SOL’un BUHRANI

Kapitalizmin küresel krizi sadece bizde değil, dünyanın her yerinde doğal olarak gözleri sola, daha doğrusu “olmayan” geleneksel sola çevirdi. Almanya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerinde Marx’ın kitap satışlarının üçe katlaması, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Das Kapital’in sayfalarını karıştırırken görülmesi, hatta Papa’nın atheist Marx’ın analiz yeteneğini övmesi bunun sonucu olsa gerek. Marks’ın en azından bir felsefeci olarak itibarına yeniden kavuşması insanlık tarihi için sevindirici bir haber tabii. Bu, geleneksel sol için 1989’dan beri içine girmiş olduğu “buhrandan” bir çıkış anlamına henüz gelmese de, solun insanlık için hala tek ilerici umut kapısı olduğunun bir göstergesi. 

İçlerinde bazı farklılıklar barındırsalar da genel anlamda Batı Avrupa ülkelerinin demokrasi ve sosyal devlet olma yönündeki gelenek ve tecrübeleri onlardaki solun buhranıyla bizimki arasında  fark yaratıyor. En basitinden pek çok Batı ülkesinde Sosyal Demokrat hükümetler  iktidar ya da ana muhalefet partisi olurken, yani bir şekilde ülkenin kaderinde rol oynarken, bizde muhalefet diyebileceğimiz bir pozisyonda dahi ortada görünmüyor. Ülkemizde Kapitalizm, “Ilımlı İslam” sayesinde son derece başarılı bir şekilde derinleştiriliyor ve bunun faturasını ödeyen büyük çoğunluğun bir nebze olsun sesi olabilecek bir oluşumun eksikliği her kesim tarafından dile getirilirken, bu rolü üstlenme potansiyeli olan, ülkenin en köklü partisi ve kadrosu garip etkinlikler içine giriyor.

Habire siyasi intihara kalkışan, ortanın soluna bir zamanlar dokunurken  son zamanlarda teğet geçip sağa, hatta bugünlerde İslamcı sağa gülücükler dağıtıp rozetler takan CHP ve onun lider kadrosu… Ülkemizin gazete ve televizyon haberlerini geçtiğimiz günlerde boy boy fotoğraflarla süsleyen ve krizden dolayı kara kara düşünen halkımızın yüzünü güldüren, hatta kahkalar attıran Sayın Baykal’ın gülünç fotoğraflarından bahsediyorum. Hani şu Sultangazi’de, partiye üye kaydı sırasında çarşaflı ve türbanlı hanımlarımıza rozet takarkan ki fotoğraflar… Sayın Baykal’ı ve kadrosunu en azından halkımızı güldürmek açısından başarılı oldukları için tebrik etmek gerekiyor.

Bozuk plak gibi ha bire aynı şeye, yeniden ve yeniden takılan CHP lider kadrosunun çarşaf açılımını, ciddi ciddi planlamış olup olmadığı  kafamıza takılan bir soru tabii ve halkımızla olan yakınlaşmasının, ancak çarşaf altından (pardon üzerinden) olabileceğini sanan CHP lider kadrosuna önümüzdeki seçimlerde başarılar diliyoruz. Ancak, çoğulcu ve çok kültürlü toplumsal yapıyı inkar etmeden, devletin görevinin dini şekillendirmek olmadığını, fakat kamusal alanın toplumun tüm kesimlerine eşit mesafede  tutulması gerektiğini öngören ve bunu toplumsal bir mütabakatla sağlamayı hedef alan bir muhalefet partisinin özlendiği de tüm bu çıkan yaygaradan anlaşılıyor. Bunun yolununsa partiye başkan aday adayı belirlenirken eşlerinin türbanlı ya da çarşaflı olup olmadıklarına ya da evlerinde Atatürk Resminin olup olmadığına bakmak olmadığı kesin.

Sultangazide 8 bin kişinin üye kaydedildiği törende, ailesinden çarşaflı ve türbanlı kadınlarla birlikte CHPye katılarak rozetini Baykal’dan alan belediye başkan aday adayı Ercan Karabayır’ın, törenin, televizyonda ve gazetelerde bulduğu yankıdan sonra, gazetecilerle olan konuşması aslında tam da bunu belirliyor. Gazetecilere Erzurum’da yaşayan kayınpederinden azar işittiğini söyleyen Sayın Karabayır,  kayınpederinin “Kadın kısmı gazeteye, televizyona çıkar mı?” diye kızmış olduğunu belirtiyor ve “Biz mütaaassıp bir aileyiz. Ben de aynı şekilde düşünüyorum” diye konuşuyor. “Kadın ne iş yapar?” sorusunu da  “..pek göz önünde bulunmayarak çocuk yapıp geleceğe katkıda bulunmak…” olarak cevaplıyor. (17 Kasim 2008, Sabah)

