<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>filizelasu.com &#187; Yeni Harman Yazıları</title>
	<atom:link href="http://filizelasu.com/category/yeni-harman-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://filizelasu.com</link>
	<description>Just another WordPress.com weblog</description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 Jul 2010 20:53:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='filizelasu.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://www.gravatar.com/blavatar/be8279630b20decac505f174efe017f1?s=96&#038;d=http://s2.wp.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>filizelasu.com &#187; Yeni Harman Yazıları</title>
		<link>http://filizelasu.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://filizelasu.com/osd.xml" title="filizelasu.com" />
	<atom:link rel='hub' href='http://filizelasu.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>Tarihin En Eski “Komplo Teorisi”: Adem ile Havva</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 22:07:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[3. sayfa haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Adem ile Havva]]></category>
		<category><![CDATA[erkek şiddeti]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Ahit ve kadın]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın sorunsalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadına yönelik şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[komplo teorileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da Adem ile Havva]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da kadın]]></category>
		<category><![CDATA[tarihte kadın ve erkek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=328</guid>
		<description><![CDATA[Eski Ahit’in giriş bölümü olan Genesis, Kâinatın nasıl yaratıldığının yanısıra Adem ile Havva’nın öyküsünü de içerir. Hristiyan ve Yahudilerin kadına bakış açısını ve “orijinal günah” kavramını dile getiren bu öyküye göre, Tanrı topraktan Adem’i yaratır, ona kendi nefesini üfleyerek hayat verir ve Cennet Bahçesi’ne onu yerleştirir. Buradaki tüm ağaçların meyvelerini yiyebileceğini, ancak “İyiliğin ve Kötülüğün [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=328&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-329" title="adem ile havva" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg?w=124&#038;h=114" alt="" width="124" height="114" /></a></p>
<p>Eski Ahit’in giriş bölümü olan Genesis, Kâinatın nasıl yaratıldığının yanısıra Adem ile Havva’nın öyküsünü de içerir. Hristiyan ve Yahudilerin kadına bakış açısını ve “orijinal günah” kavramını dile getiren bu öyküye göre, Tanrı topraktan Adem’i yaratır, ona kendi nefesini üfleyerek hayat verir ve Cennet Bahçesi’ne onu yerleştirir. Buradaki tüm ağaçların meyvelerini yiyebileceğini, ancak “İyiliğin ve Kötülüğün Bilgi Ağacı’ndan” uzak durmasını, yoksa öleceğini buyurur. Bu arada, Adem uyurken onun kaburgasından canı sıkılmasın diye Havva’yı yaratır,<span id="more-328"></span> çünkü bahçedeki hayvanlar Adem için pek eğlenceli değildir. Üstelik, Cennet Bahçesi’nde Adem ile Havva çırılçıplaktır ve utanç duyguları yoktur.</p>
<p>Bir süre sonra yılan ortaya çıkar ve Havva’ya bilgi ağacının meyvesini yediği takdirde ölmeyeceğini, aksine iyi ve kötüyü ayırt ederek Tanrı gibi olacağını telkin eder. Havva meyveyi yer, sonra Adem’e verir, o da yer ve ikisinin birden gözleri açılır, çıplak olduklarının ayırdına varırlar. İncir ağacının yapraklarıyla mahrem yerlerini örtmeye, Tanrı’dan saklanmaya çalışırlar, fakat Tanrı gelir ve onlara ne yapmış olduklarını sorar. Adem Havva’yı, Havva ise yılanı suçlar. Bunun üzerine, Tanrı yılanı lanetler, Havva’ya korkunç doğum sancıları ve kocası tarafından yönetilmeyi, Adem’e ise ağır çalışma koşulları ile ölümü bahşeder, onları yeryüzüne gönderir. Böylece, Hristiyan ve Yahudi dinlerinin orijinal günah doktrininin temeli atılmış olur ve Adem’in Cennet’ten kovulmasına sebep olduğu için Havva nezdinde tüm kadınlar, şeytana giden yolun giriş kapısı olarak etiketlenir.</p>
<p>“Orijinal günah” kavramı Kuran’da yer almaz. Yasak meyveyi yedikleri için Adem ve Havva’nın her ikisi de sorumludur, lâkin Allah onları affeder. Adem’le Havva affedilip yeryüzüne gönderilir ama sanki günahlarının acısı başka şekillerde çıkarılacak gibidir, özellikle de Havva’dan&#8230; Mesela, Peygambere ait olduğu söylenen pek çok Hadis’te Tevrat ve İncil’in etkileri hissedilir. İslâm’ın önemli kaynaklarından, Sahih al-Bukhari’ye göre (Bölüm 55, Hadis 611) Peygamberin şöyle dediği söylenir: “..Eğer Havva olmasaydı, hiçbir kadın kocasına asla ihanet etmezdi.” Kuran’da kadına ve kadının rolüne dair ayetler son derece net belirtilir ve bunlar da erkeğin kadından üstün olduğunu ve kadın üzerindeki egemenliğini açıkça dile getirir. Mesela, “Nisa” ayetinin, Kadınlar üzerine olan bölümünde, (4:34), şöyle denir: “Erkeğin kadın üzerinde otoritesi vardır çünkü Allah birini diğerinden üstün yaratmıştır ve çünkü erkek kadını korumak için harcama yapar. İyi kadınlar itaatkardır. Mahrem yerlerini gizlerler çünkü Allah onları korur. Başkaldıracağından endişe ettiğin kadınların kulağını çek, yataklarında yalnız bırak ve döv onları. Bunlardan sonra, sana itaat etmeyi kabul ederlerse, artık bir şey yapma.”</p>
<p>Böylece, Gülnur Acar Savran’ın çok güzel özetlediği gibi, İslâm’da “&#8230;kadın bedeni uzak durulacak bir günah değil, erkeği yoldan çıkarmaması (ve erkeğe ihanet etmemesi) için mutlak bir şekilde denetlenecek, kapatılacak ama tohum verilecek bir kaynaktır, topraktır, anadır.” (feminist politika, s.17)</p>
<p>“When God Was a Woman”, (Tanrı Bir Kadınken) Tarih profesörü ve heykeltraş Amerikalı Merlin Stone’un 1976’da yayımlanan ve Feminist Literatürün önemli mihenk taşlarından olan kitabının başlığı. Merlin bu kitabında tarih öncesi toplumların anaerkil olduğunu ve bunun babaerkil Hint-Avrupa kavimleri tarafından yıkıldığını söyler. Bugün hâlâ, Yahudi kavimleri içinde bir tür ruhban sınıfı olarak görülen Levi’lerin de Hint-Avrupa kökenli olduklarını belirten Merlin, bu ruhban sınıfın misogonist ve kadın düşmanı olduğunu ve tanrıça tapımına karşı olan nefretini önce İsrail kavmi içine yerleştirdiğini, sonra da tüm Hristiyanlığı bu doğrultuda etkilediğini iddia eder.</p>
<p>Anaerkil toplumdan babaerkilliğe geçiş Levi kavmi tarafından mı gerçekleştirilmiş bunu tam olarak bilemeyeceğiz, ama Tevrat’la bu toplumsal dönüşüm ve erkek egemen söylemin tek tanrılı dinlerin bir karakteristiği haline gelmiş olduğu aşikâr. Bu geçiş tam olarak ne zaman, nasıl olmuştur sorusu bilimsel çalışma ve tartışmalara bir süre daha konu olacak gibi. Ancak, uygarlıkların beşiği Mezepotamya’da Sümerler dışında tüm kavimlerin “Sami” (Semitik) kökenli olduğu ve tüm tek tanrılı dinlerin, aynı coğrafyada bu birbiriyle akraba ve rekabet içinde olan kavimlerin torunları tarafından ortaya konduğu da malum! Yine, bu eski uygarlıklarda, tanrıça tapımının, tanrı tapımından daha yaygın, en azından eşit olduğu da kesin! Mesela,Paleolithic döneme ait arkeoloji kazılarında (2.5 milyon yıl önce başlayıp tarımın başladığı milattan önce 10.000 yıllarına kadarlık süre) pekçok kadın heykeline rastlanmakta ve Neolitik döneme ait tanrıça heykelleri ise hemen hemen tüm kültürlerde görülmekte (tarımın başlangıcı ile taş devri arası).</p>
<p>Sümerlerin kadın tanrıçası Ninhursag, Eski Mısır’da İsis, Anadolu’da Çatalhöyük’ün kadın tanrıçası Kibele, Antik Yunan’ın Hera ve Artemis’i, Roma İmparatorluğu’nun Venüs’ü, Sibirya Türkleri’nin Uma’sı, Hintli’lerin Maya’sı&#8230;.Tüm bu tanrıçalar, eski uygarlıkların insanları tarafından tapılmış, mitlerinin, efsanelerinin, yaşamlarının ve bize bıraktıkları bulgular eşliğinde şehirlerinin, evlerinin merkezinde yer almış. Ancak, bir yerde bir şekilde üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak toplumsal ilişkiler değişecek, kadının rolünün toplumda ikincil bir konuma gelmesi için kollar sıvanacaktır. Öyleki, Katolik Hristiyanların ‘Bakire Meryem’ figürleri bu antik tanrıça figürleriyle öyle benzerlikler taşır ki kilise, bazı Katoliklerin Bakire Meryem’e tapmasını önlemek için yüzlerce yıl uğraşır ve yine kilise, ilk Hristiyan toplumlardan Süryanilerde olduğu gibi, ‘Holy Spirit’in (Kutsal Ruh), bazı Katolikler tarafından ‘feminin’ olarak algılanmasının önüne bir türlü geçemez.</p>
<p>Bütün söylemlerin birbirine karıştığı, gerçekle hayalin, hatta sanalın, “yandaş” ve “karşıdaşların” hayatımızın her alanını artık istisnasız kapsadığı ve gündem bolluğundan artık gündemsizleştiğimiz ülkemizde, gündeme bir “nifak tohumu” da bendenizden diyerek affınıza sığınıyorum. Bahsettiklerim, bir düşünce midir, komplo teorisi midir yoksa gerçeğin ta kendisi midir, varın artık siz karar verin&#8230;</p>
<p>Ancak, AKP’nin iktidarda bulunduğu ve vahşi kapitalizmi hayatımızın her alanına fütursuzca yerleştirmeye çalıştığı 2002’den 2009’a kadarki 7 yıllık dönemde, kadınlara yönelik erkek şiddeti ve cinayetlerinde ölen kadın sayısında % 1400’lük bir artış olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum (Adalet Bakanlığı istatistikleri). Hata yok, yüzde bindörtyüz! Ülkemiz medyasında 3. sayfa haberleri olarak nitelenen ve toplumumuzda yaşanan “cinnetin” boyutlarını gösteren aile içi şiddetin kurbanlarının % 88’si kadınlarımızdan oluşuyor. Kocası, sevgilisi, nişanlısı, erkek arkadaşı, babası, oğlu, kardeşi tarafından dövülen, tecavüz edilen, öldürülen, diri diri toprağa gömülen, vücudu parçalanan kadınlarımız&#8230;</p>
