” olarak görülen Sovyetler Birliği’nin dağılması ile, NATO’nun varolma gerekçesinin de yokolacağı ve örgütün yavaş yavaş çözüleceği düşünülmüştü. Aksine, 1989’dan bugüne, NATO üye sayısını 28’e çıkardı, görev tariflerini çeşitlendirdi ve geçtiğimiz günlerde ABD liderliğinde İngiltere ve Fransa tarafından başlatılan Kaddafi güçlerine yönelik BM onaylı askeri müdahaleyi devralarak, dünya gündemini belirlemekten vaçgeçmeyeceğini gösterdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 1 Mart 2011’de Türk Alman Ekonomi Kongresi’nde bir soru üzerine “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” (1) demesine rağmen 24 Mart günü sunulan tezkerenin Meclis’te onaylanması ile Libya’ya NATO kumandası altında 5 gemi ve 1 denizaltı göndermeyi kabul etmesi ilginç bir gelişme hatta, bir tutarsızlık örneği olarak görülebilir.  Ancak, 9/11 olayları sonrası, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, George Bush yönetimi tarafından tüm Dünya’ya tanıtılması sırasında yapılan toplantılarda, NATO’nun bu projeyle ilişkilendirilmesi çeşitli vesilelerle ifade edildiğinden bu sonucun, kanımca, pek şaşırtıcı olmadığını kabul etmek lazım. Mesela, 17-19 Ekim 2003 tarihleri arasında Prag’da yapılan NATO konferansında, ABD’nin o zamanki NATO temsilcisi Nicholas Burns, NATO’nun uzun vadede geleceğinin, küresel krizleri yatıştırmak ve bertaraf etmek olduğunu, bunu oturarak değil, aktif bir şekilde ve dikkatlice askeri güçlerini Güney’e ve Doğu’ya yöneltmekle mümkün kılabileceğini söylüyor ve ABD’nin tercihini müttefik ülkelere şu şekilde özetliyordu: “NATO’nun geleceği, inanıyoruz ki, Doğu ve Güney’dir. Bu, Büyük Ortadoğu’dur:” (2)

Nitekim, Haziran 2004’de, İstanbul’daki NATO toplantısı’nda üye ülkelerin devlet başkanları tarafından Ortadoğu ve Körfez ülkelerine yönelik, “İstanbul İşbirliği İnsiyatifi” (İstanbul Cooperation İnitiative) isimli bir teklif sunuldu ve Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la NATO arasında, özellikle “güvenlik” alanında, bölgesel “istikrar” sağlamak amaçlı çabaların arttırılmasına yönelik çalışmalara başlandı. Aynı amaçlı, benzer bir çalışma, 1994 yılında, Akdeniz Diyaloğu (Mediterrennian Diyalogue) adı altında Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Fas, Tunus, Moritanya ülkeleri ile başlatılmıştı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar dışındaki Körfez ülkeleri yasaları gereği topraklarında NATO varlığına izin vermeseler de, her iki kuruluşun aynı amaca hizmet ettiği, NATO ile bu ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmeye ve güçlendirmeye yönelik olduğu, NATO’nun kendi sayfalarında belirtilmekte.

Her ne kadar, Sn. Başbakanımız “BOP’un ölü doğmuş olduğunu” (3) söylese, ve kendisinin “Bop’un Eşbaşkanı” olduğu yolunda bir söyleminin bulunmadığını, bu konudaki demeçlerinin  kötü niyetli kişilerce yanlış yorumlandığını ifade etse de, gerek Internet’in, gerekse yazılı basının, yerli-yabancı pek çok örnekle dolu olduğunu belirtmek isterim. Buna rağmen, BOP’un (Greater Middle Eastern Initiative) ne olduğunu hatırlamanın, hepimiz için, özellikle son günlerin gelişmeleri ışığında, faydalı olduğunu da…

