Shop till you drop! / Ölene kadar alışveriş!

Envai çeşitten insanın yaşadiği Londra’da  İngilizinden tutun Afrikalısına, Asyalısına herkesin alışveriş merkezlerinde kendini kaybedip  garip hadiseler yaşaması sıradan bir haber oldu artık. Mesela geçenlerde Londra’nın en popüler alışveriş merkezlerinden biri olan Oxford Street’de açılış yapan bir mağazanın indirimlerinden faydalanmak isteyen 3000 kişi beklemekten bıkıp dükkanın kapısına hücum edince 2 görevli hastanelik oldu. Traji komik değil mi? Ama günümüz dünyasının, özellikle de serbest pazar ekonomisini benimsemiş ‘özgür’ toplumların bir gerçeği. Tüketim çılgınlığı! Bazıları özgürlük olarak niteliyor bunu!

 Evet, tüketimde özgürüz! Alışverişte özgürüz! Artık sadece nakit parayla değil, kredi kartlarıyla, bankalardan, finans kuruluşlarından borç alarak, evimizin mortgage’ını arttırarak, hatta başkalarının kimliğini çalarak alışveriş yapıyoruz.  Mahallemizin küçük bakkalına ya da pazarına değil, supermarketlere, mega mega büyüklükteki supermarketlere, özel alışveriş merkezlerine gidiyoruz. Bunlar da yetmiyorsa, şehrin özel semtlerine akın ediyoruz. Bu da yetmiyorsa Newyork’a  uçuyoruz bir hafta sonu ya da Dubai’ye. Bunlar da kesmediyse  moda evlerinden, modacılardan özel alıyoruz.  Zamanımız yoksa İnternet üzerinden alışveriş yapıyoruz. Dünyanın neresinde olursak olalım, basıyoruz birkaç tuşa ertesi gün evimize,ayağımıza geliyor ısmarladıklarımız.

 Alışveriş yapmanın havası da değişti artık!  ‘Shop till you drop’ diyor Amerikalılar. Şarkı gibi değil mi! Biz de bayılana kadar, artık ayaklarımıza karasular inene kadar alışveriş yapıyoruz. Alışveriş yapmayı bir eğlence, bir kişisel tatmin olma metodu olarak görüyoruz. Bize özel bir kimlik kazandırıyor.  Sadece yetişkinler değil çocuklar, gençler de seviyor alışverişi. Alışveriş merkezleri gençlerin, çocukların eğlence yeri. Eskiden birbirini ziyaret eden, günler düzenleyen, börekler açıp kekler yapan kadınlarımız artık alışveriş yerlerine dolaşmaya çıkıyor. Çoluk çocuk orda buluşuyor, bir alışveriş merkezinin restaurantında, kafesinde yemeğini yiyip kahvesini içiyor, çocuklarını ordaki oyun alanında eğlendiriyor, bu arada dedikodusunu deneme odalarında ediyor ve akşam eve yorgun argın, ama mutlu dönüyor. Mutlu değilse veya olur ya bir gün, bir stres yaşarsa gene gidip alışveriş yapıyor. Eee ‘retail therapy’ diyorlar. Yani ‘alışveriş tedavisi’!  Kısacası, insanlar özellikle de bizim neslimiz alışveriş bağımlıları haline gelmiş durumda. Kafamıza devamlı bombardıman edilen reklamlar sayesinde daha çok tüketirsek, daha iyi yaşayacağımızı düşünüyoruz. Üstelik aldıklarımızla ne yapıyoruz, bu da bir ayrı sorun. Çoğunu israf ediyoruz ve inanılmaz boyutlarda çöp üretiyoruz. Aldığımız bir ayakkabıyı veya tişörtü bir gün veya en fazla bir mevsim giyip atıyoruz. Ucuz diye aldığımız tost makinaları, elektrikli demlikler, ütüler, televizyonlar yani pekçok beyaz eşya yada elektronik ürün birkaç yıldan fazla dayanmıyor. Hatta eskiden insanların gözü gibi sakındığı arabalar dahi 10-15 yıllık üretiliyor. Ne yapıyoruz? Bozulanı çöpe atıyoruz. Artık kimse tamirle uğraşmıyor! Zaten tamirci de bulunmuyor. Bu arada ne oluyor: gezegenimizin altınını üstünü, kendi kafalarımızı, yaşamlarımızı bir dolu çöple dolduruyoruz!