<p>TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu üyesi, DSP İstanbul Milletvekili Jale Ağırbaşlı’nın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün Türkiye’de bir gün “resmi tatil” olarak kabul edilmesi için Meclis Başkanlığına  vermiş olduğu bir yasa teklifi var. İyi niyetli bir yaklaşım olduğunu ancak “evde ve erkeğin iznine tâbi” geçirilecek bir tatilin kadına uygulanan şiddetin önüne geçemeyeceğini, aynı gün dahilinde erkekler için de “sokağa çıkma yasağı” getirilmesinin şart olduğunu ve bunun için de bir yasa teklifi sunulmasının gerekli olduğunu (ciddi olarak) düşünüyorum. Lütfen gülmeyin! Böylece, kadınlarımız meydanlarda, hemcinsleriyle iken, erkeklerimiz zorla eve kapatılıp bir günlüğüne de olsa ev işi, yemek, çocuk bakımıyla uğraştıklarında belki bir nebze olsun düşüneceklerdir diye umuyorum&#8230;</p>
<p><strong>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Mart 2010 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<p><strong> Copyrights @ Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/3-sayfa-haberleri/'>3. sayfa haberleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/adem-ile-havva/'>Adem ile Havva</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/erkek-siddeti/'>erkek şiddeti</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/eski-ahit-ve-kadin/'>Eski Ahit ve kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-sorunsali/'>Kadın sorunsalı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadina-yonelik-siddet/'>Kadına yönelik şiddet</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/komplo-teorileri/'>komplo teorileri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kuranda-adem-ile-havva/'>Kuran'da Adem ile Havva</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kuranda-kadin/'>Kuran'da kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/tarihte-kadin-ve-erkek/'>tarihte kadın ve erkek</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=328&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">adem ile havva</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Biz, gerçek bir rock grubuyuz ve muhalifiz!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Apr 2010 10:33:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Pop]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Rock]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Manço]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Berkay]]></category>
		<category><![CDATA[Cem Karaca]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah Karaca]]></category>
		<category><![CDATA[Engin Yörükoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar tarihçe]]></category>
		<category><![CDATA[Serhat Ersöz]]></category>
		<category><![CDATA[Taner Öngür]]></category>
		<category><![CDATA[Umut yolunu bulur]]></category>
		<category><![CDATA[Utku Ünal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=316</guid>
		<description><![CDATA[Filiz Elasu, Anadolu Rock’un yaşayan efsanesi Moğollar’dan, Cahit Berkay ve Taner Öngür’le Yeni Harman için görüştü. 1968’de  Moğollar olarak tanınmanızın ardından, geçtiğimiz yıl, birlikteliğinizin 40. yılını kutladınız. 17 yıl önce, 1993’de Yeni Harman’ın kardeş dergisi olan Leman’ın çizerlerinden Kaan Ertem’in başlattığı imza kampanyasıyla tekrar bir araya geldiniz ve bunca yıldır “durmadan yürüdünüz”! Bu albümün, “Yürüdük [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=316&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Filiz Elasu, Anadolu Rock’un yaşayan efsanesi Moğollar’dan, <strong>Cahit Berkay ve Taner Öngür’</strong>le Yeni Harman için görüştü.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-317" title="moğollar-300x300" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg?w=300&#038;h=300" alt="" width="300" height="300" /></a></p>
<p><strong>1968’de  Moğollar olarak tanınmanızın ardından, geçtiğimiz yıl, birlikteliğinizin 40. yılını kutladınız. 17 yıl önce, 1993’de Yeni Harman’ın kardeş dergisi olan Leman’ın çizerlerinden Kaan Ertem’in başlattığı imza kampanyasıyla tekrar bir araya geldiniz ve bunca yıldır </strong><strong>“</strong><strong>durmadan yürüdünüz”! Bu albümün, “Yürüdük Durmadan”, üzerinden geçen beş yılın sonunda, kimilerinin deyimiyle 2009’un son günleri üzerine “bomba gibi düşerek”, yeni bir albümle “Umut Yolunu Bulur” diyorsunuz? Umut ettiğiniz nedir, nereden geliyor bu isim?</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> “Umut yolunu bulur” albümde yer alan parçalardan biri, ama ülkemizin ve dünyanın bugün geldiği noktada birçok kesim bir umutsuzluk içinde çabalıyor, yani bir çıkmazın içinde. Siyasi anlamda, ekonomik anlamda, kişisel olarak&#8230; Çok geniş bir ölçekte, umutsuzluğun süregeldiği bir dönem yaşıyoruz. Hani, buna çare olacak diye, tabii ki bir iddiamız yok, ama albümün içindeki 12 parçanın hepsinin, kendi içinde söylediği, anlatmaya çalıştığı veya ulaştırmaya çalıştığı bir mesaj var.<span id="more-316"></span></p>
<p>Şunu itiraf edelim, biz albümü yapmaya başladığımızda albümün ismi daha belli değildi. Tüm parçalar bir araya gelip de kayıtlar bittikten sonra bir isim aramaya başladık, ama bir samimiyetsizlik kesinlikle yok! Yani, bir baktık herşey, taşlar o kadar güzel yerine oturdu ki, “Bu şarkının ismi albümün ismi işte!” dedik.</p>
<p>Bu albümü yaparken oluşturduğumuz enerji, hepimizin enerjisi: biz Nazım Hikmet’ten enerji aldık, işte Gonca Öncel’den, Funda Tatar’dan sonra Michael girdi enerji olarak, işte İngiltere’den Andy&#8230; enerjisi yüksek bir şey oldu. Moğolların bir özelliği vardır, biz hiçbir şekilde ticari anlamda kendimize bir sipariş vermeyiz. Yani, bizim siparişimiz şudur: bize yakışan, doğru, güzel bir şey yapalım, anlamlı olsun, ama herşeyden önce samimi olsun, içten olsun.</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Albümün oluş süreci, esasında bu sözü doğruladı bir şekilde. Gerçekten öyle oldu. Mesela, kapak fotoğraflarını çekenler Akdeniz üniversitesi fotoğraf bölümünden öğrenciler. Konserimize geldiler, ille bizle resim çekmek istiyorlar, biz de albüm kapağı için fotoğraf arıyoruz&#8230;böylece, denk gelen bir olaylar silsilesi neticesinde isim doğrulandı bir şekilde.</p>
<p>İnsanlık tarihine bakınca öyle karanlık dönemler varki oralarda kimsenin, hiç, bir nebze umudu kaldığını sanmıyorum: işte İkinci Dünya Savaşı, Japonya’daki nükleer bomba filan, ama her seferinde bir şekilde hayat devam ediyor, umut yine yeşeriyor, bir şeyler gelişiyor. Sonra, yeniden, yine karanlık bir dönem gibi&#8230; ama onun yanında, aynı zamanda da çok güzel gelişmeler de oluyor: işte yenilenebilir enerjilerin yükselmesi, Dünya iklim hareketi&#8230;</p>
<p><strong>Popüler müzikte 40 yıllık  bir beraberlik&#8230; Bırakın Türkiye’yi, Dünya’da dahi çok gruba nasib olmamış bir başarı sanırım “Rolling Stones” hariç! Üstelik hayranların kampanyasıyla, isteğiyle tekrar biraraya gelmek, pek benzeri görülmemiş bir durum olsa gerek! Gruba 93’te katılan Serhat Ersöz ve en son Emrah Karaca ve Utku Ünal var ancak ben, daha eskiler olarak size sormak istiyorum, gerçi Engin Bey burda yok ama, nasıl bir his bu?  Bırakın durmadan yürümeyi, “birlikte yürümek” nasıl bir şey?</strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Herşeyden önce hepimiz profesyoneliz, müzikten hayatımızı kazanabiliyoruz ama, ötesinde biz arkadaşız, yani gerçekten arkadaşız, taa 67nin yazında biraraya geldik. Ben ve Engin. O kadroda Hasan Sel de vardı, daha önce başka grupta Selçuk Alagözle çalışıyorduk, Murat’la Aziz Silüetlerde çalışıyordu, ama her iki taraf da içinde bulunduğu durumdan pek mutlu olmuyordu, yani arayış içindeydi. O arayış bizi bir araya getirdi. Hasan Sel çok kısa bir süre sonra ayrıldı gruptan, Taner katıldı. Yani Taner’i de başlangıç olarak sayabiliriz. Üç aylık bir süredir bu, 40 senenin içinde, bir 3 aylık süre başlangıca oturtur yani Taner’i de.</p>
<p>Biz o zamanlar, tabii hepimiz bekarız, hep beraber bir grup evimiz oldu. O evde beraber yemek yaptık, işte kavga da ettik, çok mutlu neşeli günlerimiz geçti. Biz bunu Fransa’ya taşıdık sonra, Fransa’da uzunca bir zaman gene aynı formatta yaşadık. Taner hep bulaşık yıkadı, yemek yapmasını bilmezdi&#8230;(Gülüşmeler) Ben alışverişi yapardım, Engin’in elinden gelirdi, o yemek yapardı, Taner de “ben de birşey yapayım” derdi ardından&#8230; (Gülüşmeler)</p>
<p>Şaka bir yana, önce bir dostluk ve yaptığın işten ortak zevk alabilmek, bu çok önemli bizde, çünkü kollektif bir iş yapıyoruz. “Bir grubu yaşatmak” bu, aslında çok sorulan bir soru bize! Bir grubu yaşatmak kurmaktan daha zordur!  En önemlisi dünyaya bakış açımız, hep aynı! Hep böyle hümanist, insancıl&#8230;Bu, hümanizme biraz soldan bakan bir penceredir. Neticede mayamız bu oldu bizim, tutkalımız bu, dostluğumuz, yaşama bakışımız aynı paralelde. Kimimiz biraz daha koyu, kimimiz biraz daha açık ama aykırılık yok&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biraz da etkilerden, köklerden bahsedelim çünkü  biz ilk başladığımız yıllarda işte 60’ların başı.  Beat müziği çok önemli&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Rock yoktu o zaman!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Animals, Jimy Hendrix’ler falan filan&#8230; bu başlangıç noktasıdır. Sadece bizde değil dünyada öyledir. Biz de etkilendik, biz de tesadüfen o kuşağın çocuklarıyız. Ben hala evde, oturup Beatles’ın 60’lardaki ilk parçalarını dinleyip çocukluğuma dönebiliyorum, o yıllardaki ruh halini yeniden yakalayabiliyorum, ama bunun yanında işte Yunus Emre var, Mevlana’sı var bu toprakların, onlar da&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Pir Sultan.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Onlar var, George Harrison’un mistik tarafı da var, Frank Zappa’nın  gerçekçi satir duygusu da var, Bob Dylan’ın şiiri var. Hepsinin birleştiği, hani İstanbul özellikle bu ülke bir köprüdür ya, hep Doğu’yla Batı arasında&#8230; biz, şanslı bir kuşaktan ve şanslı bir şekilde, bir müzik grubu olarak, ilk yıllarda popüler olmanın da getirdiği olanaklarla&#8230; kendi anlayışımızda, kafamızda doğal olarak böyle birşey gelişti. Bu da, önemli bir şey, ee sağlık da yerindeyse! Gerçekten, değil 60, 70’e de gelsek devam edecek! Çünkü bu, kolay bulunur bir şey değil! Bu kuşakta pek yok! Bunun bir sorumluluğu var, biz bunu herkesin yaşama şansının olmadığını da biliyoruz!</p>
