Feminist Bir Masal

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…..kendilerini ‘feminist’ diye niteleyen kadınlar varmış yeryüzünde! Bu kadınlar özellikle 19. yüzyılda sanayileşmiş Batılı ülkelerde biraraya gelerek sömürülmeye, ezilmeye karşı çıkmışlar… Başını İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkmış olan Suffragette denen kadınların çektiği bu hareket, yıllar süren zorlu mücadelelerinin  sonunda kadınların oy kullanabilmesini, erkeklerle eğitim alanında eşit haklara sahip olmasını ve evlilik içinde  kocalarıyla aynı hakların kendilerine tanınmasını sağlamışlar. İnsanlık tarihi için çok önemli bir ilerlemeymiş bu… Sonra gelmiş 1960-70’li yıllar… Feminist denen bu kadınlar yine çıkmış tarih sahnesine ve bu sefer taleplerini iyice artırarak! Pekçok kadın ev kadını olmayı ve bebek yapma makinası gibi görünmeyi reddederektoplumun her alanına, erkeklerle eşit şekilde katılmayı istemiş ve toplumun ön yargılarını değiştirmek, kadın ve erkeğin aynı değere sahip olduğu, kimilerince ütopik olarak nitelen, daha güzel bir dünya amaçlamış. 1980’lere hatta 90’lara kadar dalga dalga sürmüş bu hareketler, kadınlar pekçok hakları kazanmış, birçok konuda toplumu ve gelecek kuşakları etkilemeyi başarmış (bazen de başaramamış) ama sonunda, özellikle  Batılı sanayileşmiş ülkelerde, kadınların özgürleşmesine ve erkeklerle eşit haklara sahip olmasına büyük katkılarda bulunmuşlar.  Öyleki bazı kadın pop-grupları ortaya çıkararak bu kazanılan güveni (İngiltere’de Spice Girls)  tüm dünyaya şarkılarında ilan etmişler. Bu genç kuşaklar kadınların istediği takdirde herşeyi yapabileceğini, önlerinde hiçbir engelin olmadığını iddia etmişler… Eveeet, masalımız burada bitiyor maalesef. Çünkü bunun devamı gelmemiş! Kadınların önündeki tüm engeller ve sorunlar yok mu olmuş? Hayır! Dünyadaki sorunlar sona erip, herkes mutluluk içinde yaşamaya mı başlamış yoksa? Keşke evet diyebilseydik!  Ama 2000’li yıllarda bu kadın hareketi, bir şekilde kaybolmuş ortadan (O kadar cılızlaşmış ki kayboldu demek hiç de haksızlık olmasa gerek diye düşünüyorum!), kadınların sesleri gerek akademik alanda gerekse diğer alanlarda, topluma öncülük edip, eleştirel ve entellektüel alternatifler sunmakta maalesef çok etkisiz kalmış, kaybolmuş gitmiş…

Tüm dünyada 8 Mart Kadınlar Günü kutlanırken kadın hareketini bir masal söylemine indirgemek elbetteki abes gelecektir kimilerine! Ancak benim tepkim küreselleşen kapitalizmle birlikte bir yanda özgürleşirken (veya özgürleşmiş olduğu düşünülen) diğer yanda yoksullaşan ve kadına dair alanlara sahip çıkamayan kadınlara yönelik. Üstelik bu anlamda, batılı kadının çok daha pasife olmuş olduğunu ve durumun onlar açısından, özellikle kadının ve kadın vücudunun nesnelleştirilmesi anlamında, çok daha vahim olduğunu düşünmekteyim. Ve bence durumun vehameti o boyuttaki kadın hareketinin yokluğu yada zayıflığı diyeyim tüm toplumu, özellikle  çocukların ve gençlerin geleceğini yakından etkilemekte.