Amerika Birleşik Devletleri’nin 90’lı yıllardan itibaren, Amerika’nın küresel hegemonyasının nasıl korunacağına yönelik dış politika önceliklerini genel hatlarıyla açıklayan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 2002’deki versiyonu (Bush Doktrini) öncekilerden iki noktada farklılık gösteriyordu: potensiyel düşmana  “önleyici saldırı” ve demokratik rejim değişikliğine destek vermek (4). George W. Bush’un 2010’da yayınlanan “Karar Noktaları”/Decision Points isimli kitabına gore, Bush Doktrini 4 ana noktadan oluşuyor. Bunlar kendi sözleri ile:

“1.Teröristler ve onları barındıran milletler arasında ayırım yapmadan, ikisini de sorumlu tut,

2. Düşman bize saldırmadan önce, mücadeleyi ülke dışında yap,

3. Tehditler gerçekleşmeden önce bul ve yüzleş,

4. Düşman ideolojisi olan korku ve baskıya karşı, özgürlük ve umudu teşvik et.”

Soğuk Savaş yılları boyunca Orta Doğu’daki diktatörleri kendi elleriyle yaratıp desteklemekte hiç bir sakınca görmeyen, petrolün akışında bir sorun çıkmadığı sürece halkların özgürlüğünü önemsemeyen Amerika Birleşik Devletleri, 9/11 sonrası Irak’ın işgaliyle “rejim değişikliği”, “demokrasi” gibi kelimeleri Saddam’ı devirmek için kullanmakla birlikte, Irak’taki direniş karşısında, işgal ve zor kullanmanın uzun vadede işe yaramayacağının da farkına vardı.

Ortadoğu’nun önemi ve dönüştürülmesine yönelik teorilerin, daha önceki yıllarda  Bush ekibi ve teorisyenleri tarafından ifade edilmesine karşın, Büyük Ortadoğu projesine yönelik somut adımların 9/11’le birlikte gerçeklik kazandığını görüyoruz. Bunlardan ilki 2002’de “Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi”(Middle East Partnership İnitiative/ MEPI) adı altında kurulmuş olan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da reform hareketlerini desteklemeye yönelik, Dick Cheney’nin kızı “Elisabeth Cheney’nin” başına getirilmiş olduğu kuruluş. Bu kuruluşun, bölge için 5 amacı var: sivil toplumu güçlendirmek; kadın ve gençleri güçlendirmek; eğitimi yaygınlaştırmak ve iyileştirmek; ekonomik reformu desteklemek; ve politik katılımı arttırmak. Bunların gerçekleşmesi için ulusal ve uluslarası sivil toplum örgütlerine parasal yardım sağlamak; yerel hükümetlerin ve sermaye sahiplerinin projelerine destek vermek; çok uluslu Amerikan şirketlerinin ve Avrupa Topluluğu’nun bu projelere destek ve ortaklığını sağlamak MEPI’nin çalışmaları arasında. Merkez binası Washington’da olan kuruluşun, bölgesel merkez binaları Tunus ve Abu Dhabi’de. Bu merkezlere bağlı ofisler ise Bahreyn, Ürdün; Kuveyt, Oman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,Yemen, Cezayir, Mısır, İsrail, Lübnan, Libya ve Fas’ta.

Ortadoğu Ortaklık İnsiyatifi(MEPI)’nin şimdiye kadar gerçekleştirdiği çalışmalara yönelik kimi örnekler ise bakın şöyle: Mısır’da “yargı reformu” seminerleri; körfez ülkelerinde kadınlar için okuma yazma seferberlikleri; ABD-Orta Doğu üniversitelerinde özel akademisyen ve öğrenci değişim programları; Kadın Gazetecileri Eğitim Programları; çocuk-odaklı öğretim tekniklerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar; Arap okullarındaki kitaplardan “Yahudi düşmanlığını” körükleyen cümlelerin çıkarılmasına yönelik reform ve öğretmen eğitimi…