<p><strong>FE: Gerçi bu, geleneksel müzikte zaten var, yani aşıklarımız, ölene kadar türkü söylüyor işte, ama popüler müzikte pek olmayan bir durum!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> İnsan, özünde her yerde aynı, o zaman müzikte de bunu anlatma gücü oluşuyor, bu güç de ayakta tutuyor açıkçası! Benim yaşımda bir dolu insan görüyorum, hareket edemiyorlar artık! Sağlık olarak demiyorum, ruhsal olarak da.  Ben kendimi şanslı biri olarak görüyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong>Torun büyütüyorlar, evde çay kahvenin yanında, sobanın üstünde çaydanlık, pijama bitti artık da, eşofman giyiyorlar&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Sizler, hem torun büyütürüm hem müzik yaparım diyorsunuz yani!</strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Aynen, aynen! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Şöyle söyleyim, 41.yıl, hiç zengin olmadık, burası kesin! Maddi olarak çok büyük paralar yapmadık, ama başka bir anlamda çok zenginleştik, ruhsal olarak&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Çok paramız olsaydı belki o paranın derdine düşerdik! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE? Tarihçeniz boyunca yapmış olduğunuz müziğe, çıkardığınız albümlere bakıldığında değişik evreleriniz, müzik arayışlarınız var, mesela progressive folk-rock, psychedelic folk-rock &#8230;bunların hepsinde folk müzik ana unsur. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ: </strong>Bizim başta söylediğimiz, son yıllarda pek çok insanın yapmak istediği şey haline geldi. Neydi o? Bu coğrafyanın ritimlerini, müziklerini, müzikal ruhunu, duygusunu çağdaş, evrensel müzikal sistemlerle dile getirmek. Onu biz zaten, kendimiz yaşıyorduk! O yüzden oluyordu! Son yıllarda 80’lerin sonunda, Peter Gabriel’in başını çektiği etno-beat filan, jazz’da da bu arayışlar var. Jazz’daki arayışların temelini atan kişilerden biri, çok az bilinir, İsmet Sıralı’dır mesala. Washinton’da Creative Müzik Center’da Karl Derger’le açtığı ilk etnik jazz denemeleri orda başlamıştır, tarihi araştırılırsa. Yine  bizim mürşitlerimizden biri İsmet’tir mesela, mürşit kelimesi doğruysa, biz ilk kurulduğumuzda bize bunu anlatmaya çalışan. Yani bu topraklarda öyle bir olanak var, o yüzden ısrar ettik bunda.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Şey de var, mesela, Beatles’da, Peter Gabriel’de, bunlar kendi kültürlerinin dışında bir şeyleri sentezlemeye, onu özümsemeye çalıştı. Halbuki, bizde öyle birşey olmadı, çünkü ben Anadolu deyince, çocukluğumdan bu yaşa kadar türkülerle büyüdüm. Hâlâ ben rock barlara giderim, ama çok sık türkü barlara giderim&#8230;ben ondan korkunç tad alıyorum. Yani, beslenme olayı benim DNA’larımda var! Bütün bestelerimde bu zaten gözükür.</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Yeri geldiğinde bazı kodlar geliyor! Şöyle bir şey: şimdi türkü deyince, bu günkü  modernleşme çabasında olan, özellikle İstanbul ve büyük şehirlerde  biraz horgörülen, aşağılanan bir kavram var. Bence, o geçici bir şey! Amerika’da da Blues belki bazıları için öyle bir şeydi, ama geçti o! Neden geçici bir şey? Çünkü on yıl önce, Anadolu’nun bir şehrinden gelmiş bir genç adam, üniversitede okumaya gelip burada modern hayatı görünce, birdenbire kendini Newyorklu, LosAngeles’lı gibi havaya sokmaya çalışıyordu ki çevresinde ilgi toplayabilsin. O geldiği yer, geldiği yerin kökleri, onun için biraz da utanılması, unutulması gereken bir şeymiş gibi&#8230;Hayır, öyle değil! Gerçek çünkü&#8230; Binlerce yıllık türküler, Cahit diyor ya “Türkü Bara gidiyorum” diye! O, binlerce yıllık birikimin kodlarını algılıyor orada: o seslerde, o şarkılarda! Bu vazgeçilemeyecek bir şey, bu utanılacak bir şey değil!</p>
<p><strong>CB:</strong> Biz 68’lerde beş arkadaş bir araya geldiğimizde hepimizin ortak bir ideali vardı: hayalimiz yurtdışına gidip meşhur olmak ve çok para kazanmak, yani&#8230;</p>
<p><strong>FE: Şimdi de öyle gençler var, yurtdışına gidip ünlü olmak isteyen, ama kendi kültürünü bilmeden, Amerika’da Londra’da hangi Hip Hop grubu çıkmış, ne yapmış bunları çok iyi bilen&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Doğrudur, şimdi bakın, Moğolların 41 senedir ayakta kalmasının ana nedenlerinden bir tanesi budur! Biz, bir soru sorduk kendimize ve o sorunun cevabını doğru verdiğimiz için hala ayaktayız! Dedik ki, “Yurtdışına gideceğiz!” İşte, hayat bizi Fransa’ya yönlendirdi. Yani, Taner’in bir diş ağrısı yüzünden Fransa’ya gittik! (Gülüşmeler) Şimdi dedik ki, “Biz orada birşey yapacaksak, bu adamlar zaten kendi müziklerini yapıyorlar, biz onlar gibi müzik yapmaya kalkarsak&#8230;” Bir hayal kur, bir plak şirketinin kapısı önünde şöyle 150-200 tane insan kuyrukta bekliyor, biz de ne yapacağız, o kuyruğun sonuna sıraya girecez, adamlar bizi dinleyecekler. Ha, bizim öyle bir özelliğimiz olsun ki hiç birinde olmasın! “Ne olsun?” diye sorduk. Onun cevabını biz doğru verdik ve aldık  bağlamayı, gitarın yanına koyduk, ne bileyim yaylı tamburu, kabak kemaniyi, gitarın, bas gitarın yanına koyduk. Bunları harmanlayınca, birdenbire Moğolların asıl rengini, müzikal kurgusunu, kimliğini oluşturan formatı, o zaman yakaladık! Biz o yüzden hala ayaktayız, o format hala geçerli!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Bunu Fransa’da yaptığımız zaman, çok kısa zamanda da karşılığını aldık! Yaptığımız albüm, 71 yılında Akademi büyük plak ödülünü aldı.</p>
<p><strong>FE: Ne kadar güzel bir albüm o!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Son bir şey daha ilave edeyim, o akademik alanda verilen bir ödüldü, tabii orada para yok! Sonra, biz dünya çapında üç firmaya müracaat ettik orada, üçüne de demo yaptık, üçünden de kontrat teklifi geldi! Bu olağanüstü gurur verici bir şey! Biz CBS’i tercih ettik, ama solistimiz yoktu! Yani, bizim bu handikap yüzünden, işte Barış’la birleşip o kontratı değerlendirmeye çalıştık, olmadı; Cem’le yapalım dedik; Selda’yla yapalım; ama hep bir solist sorunu&#8230;Biz onu değerlendirebilseydik, belki o hayallere, o zaman ulaşabilirdik, öyle bir ortam vardı.</p>
<p><strong>FE: Ben de tam bunu soracaktım aslında, siz bunu “handikap” olarak nitelediniz ama&#8230;sanki Anadolu Pop’un bütün büyük isimleriyle, şarkıcılarıyla çalışmışsınız fakat, hep böyle bir vokalist sorunu&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Kiminle çalışsak hep hit yaptı! Bizim gerçekten, bunu kendimizi methetmek için söylemiyorum ama, sahnedeki duruşumuz çok etkileyiciydi! Belki çok süper virtüöz derecede enstrümentalist değildik, ama dediğim gibi, kollektif olarak çok iyiydik! Şimdi gençlerde görüyoruz, hele bu monitör sistemi çıktıktan sonra, kim ne çalıyor bilmiyorlar! “Sen sesini, diğerlerini duyana kadar kısacaksın!” mesela, biz bunu biliyoruz ve o yüzden de, hala, nüanslı çalabiliyoruz. Nüans diye bir şey yok şimdi!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biz ilk kurulduğumuzda solistimiz Aziz Ahmet’ti, O bu, Anadolu öğesini benimsemedi, bir de evlenince, gruptan ayrıldı. Ondan sonra hep arayış içinde olduk, işte Barış’la çalıştık, Cem’le Selda’yla, hatta bir ara Erkin’e teklif ettik, Fuat’a ettik. Şöyle söyleyim Barış’la iyi çalıştık, çok eğlendik aramızda, tam bir kimya tutmadı, ama Cem’le çok tuttu. Cem esasında bizi tamamlayan adamdı bir şekilde!</p>
<p><strong>CB:</strong> Kesinlikle!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Cem’le hem Cahit’in hem benim, hem Moğolların çok uzun seneleri geçti. O da aslında, şu an da ruhen bizim grup arkadaşımız, şimdi oğluyla birlikteyiz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Bu durumda Cem Karaca mıydı sizin solistiniz?</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Esasında en iyi uyan, en iyi oturan oydu. Bu bir gerçek! Ben bu kadar sene sonra baktığımda, bu daha iyi ortaya çıkıyor. Ama ilk gözağrısının ayrılması beni gizlice çok üzmüştü, o devam etseydi bu kadar sene çok daha iyi olurdu orası muhakkah.</p>
<p><strong>FE: Ben geçmişe çok fazla takılıp kalmak istemiyorum ama ilginç de buluyorum. Mesela,</strong> <strong>bakıyorum bazen bu konuda yazılan çizilenlere&#8230;sanki&#8230;kentli çocuklar Anadolu’ya turneye çıktınız da, orada Anadolu halkını, türküleri tanıdınız falan gibi bir görünüm&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Altta oluşan bir şeydi o ve 60’larda başladı esasında. O 27 Mayıs darbesinin ortaya getirdiği tek hayırlı şey, Türkiye’nin görüp görebileceği en demokratik Anayasa neticesinde oldu. Ee o yıllarda sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, İtalya’da da gecekondu mahalleleri filan vardı, yani küresel kapitalizm bu kadar saldırgan değildi. Her ülke kendi şartları içersinde gelişmesini sağlayabiliyordu. Öyle bir başlangıç Türkiye için çok faydalı oldu açıkçası. Türkiye İşçi Partisi kuruldu 15 milletvekili soktu, ama o zaman ki Türkiye İşçi Partisi, şimdiki değil yani&#8230; Çetin Altan, Mehmet Ali Aybar&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Habire dayak yediler Mecliste..(Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Hümanist bir solu savunan bir şeydi ki, o kuşak çok önemlidir. Sonraları o savaşçı bir sola dönüştü, biz hiç bir zaman onunla hemfikir olamadık, biz temelde hep orada kaldık bir şekilde&#8230;Doğrusu da oydu, insancıl bir sol ve bunun getirdiği olanaklar vardı. Dergiler çıkıyor, tiyatrolar, konserler, bunun arkasında işte Metin Erksan’ın Yılanların Öcü, Susuz Yaz filmi sinemada, bir Keşanlı Ali Destanı tiyatroda..Yani yaşadığın ülkenin sosyal gerçekleriyle, büyük kentlerde öyle bir dalga başladı.</p>