Sayın Karabayır ülkemizdeki belirli bir kesimin düşünce tarzını ve yaşam biçimini sergiliyor ve bunda garipsenecek bir şey de yok. Bu düşüncelerin temsil edilebileceği partiler ülkemizde var. Biri de zaten iktidarda. Ancak soru, bu düşünce tarzının ilerici, en azından sosyal demokrat bir parti kimliğine uygun olup olmadığı ve belediye başkanlığı gibi bir rolü temsil etmesinin ne kadar doğru olacağı. Geleneksel aile yapısı ve tarıma dayalı üretim şeklinden, özellikle son otuz yıldır kentlere göç ettirilerek uzaklaşan, hızlı bir dönüşüm geçirmekte olan Türkiye’de, kadının toplumdaki rolüne dair tartışmaların hala siyasi gündemi meşgul etmesi, elbette garipsenecek bir durum değil.  Sonuçta AKP bu hızlı dönüşümün ve küreselleşmenin yarattığı sorunlarla başedemeyen bir kitleye ve varoşlara, dini ve kadını çarşaf altına sokmayı çözüm olarak sunarak, ülkemizde neoliberal politikaları kolaylıkla hayata geçirmeyi başarmış bir parti değil mi? Kısacası çarşaf, bir diğer betimlemeyle türban tartışmalarına noktayı koyacak akıllı bir muhalefetin, ülkemizdeki toplumsal polarizasyonu azaltarak, diğer meselelere konsantre olması ve kadının konumunu geriletmeyecek ilkeli ve tutarlı bir duruşa sahip olması gerekiyor. Küreselleşmeyle birlikte hızla yozlaşan değerler karşısında çözümü Arap yarımadasından ithal bir takım reçetelerde arayan ülkemiz insanının kimlik sorunlarına ilerici bir şekilde, yine bu topraklarda oluşturulmuş cevaplar bulmak hiç de imkansız değil.

Ülkemizde son kırk yıldır, yeraltı-yerüstü, bölünüp bölünüp sonunda herbirinin birer amip haline geldiği sosyalist solun durumu ise sözde sosyal demokratlardan dahi daha içler acısı. Halen 17 Ekim’e takılıp kalmış, bunun dışındaki zamanlarda ise bol bol bulmaca çözer gibi komplo teorisi çözen pekçok sol örgütün şu an ülkemize yaptığı en faydalı aktivite, birbirlerini yiyip eleştiri tarzımıza katkılarda bulunmak.  Tartışmalarını gazete köşelerinde, dergilerde, kitaplarda dile getiren pek çok solcumuzun birbirine hitap şekli, tartışma stili ve dili ülkemiz kültürüne büyük katkılarda bulunmakta. İşte kullanılan dilden bazı örnekler; dönek, satılmış, hain, Amerikancı, liboş, ajan….vs. Geçtiğimiz Eylül ayında 10 gün süreyle Milliyet gazetesinde Devrim Sevimay tarafından “Sol Çıkışını Arıyor” adlı bir yazı dizisi yayınlandı. Halen Milliyet’in İnternet sitesinde bulunabilecek, Türkiye’nin önde gelenleriyle Sol üzerine yapılan bu röportajları okumak hepimizin yararına diye düşünüyorum. Tabii kafamız daha fazla karışmazsa… Röportajların birinde Devrim Sevimay ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sencer Ayata’ya soruyor. “Solcular niçin hep tartışır?” diye. Dr. Ayata  ülkemiz solcusunu şöyle tanımlıyor: “…Biraz hesapçı, egoist, iddialı, önce ‘ben’ diyen, kendi dışındakine ‘içselleştirilmiş’ bir saygısı az, biraz geçimsiz bir birey türü. Yani işbirliği ve paylaşma ruhu biraz zayıf.”