 Geçenlerde bir mülakat yayınlandı gazetelerde.  Çevreyle ilgili konularda uzman, Jonathan Porritt isimli çok saygı duyulan bir hükümet danışmanı, bakın şunları söyledi:  ‘Asırlardır büyük fikirler gezegenimizi yönlendirmeye çalıştı….faşizm, komünizm, demokrasi, din….Ancak bunlardan sadece biri tam olarak kesin galibiyeti sağlamış durumda. Onun alışkanlık yapan çekiciliği tüm takipçilerini akıl ve mantıktan, sağ duyudan mahrum bırakıyor. Onun yüzünden altından kalkamayacağımız kadar kötü eşitsizlikler yaratılıyor ve toplumumuzun tüm dengeleri, onu oluşturan tüm temel direkleri sarsılıyor. Küremizin her tarafına ulaşmış durumda. Herhangi bir ideolojiden, dinden çok daha güçlü. Ne mi? Tüketim!…’

 Evet, bilgece sözler değil mi? Ancak alışkanlıkları değiştirmek, hele bu tür temel konulardakileri değiştirmek çok zor! Beni İngiltere’ye ilk geldiğim yıllarda en çok hayrete düşüren şeylerden biri insanların, özellikle de işçi ve orta sınıfların tüketimleri olmuştu. Türkiye’nin neresinden olursa olsun her hafta düzenli olarak pazara çıkan, yemeklik alışverişini haftalık,  pazardan taze meyve-sebzeyle yapan, ekmeğini günübirlik mahalli fırınlarından alan ve diğer şeyler içinde manavları, bakkalları kullanan insanımızın buraya gelip de İngilizlerin alışverişlerini görünce tabii ki şaşırmaması imkansız. Süpermarketlere arabaları ile gidip arabalarının bagajını tıkabasa dolduruncaya kadar çantalar dolusu alışveriş yapan, evde özel buzlukları, devasa buzdolapları olan bu insanları görünce birilerinin ‘Acaba kıyamet mi kopacak? Yoksa kıtlık başgösterdi de benim haberim mi yok?’ diye düşünmesi çok normal! Bir süpermakete gittiğinizde şöyle bir bakın insanların yaptığı alışverişe, sepetlerine koyduklarına, özellikle de ailelerin. Obezite sorununun sadece abur cubur yemekle değil, yenilen miktarla da alakalı olduğu sonucuna varacaksınız!  

 Eskiden bir sofranın, birilerinin zenginliği tasvir edilirken ‘bir kuş sütü eksik’ denirdi. Ancak bu tür bir zenginlik genelde sultanlara, krallara özgü görülürdü. Artık durum değişti! Şimdi artık hepimiz beyler, kral-kraliçeler gibi sofralar kurabiliyoruz. Sağolsun süpermarketler (sadece büyük İngiliz marketlerinden bahsetmiyorum), bizim bir yandan gurur kaynağımız olan ve nerdeyse Londra’nın her semtinde görmenin mümkün olduğu kendi marketlerimizde dahi nerdeyse bir kuş sütü eksik. Eskiden sadece bayramlarda yediğimiz baklavaları istersek hergün yeme imkanımız var artık. Sadece çok varlıklıların kahvaltı sofralarını süsleyen pastırma, sucuk, kaymak artık çoğumuz için sıradan yiyecekler! Eskiden sadece yazları yediğimiz domatesi, kavun karpuz üzümü, muzu tüm marketlerde bütün bir sene boyunca bulmak mümkün! Eee işte ne güzel daha ne istiyoruz, böyle bolluk, bereket herkese nasib olsun diyebiliriz. Ancak bir sorun var! Günümüz dünyasında, bu ekonomik sistemde hiç birşey o kadar kolay değil, üstelik bedelsiz de değil! Birilerinin bolluğu maalesef başkalarının yoksulluğu anlamına gelebiliyor!  Nasıl mı? Çok basit. Mesela kuzey ülkelerinin (ve de İngiltere’nin) en popüler meyvesi muz örneğine bakalım. Dünya muz pazarı beş büyük uluslararası şirket tarafından kontrol ediliyor (% 81).  Bunlar çok büyük tarım alanlarında, kimyasal tarım ilaçları (280 çeşit) ve makinalar kullanarak büyük ölçekli üretim yapan şirketler. Dolayısıyla da fiyatları çok düşük tutabilmek için güçleri var ve devamlı rekabet içindeler. Bildiğiniz gibi muzların çoğunu kuzey ülkeleri yese de üretimleri, çoğunlukla Güney Amerika’da gerçekleşiyor ve tabii bu şirketler bulundukları ülkelerin vergisinden tutun, kota anlaşmalarına, işçi ücret ve haklarından, sosyal ve çevre yasalarına kadar herşeylerinde söz sahibi. Küçük üreticilerin ve çiftçilerin yaşam şansının çok az olduğu bu büyük oyunda bakalım gelirler nasıl paylaşılıyor.  Muz üreticisi Ekvator’da bir kutu muzun fiyatı $2.90. İngiltere süpermarketlerinde aynı kutu muz $25’a satılıyor. Bu gelirin  %40’ı süpermarkete kalıyor, gerisi de şirkete. Bu gelirden ne kadarı şirketin üretim yaptığı ülkeye kalıyor biliyor musunuz? Sadece %12’si… %7 ‘si tarım işçilerine, %1 veya 2’si ise küçük çiftçilere gidiyor (enteresan bir paylaşım değil mi?). Tabii ki sorun burada bitmiyor. Uzmanlaşan ülkeler (yani üretiminin çoğunu muza kaydıran ülkeler) diğer alanlarda tamamiyle dışa bağımlı hale geliyor.