<p>Bir yandan da dergiler çıkıyor: “Sosyal Adalet”, “Yön Dergisi”, toprak reformundan bahsediyor, Türkiyedeki feodal yapıdan&#8230; hiç bilmediğimiz şeyler! Bir yandan Beatles çıkıyor, rock’n roll çıkıyor, bir yandan kitaplar basılıyor, Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel&#8230; Bütün bunların hepsi bilgi olarak, kültürel olarak çok dinamik bir dönemdi aslında. Biz, o dönemin meyveleriyiz esasında.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Albümdeki “Geri sar, 68 ruhuna gerisi sar” parçasının nereden geldiğini anlıyoruz bu durumda!</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Evet, o, herkes tarafından algılandı zaten.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Taner güzel anlattı herşeyi, ben de şu tarafını söyleyim: orda 68 ruhunda, gençliğin o hareketinde kendi öz menfaatine dair hiçbirşey yoktu! Bir ülke kaygusu, memleketin, insanların özgürce, hakça yaşayabilmesi arzusu vardı, o ruh çok egemendi. Mesela, sevgi olayı&#8230; Sevgi korkunç paylaşılırdı, kimse sevgisini içinde hapsetmezdi! Sevgi paylaşımı vardı, ama şimdi, 80 sonrası, Özal o işin damgasını koymuştur! Bu bencil yapı, bu bencil kurgu&#8230; Ülkenin şu geldiği noktayı görüyoruz! Benim çok içim acıyor o anlamda! İşte Tekel işçileri orda, grevde bugün; bu adamlar ne istiyor? Tekel’i sattılar, Seka’yı sattılar, hayvancılık bitti, tarım tamamiyle gitti, böyle elle tutulur ne kadar şeyimiz varsa, işte bankalar gitti, gitti gitti&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Su gidiyor, su&#8230;suyu da götürüyorlar!</p>
<p><strong>CB:</strong>Yani ne var ne yok herşey gidiyor, bu benim içimi fena halde acıtıyor! Halbuki bizim dönemimizde böyle birşey yapılamazdı! Tamam, belki ağır aksak yürüyordu, ama bu özelleştirme ya da Taner’in güzel söylediği gibi sermayeninin bu azgın saldırısı yoktu o zaman.O güç, o ruh olsaydı bu kadar olmazdı. Grevler gene olmayacak mıydı? Gene olacaktı, yaşamın dinamiğinde var olan şeyler, sosyal katmanlar da&#8230; Herhalde, Dünyada tek bizdedir “hayalciler” diye&#8230; Ben İktisat fakültesinde okudum; birinci sınıfta, sosyalizm tarihinde, ütopistler diye bir bölüm var, başta Marx&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Ama John Lennon’un  “İmagine” şarkısı ne güzel cevaptır buna, yani bu anlamda yazılmış! Şimdi, Cahit’in söyledikleri sadece bizim Türkiyenin yaşadığı şeyler değil ki, gezegenin sorunu esasında! Kapitalizm ve halk yığınları diyelim&#8230;.Bunun çözümünü insanlık muhakkak, bir şekilde bulmak zorunda. Yani, en son ekonomik kriz neticesinde, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler!” deyince, iyice azgınlaşıp balonlar şişirip patlattılar, kendi kapitalist ekonomileri de çökme durumuna geldi. Yani, bu artık kaçınılmaz bir gerçek! John Lennon da onu çok güzel söylemişti, hani “hayalciler” diyor ya! Ama, “I am not the only one!” diyor. Yani, hayalciler ne kadar çoğalırsa&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> O yüzden diyoruz  “umut yolunu bulur”!</p>
<p><strong>Bu durumda, şu anki AKP Hükümeti’nin Türkiye’sinde “Umut” yolunu bulur mu dersiniz</strong>?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Bu da geçici bir şey bence, çünkü AKP de Anadolu’daki tutucu kesimleri temsil ediyor, onlar hayata katılamıyordu bir türlü. Bu belki de köyden kente göçün, yani tarımsal toplumdan sanayi toplumuna geçişin son dalgası. Bundan sonra belki, normal bir toplum haline doğru geçicez, ama çok tahribat yapıyorlar! Çok beceriksizce ve çok, nasıl anlatayım, çok bilmiş tavırlarla, pek bilmeyerek! Ama bu tahribat da tamir edilir zamanı gelince!</p>
<p><strong>CB:</strong> Geçen gece Uğur Mumcu gecesi vardı, Siyaset Meydanında, ben onu duymamışım daha önce. Uğur Mumcu’nun bir konferansta bir konuşması var: “Bu ülkede bizler” diyor, “İtalyan Medeni Hukuğuna göre birşey, Alman Ceza Hukuğuna göre birşey, ve bilmem ne İsviçre Hukuğuna göre birşey yaşıyoruz, İslam hukuğuna göre de cenazemiz kalkıyor!” (Gülüşmeler) Şimdi burdaki asıl acı olan şey, bu teşhis! Çok şey getirmişler ordan, o şeyi yapıştırmışlar! Bu toplumun kendi içindeki dinamiğine uyumlu olmayacak yapılarla, yapıştırma yapıştırma&#8230; Sonra insanlar da bunlarla kavuşamamış! Bugün işte Doğu’da hâlâ aşiret reisleri varsa, hâlâ işte bu ülkede bir toprak sorunu varsa, bu ülkenin parası, 70 milyonluk bir nüfusta 15 bin kişinin elinde biriktiyse, işte 360 bin km karenin, Doğu’daki bilmem kaç kilometresi 5 tane ağanın elindeyse, ve hâlâ bu devirde bir köy alınıp satılabiliyorsa içindeki insanlarla beraber, bunlar acı&#8230;AKP de bunları kesinlikle değiştirmez, değiştirmeye kalkmaz, çünkü menfaatine aykırıdır! Ama biz umudun var olduğuna inanıyoruz ve tabii çok iddiali, biz bu lafı söylüyoruz diye, bütün insanlar, haydi ellerine alıp umutlarını ayyukaya çıkaracak değil tabii ama&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Aa demekki umut varmış deyip herkes&#8230; (Gülüşmeler)</p>
<p><strong>CB:</strong> Önemli olan, biz yine müzik tarafına dönelim: bizim kültürümüz, Türkçemiz fena halde erozyona uğruyor! Bunun en büyük nedeni de, sayısız şekilde yeteneksiz, gerekli eğitimi almamış insanların onlarca ulusal telefon, yüzlerce yerel televizyon, binlerce yerel radyolarla bu topluma devamlı bir bombardımanda bulunmaları ve bunu yaparken yaptıkları işteki estetik kaygısı, kalite kaygısı, işte ne bileyim bu ülkenin siyasi değerleri, ekonomik değerleri, bunların hiçbirini umursamadan kendi aralarındaki reyting kaygısına bu ülkenin değerleri peşkeş çekiliyor ve bu olunca da gençlerin büyük çoğunluğu apolitik! Ben demiyorum ki lise talebesi, ama üniversite talebesinin artık politika ile kenarından bucağından, mutlaka ve mutlaka ilgilenmesi gerekiyor! Gençler biraz daha açılırlar, o vahşice kendi menfaatini kollayan içgüdülerini biraz daha paylaşımcı hale getirirlerse, o zaman umut yolunu bulur, yani bulacak!</p>
<p><strong>FE: O yüzden mi daha genç, en azından yaşça diyeyim, yeni bir vokalistiniz var!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Evet, Emrah. Onun bir duygusal tarafı da var bir yandan. O, bize babadan kalan bir emanettir, bizim oğlumuz sayılır. Tabii ki bir başkası da olabilirdi, çünkü bizim her zaman bir solist ihtiyacımız oldu. Ne Taner ne ben, biz instrumentalistiz, şarkıcı değiliz! Ama hep idare ettik. Onu da niye idare ettik biliyor musunuz? 93’te grubu tekrar biraraya getirdik ya, bir solist aradık. “Ya dedik şimdi o kadar tehlikeli bir şeyki bu, alacağın adam öyle bir mayada olurki bizi de dağıtır!” Yani, onun çok bize uygun olması gerekir, baktık böyle bir genç (şimdi ismini vermeyim), baktık çocuk havalara girdi. “Eyvah!” dedik “En iyisi biz kendimiz söyleyelim, nasılsa kendi şarkılarımız!” Biz böyle götürdük, ama bir yerden sonra olmuyor, bir ses, bir şarkıcı nosyonuna sahip olmadığımız için böyle geniş aralıklı bir şey ne bileyim vibrotosu, bir oktav yukarısı&#8230;Emrah da büyüdü askere gitti, geldi, ondan evvel “Bir kaset yapalım Cahit Amca!” diye bana gelmişti, dedim “Sen biraz daha şey yap&#8230;”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Çalış&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB</strong>: “Piş!” Tabii bunu, öyle söylemedik! Neyse, işte askerden geldi, biraz daha çalıştı sağda solda, bayağ bir popçu formatındaydı, şimdi onu temizliyor yavaş yavaş, bizler de böyle  zaman zaman okşayarak, zaman zaman döverek&#8230;. (Gülüşmeler) Mesela, Emrah tam bir grup adamı oldu.</p>
<p><strong>FE: Harika, Peki tepkiler nasıl, benim gördüğüm kadarıyla hep bir Cem Karaca’nın oğlu nitelemesi var, istisnasız hemen her yerde, zor olsa gerek onun için! Gerçi, Emrah değil de kim gelse tepki çekecekti galiba&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong>Eee bizim de fanatiklerimiz var tabii! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biz zaman tanıyoruz&#8230; onlar geçici biliyoruz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Daha Serhat’a bile alışamadı bazı fanatikler! 17 yıl geçti ya!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Şimdi şöyle bir şey var: Emrah gelmeden önce biz sahnede şöyleydik, çok garip! Engin davulunu normal davulcular gibi arkaya kurmaz, sahneden seyirciye bakınca sahnenin en soluna kurar, yan kurar ki, Cahitle bakışabilsin, Serhat’ı görebilsin, gözgöze gelebilsin, benle&#8230; Çok sever onu, öyle özel bir şey bu, çok güzel, 60lardan kalma, yani herkes birbirine bakarak çalsın falan&#8230; Ben onun yanında duruyorum, sağımda, sahneden seyirciye bakınca, arada bir boşluk&#8230; O boşluğun öbür tarafında Cahit, onun yanında da Serhat, yani arada hep böyle bir boşluk  oluyor&#8230;</p>
<p><strong>CB:</strong> Emrah geldi doldu! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Peki, hazır albümden bahsederken yine bununla, müzikle devam edelim. Bu albümün şimdiye kadar yaptığınız en iyi albüm olduğunu söyleyenler var. Kimi hayranlarınız sizi Türkiye’nin Pink Floyd’u ve Cahit Berkay’ı David Gilmour’u olarak niteliyor.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Estafurallah&#8230; bin kere estafurallah&#8230;</p>