Batı ülkelerinde, özellikle İngiltere ve Amerika’da kadının ekonomiye katılımı o kadar artmış durumdaki neredeyse işgücünün yarısı kadınlardan oluşuyor. Pek çok kadın başarılı pozisyonlarda, en yüksek noktalarda yarışıyor, saygı görüyor, yasa önünde her anlamda korunuyor. Evet yasa önünde dedim çünkü gerek erkeklerin genel kanı ve davranışları gerekse yeni kuşakların bu konularda eğitimi ve gelişimi açısından kadın hakları maalesef istenen noktaya ulaşmış değil! Neden mi? Mesala istatistiklere göre, İngiltere’de her sınıf ve kesimden kadınların yüzde ellisi şiddete mazur kalıyor (bu rakam Türkiye’de yüzde doksanlarda). Bu kadınlar ya eşlerinden dayak yiyor, ya bir cinsel saldıraya uğramış ya da bir şekilde taciz edilmiş durumda. Polise giden (daha doğrusu rapor edilen) 20 kadar tecavüz olayından ancak 1’i sanığın tutuklanmasıyla sonuçlanıyor ve işin garip yanı polise ulaşan bu şikayetler toplamın ancak yüzde 15’ini oluşturuyor. Yine mesela, Amerika’da devlet istatistiklerine göre çocuk denecek yaştaki genç kızların ‘hayat kadınlığına’ itilmesi (her yıl 600.000-800.000) son derece kaygı verici boyutlarda.

Nasıl mı, neden mi böyle oluyor? Bakın size anlatayım (Masalla başlamıştık, karabasana dönecek galiba!)  Medya ve pop kültür kadının nesnelleştirilmesinde büyük bir yere sahip. Örneğin, MTV gibi müzik kanallarından, özellikle de ‘hip-hop’ müzik temsilcilerinden gelen mesaj  ‘pezevenkliğin’ normal, hatta iyi, övünülesi birşey olduğuna dair. Müzik magazinleri, dergileri ‘Nelly pop yıldızı mı, pezevenk mi, yoksa gangster mi?’ şeklinde başlıklar atıp bu kişileri kapak yapıyor. Ve bu tür sözleri, düşünceleri içeren videolar, klipler, şarkılar sadece erkeklerden ve erkek hiphopçulardan gelmiyor, bazı kadınlar da bunları destekliyor. Mesela dünyaca ünlü problemli genç kız Britney Spears’in, birkaç yıl önceki düğününe gelen tüm erkek davetlilere, sırtında ‘pezevenk’ yazan takım elbiseler giymeyi şart koştuğu biliniyor.

Çıplak kadın vücutları, göğüsler, tangalı kalçalar boy boy belediye otobüslerinin üzerinde, dev panolarda reklam malzemesi olarak kullanılırken kimse bunlara bırakın feminizmi, aile, çocuk eğitimi, estetik, ahlak, görsel ahlak açısından dahi ses çıkarmıyor. Aksine sanki kadınlar kendilerini ve vücutlarını nesneleştirme konusunda erkeklerle bir yarışa girmiş gibiler. Öyleki kimi kadınlar, gece klüplerinde yarı-çıplak dans edenleri neredeyse akıllı, güçlü kadın örneği olarak sunuyor. Pornografik magazinlere poz veren, sex objesi kadınlar birdenbire bütün TV programlarının yıldızı olup, akıl danışılan, fikri alınan kadınlar grubuna giriveriyor.  Hangi kadının ne kadar ‘güzel’, ‘çirkin’, ‘ince’ yada ‘şişman’ olduğu konusunda fikir yetiştirebilmek, bilirkişi olmak medyadaki yazar kadınların en büyük uğraşısı haline geliyor…

Bunların hiçbiri medyada eleştirilip tartışılıyor mu? Çok az. Politikacılar birşey diyor mu? Hayır! Televizyon kanallarında veya radyoda bu tür reklam veya programramlar için bir denetleme var mı? Hayır! Kadınlardan, feminist, sosyalist gruplardan bir ses çıkıyor mu? Hayır!..