Gariptir ki, sosyalist sol’dan esinlenerek örgütlendiği söylenen AKP hem güçlü bir parti aygıtı, hem de yaygın  bir cemaat örgülenmesi oluşturarak siyasi egemenliğini kurabiliyor. Sola ise kendi başarısızlığı ve buhranıyla yüzleşmemek için mazaretler bularak AKP’nin halkımızı altın ve kömürle, yardım dağıtarak, düşkün haline getirerek kandırdığının tespitini yapmak kalıyor. Durum böyle bile olsa, sorunun halkımızın düşkünlüğü kabul etmesi değil düşkünleşmesi olduğunu göremeden, AKP kadrolarının çalışkanlığının hakkını verip bundan örnek almak, esinlenmek ise maalesef çok zor geliyor. Mesut Yeğen, 2003 tarihli Türkiye Solunun içinde bulunduğu durumu açıklayan makalesinde bu durumu son derece net bir şekilde dile getiriyor: “Dünya böyle sürüp gidiyorsa, emin olalım ki, bunun sadece iki sebebi vardır: ya mağdurlar ve mazlumlar başka türlü olabileceğine ikna edilmemiştir, ya da ikna edenler biz değiliz.” Halbuki AKP tınmadan, hırsla yola devam diyor. Bakın AKP Sosyal İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir milletveki Prof. Dr. Nükhet Hotar Göksel İzmir’de 2009 yerel seçimleri için yürütülecek programı açıklarken hedeflerini nasıl belirliyor; “Sıkılmadık el, dinlenmedik dert kalmayacak!” (Hasan Aktay, http://www.siyaz.net)

“Artık yenilmiyoruz, sadece yapamıyoruz!….Türkiye Solunun buhranı siyaset dışına düşmüş olmaktır. Buhran sebebiyle siyaset dışı kalmaklık değil, siyaset dışı kalmışlıktan dolayı buhran vardır.” Mesut Yeğen’in dediği gibi solumuzun artık içinde bulunduğu durumdan ve milletine, memleketine olan yabancılaşmasından kurtularak bir şekilde siyasetin orasına burasına bulaşması gerekiyor. Gündelik hayatta içinde yaşadığımız şehirlerde, köylerde, evlerde, mahallelerde sokağa atılan çöplerden kaldırımı işgal eden arabalara kadar yapacak o kadar çok iş varki, birinin ucundan tuttuğumuz an bir şekilde siyasetin içinde olmamamız imkansız. En azından yerel yönetimlerde, içinde yaşadığımız belediyelerde birşeyler yapmaya başlamamız farkettiğimiz eksikliklere, bozukluklara, yanlışlıklara tepki göstermemiz, alternatifler üzerinde düşünmeye başlamamız gerekiyor. Nitekim önümüzde bizlere umut kaynağı olabilecek güzel örnekler de yok değil…

Copyrights@Filiz Elasu, Kasım 2008

2 responses to “SOL’un BUHRANI

  1. Akp’deki paylaşım ruhu, ya da sistem değil, demokrat parti zamanından gelen geniş oy kitleleri sağlayan cemaatler, aşiretler.. iş, torpil bekleyen cemaatçi yapılanma. tabii ki sıradan vatandaş da gitti verdi oyunu, orada da müslümanlık gönül bağı girdi işin içine..

    Bugün akp ya da chp arasında ne fark var? chpden biri gelse daha mı farklı yönetecek ülkeyi? aynı şekilde yönetmeye devam edecek. aradaki tek fark din. biri dindar görünürken diğeri dinsiz görünüyor.

    bu kadar basit düşünen bir halka karşı gerçek sol partiler “farklı” düşüncelerini anlatamayacaktır. halk da anlamak istese dahi anlayamayacaktır. birşeyi karşıdaki anladığı kadar anlatabilirsin. bu halkın maalesef farkındalığını arttırması deyim yerindeyse sınıf atlaması gerek ki birşeyler değişsin.

    son olarak yazılarınız çok güzel, güncel konularla da devamlı yazarsanız sürekli takipçilerinizin artacağını düşünüyorum.

    saygılarımla.

    • İltifatınız için özellikle teşekkürler çünkü bunu yapabilmek için de belirli bir olgunluk gerekiyor.

      Daha güncel yorumlarımı ‘blogh blogh’ veya ‘medyadan’ kategorileri altında bulabilirsiniz, ancak bunların çok güncel olma olasılığı yüksek olmayacaktır! Birincisi, köşe yazarlığı yapmaya çalışmıyorum, ikincisi ‘doğru haberciliğin’ çok sınırlı yapıldığı ülkemizde, ve de günümüz dünyasında, nereden geldiği, ne olduğu belli olmayan, yandaş ve karşıdaş medyanın haberlerine (daha doğrusu magazin haberciliğine) güvenerek yorum yapmanın çok da sağlıklı olmayabileceğini düşünüyorum!

      Son olarak, sizinle tamamiyle hemfikirim (CHP ve AKP’nin, ikisinin de ülkeye fayda konusunda birbirinden pek bir farkının olmadığında) fakat deneğin ucunu götürüp de herzaman halka ve halkın eğitimsizliğine de dayamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta Türk halkı da dünyanın tüm halkları gibi kendi nesnel koşulları içersinde, ne en pratik ve kendi faydasına ise o doğrultuda karar vermiştir ve de verecektir! Bu yüzden de Mesut Yeğen’in sözlerinin son derece yerinde olduğunu düşünüyorum! İletişim….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s