<p><strong>FE: Kimisi de çok güncel mevzularda şarkı sözü yazmanızı eleştiriyor. Mesela, “Neden Nazım Hikmet’in o kadar bilinen şiirlerini yeniden şarkı yapmışlar?” ya da “Uluslararası olabilecek bir kariyerleri varken bunu, ‘mesaj vermek’ adına heba ediyorlar falan” diyenler var. İşte&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Ben o keratalara&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Ben sadece onların ne dediğini söylüyorum, ben söylemiyorum! </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Bunu aynen yazabilirsiniz! Ben o keratalara önce şunu soruyorum: “İnternet’ten bedava müzik indiriyor musun, indirmiyor musun?” Önce, samimi bir şekilde bunun cevabını versinler! Şimdi, dedim ya, ben iyi şarkı sözü yazan bir adam değilim, ama bazen oturuyor. Mesela, “Issızlığın ortasında”, belki şiir olarak çok müthiş bir şey değil, ama o ruhu, anlatmak istediği şeyi, ifade ettiğini düşünüyorum. Mesela, ben bu son üç albümde de, böyle matrak, bizim yok olmaya yüz tutmuş  bir “mani” geleneğimiz vardır, o mani geleneğini rock formatında yaşatmaya çalışıyorum. “Dinleyiverin gayri” vardır, o buna bir örnektir, Bu son albümde de “Kriz bastı”, taşlama. Nazım Hikmet’in “Haydarpaşa Merdivenleri”&#8230;</p>
<p><strong>FE: Bence müthiş olmuş o parça, benim için, albümün en sevdiğim parçalarından&#8230;</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Mesela, “Bulutlar adam öldürmesin!” çok bilinen bir şiir, tamam onu kabul ediyorum, Zülfü Livaneli. Şimdi, ben aşağı yukarı taa 91’den beri, tüm anti-nükleer kampanyalarda en önde, bu konuda çalışan biriyim, çünkü 10 sene Almanya’da kaldım, Yeşil hareketinin başından taa 90’lara kadar içindeydim, birçok insanı da tanıyorum, Joshua Ficher de dahil olmak üzere. Anti-nükleer kampanyalar beni çok etkileyen birşey, bir aktivist olarak, aynı zamanda öyle bir kimliğim olduğunu düşünüyorum, ben senelerimi vermişim bu işe! Şimdi yine, bu berbat Rus firması ihaleyi kazanıyor, Akkuyu’da Sinop’ta kurulacak, her tarafta tesisler yapılıyor ve işte termik santraller, 70 tane, bunların yanında bir tepki verebilmek için “Bulutlar adam öldürmesin” benim için en sembolik şey!</p>
<p><strong>CB:</strong> Ben toparlayım mı? Şimdi bir kesim var, onların da aşağı yukarı kim olduğunu biliyoruz. Diyorlar ki, “Moğollar 1993’te tekrar bir araya geldikten sonra yaptıkları parçalarla bir politik istikamette gidiyorlar, Moğolların ruhunu, bilmem nesini bozuyorlar” falan gibi&#8230; Yani, istiyorlar ki suya sabuna dokunmayan, bir yoğurt gibi parça yapalım. Bu mümkün değil! Ya, eğer ben bir beste yapıyorsam, yahut bir şiir arayıp bulup bunu besteliyorsam, ben kendimi nasıl kandırırım? İçimden ne geliyorsa ben onu koyuyorum! Onlara da çok affedersin, halt yemek düşer!</p>
<p>Biz içimizden geldiği gibi müzik yapıyoruz, ister dinle, ister dinleme! Bir parça politik bir kurgu, zemin üstüne oturuyorsa o ben istediğim için, sen istediğin için değil! Grup arkadaşlarım da bunu sevdikleri benimsedikleri için bu albümde yer alıyor bu! Yani bu ucuz! Eleştirilere her zaman açığız ama böyle aptalca, böyle eline baltayı alıp da belden aşağı vururcasına eleştirilere, hiç bir şekilde pabuç bırakmam yani! Moğollar, gerçek bir rock grubudur, biz öyle içi boş&#8230; şimdi söylemeyim, örnek vermeyim! Biz, yaşamdan etkilenerek müzik yapıyoruz, yaşamda neyi yaşıyorsak! Son cümle: Biz, gerçek bir rock grubuyuz ve muhalifiz! Muhalif olmamızı istemeyenler kendileri gibi olmamızı istiyorlardır, ben Özal çocuğu değilim!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Gerçek bir rock grubu derken, bu topraklardan yoğrulmuş bir rock grubu, yani bu evrensel değildir anlamına gelmiyor! Ulusalcı bir rock grubu değil, evrensel, ama buradan beslenmiş, binlerce yıllık kodları da taşıyan bir grup! Benim bu son yıllarda oluşan, bu Issız Adam filminden sonra, eski 45likler, 60’lar, 70’ler gibi bir moda var; o yılların suya sabuna dokunmayan, eğlenceli hafif duygusal şeyleri insanlar tarafından çok seviliyor. Sevilmesinin nedenlerinden birisi de hafif hafif gülüyorlar: ‘Aaa ne kadar safmış, ne kadar salakmış!’ diye.</p>
<p>Hani bugünün bir mizah anlayışı var ya, İnternetin getirdiği&#8230; herkes herkese, herkesle dalga geçebilir şeklinde&#8230; Ama “satire” denilen eleştirili mizahın da bir dengesi var! Onu yapan Frank Zappa, son derece entellektüel, ne olup bittiğini dünyada iyi bilen, bunu da çok iyi yapan birisi! Onun arkasına bir birikim gerekli, böyle önüne gelen, ha, ha ha, hi hi diye birileriyle dalga geçerse ki, bu son yıllardaki mizahçıların da getirdiği birşey! Çok kabiliyetli insanlar ama öyle fütursuzca herşeyi aşağılabilirsin, aşağılama serbest tarzında bir şey oldu&#8230; Bu çok yüzeysel bir şey, çok tahripkâr bir şey! Mizah, arkasında derinliği olan bir şey olması lazım, neye ne zaman, nasıl dokunacağını iyi bilmesi gerekir ama işte bu yaşanan yıllar&#8230;bu İnternet kültürünün de getirdiği birşey. İşte, kendi takıntıları olan, kendiyle sorunlarını halledememiş olan bir çok insan, bunu bir rahatlama yolu, karşısındakini aşağılayarak, dalga geçerek kendini sorunlarından kaçma yolu olarak kullanıyor, bu da kolay bir şey değil, bu da geçici bir şey bence!</p>
<p><strong>FE: Peki, </strong><strong>“</strong><strong>yandaş ve karşıdaş” medyada  yer buluyormusunuz Moğollar olarak?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Buluyoruz.</p>
<p><strong>CB:</strong> Şimdi buna bir akademik gözlüğüyle bakarsak herkes kendi fikrini söylesin, ama kendi fikrini söylerken gerçekleri görmemezlik ya da gerçekleri saptırmak, bu yanlış! Şimdi, “yandaş”, “muhalif” bir de “mülayimler” var, bizim şarkıda da geçiyor bu. (Gülüşmeler) Bu dönemde mülayim olmak ‘yağdanlık’, yani erk kimin elindeyse, güç kimin elindeyse ona yandaş olmak! Bu, samimiyetsizliğin kaypaklığın dik alasıdır. Yandaş söylesin, ben ona çok kızmıyorum! Asıl kızdığım, eğer iktidar değişirse ondan sonra, o yandaşlar kimlik değiştirirlerse, öbür tarafa dönerlerse, işte  o zaman samimiyetsizlik ortaya çıkar. Yoksa herkes istediği fikri düşünceyi söylesin, ona saygı duyuyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Öyle de olmalı zaten, eğer demokrasi deniyorsa her kesimden, her karşıt görüşün ortaya çıkması gerekir, ama bundan rahatsız olmamak gerekir. “Bu adam benim fikrimi savunmuyor, bana karşı çıkıyor” deyip de onu aşağılamak için, onu yoketmek için manipülasyon yapma noktasına gelmemeli, işte orada durabilmeliyiz! Ben açıkçası, kişisel olarak söyleyim, hepsinin dışında izliyorum sadece! Yani, yapacak başka bir şey yok ki! O zaman, iki taraf da bana kızıyor: “Sen niye böylesin, sen niye şöylesin?” Hayır ben böyleyim, sen işine bak! Bunları biz çok gördük, manipülasyona gelemem! Beni kimse kandıramaz! Dikkatlice izliyorum sadece, çünkü herkes oyun oynuyor, manipülasyon yapıyor karşılıklı. Samimi olanları destekliyorum, saygıyla karşılıyorum, isim vermek gerekmez ama hakkaten var o tip insanlar, ama bir de oynayanlar var! Çok kötü manipülasyonlar da yapılıyor, insanları yok etme pahasına, hayatlarını kaydırma pahasına manipülasyonlar yapılıyor, bunlar bu dönemin gerçeği demek ki! Ama bunların sürekli olmayacağını biliyoruz!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Bir Ergenekon olayı yaşanıyor, tabii ki biz 68 kuşağından gelenler olarak hem 70li yılları hem 80li yılları yaşamış insanlar olarak hirbir şekilde bir darbe olayına taraftar olamayız, ama bir darbe olayı saptırılıyorsa&#8230; Bir şeyler gizleniyor. Ortaya gayet somut birşeylerin konması lazım. Ben şimdi bekliyorum o somut şeyleri, şimdi mahkemeler devam ediyor tabii, göreceğiz! Mesela, birtakım insanlar suçsuz olurlarsa bu devlet onlardan özür dileyecek mi?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Bir de medya öyle ki&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Temelinde medya var zaten, savaşlar karşılıklı. Bu, biraz şeye benziyor, Red Kit’de ‘altına hücum’ hikayesinde uzun burunlularla koca kulaklılar vardır. Gece giderken uzun burunlular gidip koca kulaklıların tekerleklerini kesiyorlar filan, bunu anlamamak için aptal olmak lazım&#8230;(Gülüşmeler)</p>
<p><strong><em>Bu röportaj, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Şubat 2010 sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><strong><em> Copyrights@Filiz Elasu</em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/anadolu-pop/'>Anadolu Pop</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/anadolu-rock/'>Anadolu Rock</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/baris-manco/'>Barış Manço</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cahit-berkay/'>Cahit Berkay</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cem-karaca/'>Cem Karaca</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/emrah-karaca/'>Emrah Karaca</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/engin-yorukoglu/'>Engin Yörükoğlu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar/'>Moğollar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar-muzik/'>Moğollar müzik</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar-tarihce/'>Moğollar tarihçe</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/serhat-ersoz/'>Serhat Ersöz</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/taner-ongur/'>Taner Öngür</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/umut-yolunu-bulur/'>Umut yolunu bulur</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/utku-unal/'>Utku Ünal</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=316&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">moğollar-300x300</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>8 Mart 2007’ye Bir &#8220;Bakış&#8221;</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/03/02/8-mart-2007%e2%80%99ye-bir-bakis/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/03/02/8-mart-2007%e2%80%99ye-bir-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 12:09:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya'da feminist hareket]]></category>