Peki bu arada kadının geleneksel rol alanı olan ‘annelik’ nasıl etkleniyor tüm bu değişimden? Biraz istatistiklere bakmamız bir fikir edinmemiz için yeterli!  Batılı ülkeler arasında yapılan araştırmalarda çocukların gelişimi, mutluğu açısından İngiltere sonuncu konumda. Son yapılan araştırmalara göre  5 ile 16 yaş arası her 10 çocuktan biri ağır psikolojik sorun yaşıyor. Ve tabii bunlar, aile hayatı, ilişkiler, gençlerin eğitimi gibi konuları  derinden etkiliyor. İstatistiklere göre 13 yaşındaki çocukların neredeyse yarısı alkol kullanmış, 18 -19 yaş arası gençlerin yüzde 43’ü kokain veya esrar gibi uyuşturuculardan en az birini denemiş, 16 yaşındakilerin yarısı cinsel ilişkide bulunmuş, 18-19 yaş arası kızların yüzde 18’i, kendilerinden ve vücutlarından o kadar mutsuzlar ki, kendi kendilerini yaralamış ve gençlerin yüzde yirmisi o kadar üzülüp, strese girmiş ki intihar etmeyi düşünmüş durumda. Evet, ve bunlar istatistiklerin sadece bazıları…

Devam edelim mi? Her 3 çocuktan 1’i aşırı şişman, her 4 çocuktan 3’ünün odasında kendine ait televizyonu var. Ülkedeki öğretmen açığının en büyük sebebi öğrencilerin saygısızlığı. Gazete ve televizyon hergün çocukların, gençlerin işlediği suç haberleriyle dolu. Saldırgan gençlerden (anti-sosyal deniyor buralarda) korkan kimi yetişkinler akşamları hava karardıktan sonra evinden dışarı çıkamıyor (bu sayı 1.7 milyon)! Sadece çocukların masumiyeti değil elden giden, yetişkinlerin de olgunluğu bu arada! İngiliz televizyon kanallarında  ‘realite show’ denen ve akıl yaşı, davranışı olarak 3 yaşını geçmeyen insanların programlarından geçilmiyor. Hemen hemen bütün kanallar çocuklara nasıl annelik-babalık edilir, nasıl daha sağlıklı yemek yenir, nasıl kilo kaybedilir, nasıl daha güzel görünülür, nasıl modaya uygun olarak giyinilir, hangi estetik ameliyat nasıl yapılır tarzından programlarla dolu.

Peki buralardaki feministler neler yapıyor, ne tür polemiklere giriyor?  Larry Summers gibi kişilerin (Harward  Üniversitesi Rektörü olan bir bey)  ‘kadınların doğaları gereği, bilimin en yüksek düzeylerinde yer almalarının biraz zor olduğu’ gibisinden saçmalıklarına karşın laf üretiyorlar. Hala ‘kadının mı erkeğin mi kafası daha büyük, yoksa beyinlerimiz aynı büyüklükte mi, aynı olmak mı yoksa farklı olmak mı daha iyi?’ gibisinden tezlerle uğraşıp asıl meselelere ‘yabancı’ kalmaktan geri durmuyorlar!…

Akademik çevreler dışında (hatta orada dahi) feministler toplumla etkileşimi unutmuş gibi. 1990’ların ikinci yarısından sonra doğru dürüst bir feminist metin, yazın görmek dahi zor!.. Pek çok üniversitede ‘feminist kürsüler, uzmanlıklar’ var ancak bunlar da çoğunlukla içe kapalı, radikal, marjinal yerler olarak algılanıyor. Öyleki bu tür üniversite bölümleri genelde erkek düşmanı, uyumsuz ve çirkin, lezbiyen kadınların toplandığı yerler olarak görülüyor!…

Evet,  gördüğünüz gibi kadınlar için gezegenimiz hala çok parlak bir yer değil!  Bırakın kadınları, erkekler için de durum farklı değil! Ancak, çocuklarımız ve gençler için tehlike çanları çok daha ciddi çalıyor… Kadınların birbirleriyle ve erkeklerle didişmeyi bırakıp, en azından geleneksel rollerine sahip çıkması (bu erkek egemen anlayışın öngördüğü rol değil ama kadının doğasından kaynaklanan alanlar anlamında), kültürel alandaki yozlaşmaya karşı seslerini çıkarmaya başlaması ve toplumun sağlığı için eleştiri ve çözümler üretmesi gerekiyor.

Copyrights@Filiz Elasu

Bu makale Yeni Harman Dergisinin Mart 2007 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s