 Aynı örnek kılık kıyafet açısından da verilebilir.  Geçenlerde Türkiye’nin ciddi gazetelerinden birinin web sitesini okurken gazetenin okurlarına yönelttiği bir soru dikkatimi çekti. ‘Hiç unutamadığınız bir alış-veriş anınınız nedir?’  Soru bu. Bir okurun cevabı da şöyle: ‘ Geçenlerde Ortaköy’de dolaşırken çok güzel bir çizme gördüm. Gözlerime inanamadım o kadar ucuzdu ki (50 YTL), iki tane aldım!’  ( Bundan da anı mı olur?’diyebilirsiniz ama işte anılarımız da fakirleşti artık!). Herneyse,  hepimizin nasıl olsa ucuz deyip bir değil birkaç tane, hatta farklı farklı renklerde aldıği en son moda kılık kıyafetler, ayakkabı-çantalar Çin’de, Hindistan’da, Endenozya’da yok pahasına, işçilerin tüm haklardan yoksun köle gibi çalıştırıldığı imalathanelerde üretiliyor. İngiltere ve Avrupa ülkelerindeki bilimum mağazaların vitrinlerini süsleyen kıyafetlerin etiketlerine bakın ‘made in Turkey’ göreceksiniz çoğunda.  Avrupa’nın üçüncü büyük tekstil ihracatçısı diye gururlandığımız ve başarılarının sadece tekstil alanında sınırlı olmadığı ülkemizde ne halde durum. Pek içler açıcı değil…Dünya Bankasının en son istatistiklerine göre ülkemizde nüfusun % 19.4’ünün günlük  geliri kişi başına 2$ (yani 1 sterlin). (Yok, gözleriniz yanılmadı, Bir Afrika ülkesi değil bahsettığimiz!)Türkiye’de kentsel kesimde her üç işçiden biri, kırsal kesimde ise her dört işçiden üç’ü kayıt dışı çalışmakta. Yani hiçbir sosyal güvenceleri, sağlık sigortaları olmadan. Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği asgari kalori alma miktarı dikkate alındığında Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin 2006 Kasım ayında tüketmesi zorunlu gıdalar için yapması gereken harcama 567.37 YTLolarak belirlenmiş. 2007 yılının ilk 6 ayı için geçerli olan asgari ücret ise 403.03 YTL. Yani kısacası ülkemizde asgari ücret açlık sınırının altında (İstatistiklerin pek iç açıcı olmadığını söylemiştim).

 Yine bir bakın gazetelerin finans sayfalarına, okur mektubu köşelerine. Çoğu finansal zorlukların borç ödemekle ilgili olduğunu ve insanların ayaklarını yorganlarına göre uzatmayı unutarak kredi kartlarıyla veya bankalardan aldıkları borçlarla alışveriş yaparak hem kendilerini hem de ailelerini büyük problemlerle karşı karşıya bıraktıklarını göreceksiniz. Bu sadece İngiltere’nin değil aynı zamanda Türkiye’nin de büyük sorunu. Size yine bir örnek. Yapılan bir üniversite araştırmasına göre Türkiye’de tüm krizlere rağmen (özellikle de 2001) insanlar tüketimlerini düşürmüş değil, aksine  tükettikleri malı daha ucuza almaya başlamışlar (yani önceden marketten aldıkları lüks beyaz peynir yerine, pazardan daha ucuzunu satın alıyorlar). Uzmanları şaşırtan bir diğer nokta da Türkiye’nin hızlı ekonomik büyüme oranlarına rağmen tasarrufların artmaması. Aksine insanlar ithal malları satın almaya son hızla devam ediyor ve tabii ki bu da ülkenin cari açığının  borçla kapatılması anlamına geliyor. Hatta, Türk insanının alışveriş yapmaya, para harcamaya olan merakı yabancı yatırımcıları o kadar heveslendirmiş  durumdaki Türkiye’ye olan yatırımlar içersinde alışveriş merkezi açmak ilk sıralarda. Evet, yabancı yatırımcılar önümüzdeki birkaç yıl içinde Türkiye’de 250 alışveriş merkezi açmayı planlıyor ve bunların sadece 200 tanesi İstanbul’da!

 Kolay değil! Hiçbirimiz ermiş de değiliz! Nefsi kontrol etmek, arzularımızı, isteklerimizi duygu ve heyecanlarımızla değil de, mantığımızı kullanarak sınırlamak her babayiğidin harcı hiç değil… Belki bundan dolayıdır ki bu tür işler, kolaya kaçılarak, özellikle din ve ideololojilerin merkez olduğu büyük söylemler vasıtasıyla halledilmeye çalışılmıştır insanoğlunun tarihçesinde. Evet, alışkanlıkları hele hele de bağımlılıkları kırmak çok zor! Ancak teşhisi bir yapalım, hastalığımızı bir farkedelim, belki de ondan sonra bulabiliriz çözümü.  İhtiyacını duyduğumuz yeni bir ahlak, yeni bir insan anlayışı da olabilir. Anadolu insanına çok uzak olmayan bir erdemle başlayabiliriz işe belki de. Az’la yetinebilmek, tatminkarlık!..

Copyrights @Filiz Elasu 2007, Londra

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s