		<category><![CDATA[erkek egemen söylem]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[hip-hop ve kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hakları]]></category>
		<category><![CDATA[kadın sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[kadın ve aile]]></category>
		<category><![CDATA[seks objesi olarak kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Suffragette hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere'de kadınlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=284</guid>
		<description><![CDATA[Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken&#8230;..kendilerini ‘feminist’ diye niteleyen kadınlar varmış yeryüzünde! Bu kadınlar özellikle 19. yüzyılda sanayileşmiş Batılı ülkelerde biraraya gelerek sömürülmeye, ezilmeye karşı çıkmışlar.!.. Başını İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkmış olan Suffragette denen kadınların çektiği bu [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=284&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken&#8230;..kendilerini ‘feminist’ diye niteleyen kadınlar varmış yeryüzünde! Bu kadınlar özellikle 19. yüzyılda sanayileşmiş Batılı ülkelerde biraraya gelerek sömürülmeye, ezilmeye karşı çıkmışlar.!.. Başını İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkmış olan Suffragette denen kadınların çektiği bu hareket yıllar süren zorlu mücadelelerinin  sonunda kadınların oy kullanabilmesini, erkeklerle eğitim alanında eşit haklara sahip olmasını ve evlilik içinde de kocalarıyla aynı hakların kendilerine tanınmasını sağlamışlar. İnsanlık tarihi için çok önemli bir ilerlemeymiş bu&#8230; Sonra gelmiş 1960-70’li yıllar&#8230; Feminist denen bu kadınlar yine çıkmış tarih sahnesine ve bu sefer taleplerini iyice artırarak! Pekçok kadın ev kadını olmayı ve bebek yapma makinası gibi görünmeyi reddederek<span id="more-284"></span> toplumun her alanına erkeklerle eşit şekilde katılmayı istemiş ve toplumun ön yargılarını değiştirerek kadın ve erkeğin aynı değere sahip olduğu, kimilerince ütopik olarak nitelen daha güzel bir dünya amaçlamış. 1980’lere hatta 90’lara kadar dalga dalga sürmüş bu hareketler, kadınlar pekçok hakları kazanmış, birçok konuda toplumu ve gelecek kuşakları etkilemeyi başarmış (bazen de başaramamış belki) ama sonunda özellikle de Batılı sanayileşmiş ülkelerde kadınların özgürleşmesine ve erkeklerle eşit haklara sahip olmasına büyük katkılarda bulunmuşlar, hatta öyleki bazı kadın pop grupları ortaya çıkararak bu kazanılan güveni (İngiltere’de Spice Girls)  tüm dünyaya şarkılarında ilan etmişler. Bu genç kuşaklar kadınların istediği takdirde herşeyi yapabileceğini, önlerinde hiçbir engelin olmadığını iddia etmişler&#8230;..Eveet, masalımız burada bitiyor maalesef. Çünkü bunun devamı gelmemiş! Kadınların önündeki tüm engeller ve sorunlar yok mu olmuş? Hayır!..Dünyadaki sorunlar sona erip, herkes mutluluk içinde yaşamaya mı başlamış yoksa? Keşke evet diyebilseydik!.. Ama 2000’li yıllarda bu kadın hareketi, bir şekilde kaybolmuş ortadan (o kadar cılızlaşmış ki kayboldu demek hiç de haksızlık olmasa gerek diye düşünüyorum!), kadınların sesleri gerek akademik alanda gerekse diğer alanlarda, topluma öncülük edip, eleştirel ve entellektüel alternatifler sunmakta maalesef çok etkisiz kalmış, kaybolmuş gitmiş!&#8230;</p>
<p>Tüm dünyada 8 Mart Kadınlar Günü kutlanırken kadın hareketini bir masal söylemine indirgemek elbetteki abes gelecektir kimilerine! Ancak benim tepkim küreselleşen kapitalizmle birlikte bir yanda özgürleşirken (veya özgürleşmiş olduğu düşünülen) diğer yanda yoksullaşan ve kadına dair alanlara sahip çıkamayan kadınlara yönelik. Üstelik bu anlamda batılı kadının çok daha pasife olmuş olduğunu ve durumun onlar açısından, özellikle de kadının ve kadın vücudunun nesnelleştirilmesi anlamında çok daha vahim olduğunu da düşünmekteyim. Ve bence durumun vehameti o boyuttaki kadın hareketinin yokluğu yada zayıflığı diyeyim tüm toplumu özellikle de çocukların ve gençlerin geleceğini yakından etkilemekte.</p>
<p>Batı ülkelerinde, özellikle İngiltere ve Amerika’da kadının ekonomiye katılımı o kadar artmış durumdaki nerdeyse işgücünün yarısı kadınlardan oluşuyor. Pekçok kadın başarılı pozisyonlarda, en yüksek noktalarda yarışıyor, saygı görüyor, yasa önünde her anlamda korunuyor. Evet yasa önünde dedim çünkü gerek erkeklerin genel kanı ve davranışları gerekse yeni kuşakların bu konularda eğitimi ve gelişimi açısından kadın hakları maalesef istenen noktaya ulaşmış değil! Neden mi?.. Mesala istatistiklere göre İngiltere’de her sınıf ve kesimden kadınların yüzde ellisi şiddete mazur kalıyor (bu rakam Türkiye’de yüzde doksanlarda). Bu kadınlar ya eşlerinden dayak yiyor, ya bir cinsel saldıraya uğramış ya da bir şekilde rahatsız edilmiş durumda. Polise giden (daha doğrusu rapor edilen) 20 kadar tecavüz olayından ancak 1’i sanığın tutuklanmasıyla sonuçlanıyor ve işin garip yanı polise ulaşan bu şikayetler toplamın ancak yüzde 15’ini oluşturuyor. Yine mesela Amerikada devlet istatistiklerine göre çocuk denecek yaştaki genç kızların ‘hayat kadınlığına’ itilmesi (her yıl 600.000-800.000) son derece kaygı verici boyutlarda.</p>
<p>Nasıl mı, neden mi böyle oluyor? Bakın size anlatayım (Masalla başlamıştık, karabasana dönecek galiba!)  Medya ve pop kültür kadının nesnelleştirilmesinde büyük bir yere sahip. Örneğin, MTV gibi müzik kanallarından, özellikle de ‘hip-hop’ müzik temsilcilerinden gelen mesaj  ‘pezevenkliğin’ normal hatta iyi, övünülesi birşey olduğuna dair. Müzik magazinleri, dergileri ‘Nelly pop yıldızı mı, pezevenk mi, yoksa gangster mi’ şeklinde başlıklar atıp bu kişileri kapak yapıyor. Ve bu tür sözleri, düşünceleri içeren videolar, klipler, şarkılar sadece erkeklerden ve erkek hiphopçulardan gelmiyor, bazı kadınlar da bunları destekliyor. Mesela dünyaca ünlü problemli genç kız Britney Spears’in birkaç yıl önceki düğününe gelen tüm erkek davetlilere sırtında ‘pezevenk’ yazan takım elbiseler giymeyi şart koştuğu biliniyor.</p>
<p>Çıplak kadın vücutları, göğüsler, tangalı kalçalar boy boy belediye otobüslerinin üzerinde, dev panolarda reklam malzemesi olarak kullanılırken kimse bunlara bırakın feminizmi, aile, çocuk eğitimi, estetik, ahlak, görsel ahlak açısından dahi ses çıkarmıyor. Aksine sanki kadınlar kendilerini ve vücutlarını nesneleştirme konusunda erkeklerle bir yarışa girmiş gibiler. Öyleki kimi kadınlar, gece klüplerinde yarı-çıplak dans edenleri nerdeyse akıllı, güçlü kadın örneği olarak sunuyor. Pornografik magazinlere poz veren, sex objesi kadınlar birdenbire bütün TV programlarının yıldızı olup, akıl danışılan, fikri alınan kadınlar grubuna giriveriyor.  Hangi kadının ne kadar ‘güzel’, ‘çirkin’, ‘ince’ yada ‘şişman’ olduğu konusunda fikir yetiştirebilmek, bilirkişi olmak medyadaki yazar kadınların en büyük uğraşısı haline geliyor&#8230;</p>
<p>Bunların hiçbiri medyada eleştirilip tartışılıyor mu? Çok az. Politikacılar birşey diyor mu? Hayır! Televizyon kanallarında veya radyoda bu tür reklam veya programramlar için bir denetleme var mı? Hayır! Kadınlardan, feminist, sosyalist gruplardan bir ses çıkıyor mu? Hayır!..</p>
<p>Peki bu arada kadının geleneksel rol alanı olan ‘annelik’ nasıl etkleniyor tüm bu değişimden? Biraz istatistiklere bakmamız bir fikir edinmemiz için yeterli!  Batılı ülkeler arasında yapılan araştırmalarda çocukların gelişimi, mutluğu açısından İngiltere sonuncu konumda. Son yapılan araştırmalara göre  5 ile 16 yaş arası her 10 çocuktan biri ağır psikolojik sorunlar yaşıyor. Ve tabii ki bunlar aile hayatı, ilişkiler, gençlerin eğitimi gibi konuları da derinden etkiliyor. İstatistiklere göre 13 yaşındaki çocukların nerdeyse yarısı alkol içmiş, 18 -19 yaş arası gençlerin yüzde 43’ü kokain veya esrar gibi uyuşturuculardan en az birini denemiş, 16 yaşındakilerin yarısı cinsel ilişkide bulunmuş, 18-19 yaş arası kızların yüzde 18’i kendilerinden ve vücutlarından o kadar mutsuz ki kendi kendilerini yaralamış ve gençlerin yüzde yirmisi o kadar üzülüp, strese girmiş ki intihar etmeyi düşünmüş durumda. Evet, ve bunlar istatistiklerin sadece bazıları&#8230;</p>
<p>Devam edelim mi? Her 3 çocuktan 1’i aşırı şişman, her 4 çocuktan 3’ünün odasında kendine ait televizyonu var. Ülkedeki öğretmen açığının en bükyük sebebi öğrencilerin saygısızlığı. Gazete ve televizyon hergün çocukların gençlerin işlediği suç haberleriyle dolu. Saldırgan gençlerden (anti-sosyal deniyor buralarda) korkan kimi yetişkinler akşamları hava karardıktan sonra evinden dışarı çıkamıyor (bu sayı 1.7 milyon). Sadece çocukların masumiyeti değil elden giden, yetişkinlerin de olgunluğu bu arada! İngiliz televizyon kanalları (realite show) denen ve akıl yaşı, davranışı olarak 3 yaşını geçmeyen insanların programlarıyla dolu. Hemen hemen bütün kanallar çocuklara nasıl annelik babalık edilir, nasıl daha sağlıklı yemek yenir, nasıl kilo kaybedilir, nasıl daha güzel görünülür, nasıl modaya uygun olarak giyinilir, hangi estetik ameliyat nasıl yapılır tarzından programlarla dolu.</p>
<p>Peki buralardaki feministler neler yapıyor, ne tür polemiklere giriyor?  Larry Summers gibi kişilerin (Harward  Üniversitesi Rektörü olan bir bey)  ‘kadınların doğaları gereği bilimin en yüksek düzeylerinde yer almalarının biraz zor olduğu’ gibisinden saçmalıklarına karşın laf üretiyorlar. Hala ‘kadının mı erkeğin mi kafası daha büyük, yoksa beyinlerimiz aynı büyüklükte mi, aynı olmak mı yoksa farklı olmak mı daha iyi?’ gibisinden tezlerle uğraşıp asıl meselelere ‘yabancı’ kalmaktan geri durmuyorlar!&#8230;</p>