Büyük Ortadoğu projesinin önemli bir ayağını oluşturan bu kuruluşa ilaveten, Şubat 2003’te “ABD-Orta Doğu Serbest Bölgesi’nin” kurulması da öngörüldü. Proje’nin hayat bulması için çeşitli hükümetler ve uluslarası kuruluşlarla toplantılara nazaran, Bush’un 6 Kasım 2003’te, “Ulusal Demokrasileri Destekleme Fonu’nda” (National Endowment for Democracy) yaptığı ünlü konuşma, Büyük Ortadoğu Projesine yönelik Dünya kamuoyuna verilen ilk sinyallerden biri olarak görülebilir. Bu konuşmasında Bush, Amerika’nın Ortadoğu’da özgürlükleri ileriye götürecek yeni bir stratejisi’nin olduğunu, bunun ancak uzun vadede gerçekleşebileceğini, “özgürlük eksikliği” yüzünden Ortadoğu ve Dünya’nın çok kötü sonuçlara katlanmak zorunda kaldığını, Ortadoğu’daki kimi hükümetlerin hâlâ eski kötü alışkanlıklarına devam etmelerine rağmen, çoğu hükümetin “değişimin” gerekliliğini görmeye başladığını anlattı. Aynı zamanda, NED’e bu proje kapsamında kullanması için 40 milyon dolarlık bütçe verildiğini açıkladı. (5)

Büyük Ortadoğu Projesi’ne yönelik orijinal ABD belgesi, Şubat 2004 yılında, Arap gazetesi Al-Hayat’a sızdı. Bu belge, 22 Arap ülkesine ilaveten, İsrail, Pakistan, Afganistan ve Türkiye’yi kapsıyor ve bu ülkelerde reformların yanısıra, sınır değişikliklerinin de olabileceğini öngörüyordu. Aynı ay içersinde, Amerika’nın Sea Island Georgia kentinde yapılan G-8 toplantısında, George Bush, Büyük Ortadoğu Projesi’nin resmi açılışını yaparak, iki kararın çıkarılmasını sağladı. Bunlar: “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnsiyatifi” ve “G-8 Reform Destek Planı” isimli kararlardı. Mübarek’in ve çoğu liderin gelmeyi reddettiği bu toplantıya Afganistan, Cezayir, Bahreyn, Ürdün, Tunus, Yemen, Türkiye ve Irak katıldı. Burada kabul edilen karar, orijinal belgenin biraz daha hafifletilmiş versiyonu idi ve sorunun çözümü için Arap-İsrail çatışmasının çözümlenmesinin esas olduğunu kabul ediyor, reformun dışarıdan değil, ülkelerin kendi içinden başlatılması gerektiğini, hükümetlerin değişmesinin ille de şart olmadığını, bunun için uluslarası standartların bulunmadığını ve her ülkenin değişimin hızı ve boyutu hakkında kendisinin karar vermesi gerektiğini, hükümetler arası görüş alışverişinde bulunulması gerektiği ve sivil toplum örgütleri ile iş çevreleri arasında konferanslar düzenlenmesinin önemini savunuyordu. (6)

Aynı tarihte, ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz CNN Türk’e verdiği bir demeçte, Türkiye’nin proje için önemini bakın şöyle belirtiyordu: “Ortadoğu ve tüm bölgede, Amerika ve Türkiye’nin paylaştığı pozitif değerlerin, demokrasinin olduğu bir geleceği inşa etmeye bakıyoruz. Bu konuda, ortaklar olarak çalıştığımızı düşünüyorum. Bu önemli bir nokta.” (7)

Rusya Federasyonu’na yapmış olduğu gezideki konuşmasında, Başbakan Erdoğan ise şunları söyleyecekti: “ Türkiye, iyi yönetilen, etkin bir ekonomiye sahip, daha demokratik, özgür ve barışçıl bir Orta Doğu görmek istiyor. Bu yüzden,Türkiye’nin bölge için arzuladıkları, Büyük Orta Doğu Projesi’nin pozitif amaçlarıyla uyum içersindedir.” (8)

11 Mart 2004 tarihli makalesinde Le Figaro’dan Alexandrine Bouilhet, Avrupalı ve Amerikalılar arasındaki konuya ilişkin görüş ayrılıklarını şöyle anlatıyordu: ”Arap-Müslüman dünyasının reformunu amaçlayan büyük planda, Washington NATO’nun en büyük rolü oynamasını istiyor. Ancak bu, Amerikalılarla Avrupalılar arasındaki hassas bir konuda tansiyonun yeniden yükselmesine neden oluyor…Önümüzdeki İstanbul toplantısı öncesi, ABD müttefilerini ikna etmek zorunda…Şu an Avrupa Topluluğu izlemede, Fransa ve Almanya kuşkulu…Çünkü Fransa ve Almanya çifti bu planın biraz “sakar” hatta tehlikeli olabileceğini düşüncesinde…Onlar, ekonomik ve sosyal gelişmenin gerekliliğinden bahsediyorlar, ABD ise “güvenlik” yönünden…Fransız-Alman planı NATO’nun rolünü minimuma indiriyor…ve önceliği İsrail-Filistin meselesinin çözümüne veriyor.”