<p>Akademik çevreler dışında (hatta orda dahi) feministler toplumla etkileşimi unutmuş gibi. 1990’ların ikinci yarısından sonra doğru dürüst bir feminist metin, yazın görmek dahi zor!.. Pek çok üniversitede ‘feminist kürsüler, uzmanlıklar’ var ancak bunlar da çoğunlukla içe kapalı, radikal, marjinal yerler olarak görülüyor. Öyleki bu tür üniversite bölümleri genelde erkek düşmanı, uyumsuz ve çirkin, lezbiyen kadınların toplandığı yerler olarak görülüyor!&#8230;</p>
<p>Evet gördüğünüz gibi kadınlar için gezegenimiz hala çok parlak bir yer değil!  Bırakın kadınları, erkekler için de durum pek parlak değil! Ancak, çocuklarımız ve gençler için tehlike çanları çok daha ciddi çalıyor&#8230; Kadınların birbirleriyle ve erkeklerle didişmeyi bırakıp, en azından geleneksel rollerine sahip çıkması (bu erkek egemen anlayışın öngördüğü rol değil ama kadının doğasından kaynaklanan alanlar anlamında), kültürel alandaki yozlaşmaya karşı seslerini çıkarmaya başlaması ve toplumun sağlığı için eleştiri ve çözümler üretmesi gerekiyor.</p>
<p>Copyrights@Filiz Elasu</p>
<p>Bu makale <em>Yeni Harman Dergisinin Mart 2007 </em>sayısında yayımlanmıştır.</p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/'>8 Mart Dünya Kadınlar Günü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-kadin/'>Batı'da kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/dunyada-feminist-hareket/'>Dünya'da feminist hareket</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/erkek-egemen-soylem/'>erkek egemen söylem</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hip-hop-ve-kadin/'>hip-hop ve kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-haklari/'>kadın hakları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-sorunlari/'>kadın sorunları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-ve-aile/'>kadın ve aile</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/seks-objesi-olarak-kadin/'>seks objesi olarak kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/suffragette-hareketi/'>Suffragette hareketi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ingilterede-kadinlar/'>İngiltere'de kadınlar</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/284/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/284/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/284/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/284/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/284/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/284/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/284/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/284/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/284/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/284/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=284&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/03/02/8-mart-2007%e2%80%99ye-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Lider Kadınlar?&#8230;</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 13:14:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bill Clinton]]></category>
		<category><![CDATA[Benazir Bhutto]]></category>
		<category><![CDATA[Hillary Clinton]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan'da siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=274</guid>
		<description><![CDATA[Geçen yıl Yeni Harman’ın Mart sayısı için 8 Mart Dünya Kadınlar günü dolayısıyla bir yazı hazırlamış ve Dünyadaki, İngiltere’deki kadınları ve Feminist hareketi konu almış, gözlemlediğim kadarıyla neler olduğunu (daha doğrusu olmadığını) anlatmaya çalışmıştım. Aradan uzun (belki de kısa) bir sene geçti. Durumda bir değişiklik oldu mu? Ben göremiyorum…. Zaten dünyanın hali (erkeklerinin ki de [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=274&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;">
<p>Geçen yıl Yeni Harman’ın Mart sayısı için <em>8 Mart Dünya Kadınlar günü</em> dolayısıyla bir yazı hazırlamış ve Dünyadaki, İngiltere’deki kadınları ve Feminist hareketi konu almış, gözlemlediğim kadarıyla neler olduğunu (daha doğrusu olmadığını) anlatmaya çalışmıştım. Aradan uzun (belki de kısa) bir sene geçti. Durumda bir değişiklik oldu mu? Ben göremiyorum…. Zaten dünyanın hali (erkeklerinin ki de dahil) pek değişmedi ki, kadınlarda gözlemleyelim…Bu durumda aynı istatistikleri kullanarak, benzer tabloları çizmektense bu yazıda bir değişiklik yapıp bu sefer de farklı kadınlara, dünyada lider konumunda olmuş veya olmaya hazırlanan iki kadına bakalım diye düşündüm. Geçtiğimiz yılın son günlerinde bir suikasta kurban giderek hayatını kaybeden <strong>Benazir Bhutto</strong><strong> </strong>ile önümüzdeki Amerikan Başkanlık Seçimlerine hazırlanan <strong>Hillary Clinton.<span id="more-274"></span><br />
</strong></p>
<p>Bu iki kadın temsil ettikleri güçlerle, konumlarla, yaptıkları politik veya ekonomik seçimlerle sadece kendi ülkelerini ve halklarını değil, içinde bulunduğumuz sözümona küresel bağlantılar sistemini de tabii ki etkiliyorlar. Bunun yanısıra sırf kadın oldukları için kadın hareketlerinin, kadın perspektifinin de en ön saflarında yer alıyorlar. Rol modeli konumunda olmasalar dahi kadın programlarına konuk veya konu oluyor, lider konumundaki kadınlara bir örnek ister istemez  teşkil ediyorlar. Mesela, öldürülmesi üzerine Benazir Bhutto hakkında basında pek çok yazı çıktı ve özellikle Batı’da nerdeyse ‘Şehit Demokrat’ mertebesine yükseldi. Her ne kadar kahramanca bir şekilde ölmüş olsa da ve bir ölünün ardından konuşmak (daha doğrusu yazmak) insana biraz garip de gelse Benazir Bhutto’nun bir ‘melek’ olmadığının altını çizmek gerekiyor. Sözü çok uzatmadan, sizlere ilginç bulduğum bazı makale ve röportajlardan alıntılar sunmak istiyorum ve bunların pek yoruma ihtiyaç duymadan son derece açık bir şekilde bu iki kadını ve ‘liderliklerini’ gözler önüne serdiğini düşünüyorum&#8230;</p>
<p>30 Aralık 2007 tarihli The Observer gazetesinde Güneydoğu Asya uzmanı <strong>William Dairymple’</strong>nin Benazir Bhutto üzerine ilginç bir yorumu yayınlandı. Bakın nasıl anlatıyor Bayan Bhutto’nun hayatını ve kişiliğini.</p>
<p>&#8220;Benazir Bhutto’nun ardından Pakistan’a bıraktığı en tartışmalı miraslardan biri İslamabad’ın ortasındaki evi. Görüşmemiz sırasında Başbakan’ın kendi tasarımı olduğunu söylediği bina, İslami hiçbir niteliğe sahip olmayıp, daha çok hoppa bir Meksika çiftlik evini andırıyor…Bhutto’nun evi Latin Amerikalı bir sanayicinin hafta sonlarını geçirmek için geldiği bir yazlık görünümüyle dünyanın her yerinde görebileceğiniz bir yer. Bu tabii ki Batı’nın neden Benazir’i bu kadar kolladığının da sebebi. Çevre ülkelerde ne yapacağını tahmin edemediğimiz liderlere karşın (Afganistan’ın feudal beyleri veya İran’ın Ahmadinejad’ı) Bhutto her zaman bildik biriydi…Daha doğrusu bizden biri. Mükemmel İngilizce konuşurdu, çünkü ana diliydi. İngiliz dadıyla büyütülmüş, İrlandalı rahibeler tarafından yönetilen bir okula gitmiş daha sonra da eğitimini Harvard ve Oxford’da tamamlamıştı….Ancak Batı’nın onu bu kadar çok sevmesine neden olan aynı özellikler Pakistanlıların kafasında pekçok şüphe uyandırıyordu. İngilizcesi akıcı olabilirdi ama aynı şey Urducası için geçerli değildi….</p>
<p>Oxford’da Benazir’i bilen arkadaşları onu derslere en son model bir spor arabayla gelen cıvıl cıvıl bir bimbo olarak hatırlıyorlar…Arkadaşları tarafından ‘Bibi’ veya ‘Pinky’ olarak bilinen Benazir’in ucuz aşk romanları ve kraliyet bibliyografilerine karşı özellikle zaafı vardı, tabii 70’lerin romantik pop şarkılarını da unutmamak gerek…Ama Başbakanlığı sırasında tanıştığım Benazir’de çok daha heybetli hatta imparotorca bir yan da vardı. Konuşması, yürümesi önceden tasarlanmış bir  ölçü içersindeydi ve sık sık asalet kelimesi olan ‘biz’i kullanıyordu….Görüşmemiz sırasında bulunduğu Başbakanlık binasından çıkıp avludaki çimenlerden süzülerek benim oturduğum koltuğa ulaşması tam 3 dakikayı aldı. Bunu güneşin tam istediği istikamette parlamadığına dair sitemi izledi….Tüm bunlar bana Roma’lı prensesleri düşündürmüştü.</p>
<p>Bu Benazir İslamabad’da 12 saat süren kabine toplantıları ve 4 saatlik uykuyla geçiştirdiği günleriyle tanınandan farklı biriydi. Yine bu Benazir Pakistan’a döndüğü gün konvoyuna saldıran bombalı intihar girişimcisine rağmen kampanyasına devam etti ve ölüm tehditlerine aldırmadan savaşmaya devam etti. Diğer Benazir, başka bir deyişle korkusuzdu….</p>
<p>Belki de Benazir’e bu feodal prenses duygusunu veren sahip olduğu geniş topraklar ve yetiştirilişinden dolayı edindiği Batılı zevklerdi. Bu anlamda pekçok Pakistanlı politikacıdan bir farkı yoktu. Zaten bu yüzden de Pakistan’da gerçek demokrasi hiçbir zaman tam olarak yeşermedi, çünkü toprak sahibi olmak politikaya girmek için bir şart olarak kaldı.</p>
<p>Bugün Benazir bir özgürlük ve demokrasi şehidi olarak tanımlanmasına karşın, hiç bir zaman doğal bir demokrat olmadı. Hatta Pakistan’daki bu garip demokrasi çeşnisinin (temsili feodalizm) sorgulanmasına sebep olarak, İslamcıların şu anki durdurulamayan yükselişine neden oldu. İlk 20 aylık yönetimi sırasında, tek bir önem arzeden yasayı dahi çıkaramadı. Uluslararası Af Örgütü tarafından hükümeti dünyanın en kötü gözaltında ölüm ve işkence raporuna sahip olmakla suçlandı. Kendini partisinde hayatboyu başkan olarak ilan etti ve kendi kardeşi Murtaza’yı parti liderliği yarışından men etti. Kardeşi bunda ısrar edince kendi evinin önünde son derece şüpheli bir şekilde süikastle öldürüldü. Murtaza’nın karısı Ghinwa, kızı Fatima ve hatta Benazir’in kendi annesi öldürme emrinin Benazir tarafından verildiğine inanıyor. En son geçtiğimiz sonbaharda Benazir, rakibi Nawaz Sharif’in Amerika ve İngiltere destekli Musharraf kararıyla Suudi Arabistan’a gönderilmesine ve böylece seçimlerin dışında tutulmasına hiç ses çıkarmadı.</p>