Şu an, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO (The North Atlantic Treaty), Afganistan’da 130.000 askerle  Taliban’a karşı operasyon yürütüyor; Kosovo’da 10.000 askerle Sırplar ve Müslüman Arnavutlar arasında barışı gözetiyor; Somali açıklarında korsanlarla savaşıyor; Akdeniz’de terörist etkinlikleri önlemek için gemi trafiğini kontrol ediyor (Akdeniz’i gözetim altında tutuyor); Irak Hükümetine çeşitli eğitim hizmetleri sunuyor; Somali’de Afrika Gücü’ne yardım ediyor. (9) Libya’ya müdahale dolayısıyla müttefik güçleri arasında görüş ayrılıklarının olduğu, Almanya’nın harekete hiçbir şekilde karışmamayı seçerek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu oylamasında Rusya, Çin, Hindistan ve Brazilya ile aynı saflarda yer alması ilginç bir gelişme. Yine, Fransızların Avrupa Topluluğu’nun NATO’dan bağımsız, kendine ait bir savunma örgütüne dair arzusuna rağmen, bu sefer Kuzey Afrika’daki çıkarlarının korunması için İngiltere’yle birlikte ikili bir ortaklığa gitmesi ve bunu NATO içersindeki mekanizmaları kullanarak yapması, ileride başka ilginç gelişmelere tanık olabileceğimizin işaretlerini taşıyor…

Bu makaleyle amacımın, geçtiğimiz aylarda Arap ülkelerinde başlayan ve tüm Dünya kamuoyunu şaşırtan halk hareketlerinin olumlu yanlarını gözardı etmek olmadığının altını çizmek isterim. Bölge ülkelerinin ve halklarının özgürlük, demokrasi ve daha iyi bir hayat için talepleri tabii ki, herkesin ki gibi geçerlidir ve bu doğrultudaki kazanımlar tüm coğrafyanın faydasına görülmelidir. Ancak, gözlemlediğimiz gelişmeler ve Büyük Ortadoğu Projesine yönelik çabalar arasındaki paralellikleri görmezden gelmek de yararımıza olamaz. Sonuçta, Büyük Ortadoğu Projesiyle, bir coğrafya’nın, Dünya’nın hegemon ülkesi tarafından onun yaşam tarzı ve sosyo-ekonomik-politik ilkeleri çerçevesinde manipüle edilerek, dönüştürülmesine, başka bir tabirle neo-liberal kapitalist sisteme entegre olmasına yönelik, planlı bir stratejinin amaçlandığını ve mevcut olduğunu görüyoruz. Halbuki, bu sistemin içerdiği çelişkiler dolayısıyla şimdiye kadar dünya halklarına ve medeniyetlerine yaşattığı felaketleri sorgulamanın en doğal hak olduğunu ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umudun halkların elinden alınmamasının elzem olduğunu da biliyoruz…

Referanslar

(1)   www.dünyahaber.com

(2)   Aynı, konferansta panelistlerden biri olan Sn. Onur Öymen, herhalde, doğrulayacaktır bu konuşmayı ve içeriğini…

(3)   Atv/25.02.11

(4)   Wikipedia

(5)   BBC

(6)   J. Girdner, “NATO and the Greater Middle East”, Prague Security Studies Institute, 2004

(7)   TÜSİAD, Sayı 7, Temmuz 2007

(8)   www.eng.globalaffairs.ru

(9)   www.nato.com

Bu makale, Yeni Harman Dergisi’nin Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.  Copyrights@Filiz Elasu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s