<p>Pakistan’ın askeri rejimlerle demokrasi arasında gidip gelen çalkantılarının arkasında ülkedeki elit kesimin çıkarlarının devamı geliyor. Ülkenin sanayi, askeri ve toprak sahibi sınıfları birbiriyle ilintili ve birbirlerini koruyorlar. Ancak fakirlerine sahip çıkmak konusunda birşey yapmıyorlar. Mesela devlet eğitimi Pakistan’da nerdeyse yok ve fakir halk sosyal adalet için başka alternatifler aramaya başladı…Pakistan gibi ülkelerde İslamcıların başarısı aslında kendilerini sosyal adaletin uygulayıcıları ve Benazir Bhutto gibi yozlaşmış, rüşvetçi liderlerle savaşanlar olarak tanıtmalarında yatıyor. …Mesela Benazir yolsuzluk iddialarıyla tanınıyor. Özellikle ‘Bay  Yüzde On’ olarak tanınan kocası Asif Zardariyle ülkeyi yağmaladıklarına dair epey bir suçlandılar. Pakistan, İsviçre, İngiltere ve Amerika’da haklarında banka hesaplarını soruşturmaya dair pekçok dava açılmış durumda…&#8221;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..</p>
<p>Şimdi de <strong>Hillary Clinton</strong>’a bakalım biraz. BBC’nin lider kadınlar listesindeki bibliyografide ‘bir politik savaşçı’ olarak isimlendiriliyor Bayan Clinton. Haksız da değiller gibi. Bir Amerikan Başkanı’nın karısının kocasını destekler pozisyondan sıyrılıp politikaya atılması çok olağan değil. Üstelik Newyork senatörlüğünü kazanıp Amerika başkanlığına soyunması her babayiğidin harcı hiç değil.</p>
<p>1947 Şikago doğumlu Hillary Clinton’ın ailesi tarafından yılmayan bir savaşçı olarak yetiştirildiği ve Yale Üniversitesinde hukuk okuyarak daha o zamandan  politik kariyerine başladığı söyleniyor. Kocası Bill Clinton’ la da burda tanışan Hillary için zeki ve hırslı bir kadın tanımı sık rastladığımız bir betimleme. 1975’de evlenmelerinden çok kısa bir süre sonra Bill Clinton’ın daha sonra Eyalet Valisi olacağı Arkansas’da politik kariyerine başlayan çift arasında aslında Bayan Clinton’ın politikaya kocasından çok daha önce girdiği, mesala 1972’de Demokrat Parti adayı George McGovern’ın seçim kampanyasını  yürüttüğü ve daha sonra da kocasınınkileri burdan edindiği tecrübeyle planladığı belirtiliyor. Chelsea isimli bir kızları olan çift, 1993’de Bill Clinton Beyaz Saraya ilk adım attığında politik bir ortaklığın zaferi olarak görülmüştü. Öyleki Bill Clinton  seçim kampanyası sırasında bir ara şaka yollu &#8220;Benimle, bir fiyatına iki tane alıyorsunuz&#8221; demişti.</p>
<p>1992’de seçimi kazanan Başkan Clinton karısını tüm Amerikalıları sağlık sigortası kapsamına alacak bir sağlık reformunu düzenlemekle görevlendirdi, ancak tıp sanayiinin ve muhafazakarların muhalefeti yüzünden Kongre’den yasayı geçiremedi. Bunun üzerine politikadan çekilen Bayan Clinton daha sonra Whitewater isimli emlak yolsuzluğu soruşturmasının odağı oldu ancak federal jurinin önünde yargılanırken  politika ve gelişmekte olan ülkelerde kadın sağlığıyla ilgili çalışmalar yapmaya başladı yeniden. Senatörlüğe seçilebilmek için o zamanki Newyork Belediye başkanıyla kıyasıya bir çekişmeye giren Hillary,  New York’la hiç bir ilgisi olmadığı sadece kocasının adını kullanarak politika yapmaya çalıştığı şeklinde eleştiriler aldı. Aynı kampanya sırasında Orta Doğuya yaptığı bir gezide,  İsrail’i Filistin topraklarını zehirlemekle suçlayan Suha Arafat’ı bir konuşma sonrasında kucakladığı için Yahudi lobisini üzerek şansını epey bir baltaladı Bayan Clinton. Daha sonra da çözümü bir demeç vererek Mrs Arafat’ı tahrik edici konuşmalar yapmakdan dolayı suçlamakta buldu.</p>
<p>Şu an Demokrat partinin başkan adaylığını kazanabilmek için Barrack Obama ile çetin bir mücadele içinde bulunan Hillary Clinton’ın kişisel ve kariyeriyle ilgili en ciddi sınavın kocasının Monika Lewinsky’le olan kısa ve ilginç ilişkisi sırasında olduğu kesin.</p>
<p>Talk isimli bir magazinle yaptığı görüşmede kocasını hala desteklemesinin arkasında kişisel politik hırslarının olduğunu yalanlayan Bayan Clinton kocasının seks güdüleri hakkında &#8220;zaptedilmesi zor bir kuduz köpek&#8221; nitelemesinde bulunmuş ve bu tür kaçamak krizlerinin başından beri evliliklerinin bir parçası olduğunu da itiraf etmişti.</p>
<p>Kocasının çocukken duygusal olarak taciz edilmiş olduğunu ve aslında yaptıklarının kötü bir insan olduğundan değil ama zayıflığından kaynaklandığını da belirtmişti. Tabii bu arada Bill Clinton’ın da skandal sonrası karısına olan aşkını ne kadar sık dile getirdiğini belirtmek lazım. Hatta öyleki pek çok röportajda, karısının entellektüel düzeyde kendisine eşit olduğunu da ilan etti eski başkan!..</p>
<p>Copyrights@ Filiz Elasu</p>
<p><strong>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Mart 2008 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/'>8 Mart Dünya Kadınlar Günü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/benazir-bhutto/'>Benazir Bhutto</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/bill-clinton/'>Bill Clinton</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hillary-clinton/'>Hillary Clinton</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/pakistanda-siyaset/'>Pakistan'da siyaset</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=274&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yakma&#8221; ve &#8220;Yanma&#8221; Üzerine</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/02/18/yakma-ve-yanma-uzerine/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/02/18/yakma-ve-yanma-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 12:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi-Sunni çatışması]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya'da Türklere karşı saldırılar]]></category>
		<category><![CDATA[ateşin hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Derviş]]></category>
		<category><![CDATA[heretik inançlar ve cezalandırma]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlıkta yakarak öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[Madımak Oteli olayları]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağda öldürme biçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Prometheus ve ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[yakarak öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[yanarak ölmek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da yakma ve yanma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=261</guid>
		<description><![CDATA[“Evi baca, köyü hoca yakar” (Bir halk tekerlemesi) İnsanları öldürerek cezalandırmak yeni bir şey değil! İstenmeyeni, uygun olmayanı, karşı çıkanı, farklı olanı,yanlış yapanı&#8230;yoketmek&#8230;. Kurşuna dizmek, asmak, zehirlemek, kazığa oturtmak, işkence edip uzuvlarını kesip parçalamak, derilerini yüzmek, çarmıha germek, yüksek yerlerden atmak, herbir uzvu bir ata yada deveye bağlayıp çekmek, kafalarını vücutlarından ayırmak, boğmak, bombalamak&#8230;. kısacası [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=261&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;">
<p><strong>“</strong><strong>Evi baca, köyü hoca yakar” </strong><strong>(</strong>Bir halk tekerlemesi)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İnsanları öldürerek cezalandırmak yeni bir şey değil! İstenmeyeni, uygun olmayanı, karşı çıkanı, farklı olanı,yanlış yapanı&#8230;yoketmek&#8230;. Kurşuna dizmek, asmak, zehirlemek, kazığa oturtmak, işkence edip uzuvlarını kesip parçalamak, derilerini yüzmek, çarmıha germek, yüksek yerlerden atmak, herbir uzvu bir ata yada deveye bağlayıp çekmek, kafalarını vücutlarından ayırmak, boğmak, bombalamak&#8230;. kısacası öldürmek&#8230; hiç yeni değil!</p>
<p>Tüm bunların içinde yakarak öldürmek özel bir yere sahip gibi görünüyor. İnsanoğlunun ateşi keşfiyle başlayan bu özel ilgi, içinde pekçok tezatlığı da barındırıyor. <span id="more-261"></span>Ateşin nasıl bulunduğunu hepimiz merak etmişizdir. Düşünün, ateşi ilk icat eden atamızın yüzündeki sevinci, şoku, sonra da onun nasıl hayranlığa dönüştüğünü. Ateşle birlikte, sanki güneş yeryüzünde, hem de insan eliyle yeniden yaratılmış gibidir. İnsanın serüveninde bir dönüm noktasıdır bu. Aynı zamanda iki yanı keskin bir bıçakdır da&#8230; Çünkü ateşi yakar ısınırız, onu keyifle seyreder, karanlıkta aydınlanırız, üzerinde yemek pişiririz. Ancak, ateş yokedendir de&#8230;  Ateş ışıktır, hayattır ama ateşten arta kalan hiçtir, küldür. Bu anlamda ateş herşeyi saflaştırandır, temizleyendir&#8230; Öyleki Eski Yunan mitolojisinde Prometheus isimli bir Titan, Tanrı Zeus’dan ateşi çalarak ölümlülere verdiği için ölümle cezalandırılmıştır. Bu tanrısal gücün ölümlü insanların elinde olması tabii ki kızdıracaktır Eski Yunan Tanrı’larını.</p>
<p>Boşuna değildir ilk atalarımızın ışık ve yaşam kaynağı olan güneşe ve ateşe tapması, onlara adaklar, kurbanlar sunması. Bu inancın tarihsel süreç içersinde tek tanrılı dinlerle birlikte Cennet-Cehennem gibi kavramlara dönüştüğünü görürüz. Tabii bunlarla birlikte kurallar, yasalar ve iktidar ilişkileri gelecektir.Ateşe bir yandan dokunmamamız öğretilir, bir yandan da pek çok çocuğun yaptığı gibi, itaatle isyan arasındaki o ince farkı, kibritle ateş yakmayı deneyerek keşfederiz. Ateş bir yandan ödüllendirir, kurallara göre davrananların Cennet’te ışığıdır, bir yandan da Cehennemde kötülerin ve kötülüklerin cezalandırıcısı, yakandır. “Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.” (Kuran-ı Kerim, Kehf Suresi, 29)</p>
<p>Yakarak cezalandırmak yeni değil dedik. Bu tanrısal gücü (ateşi) ele geçirmiş insanoğlunun onu dünyada tanrıya öykünerek kullanmasına şaşabilir miyiz? Mesela, Ortaçağda bir ceza metodu olarak ihanet edenler, dini sapma içinde olduğu düşünülenler ve büyücü olarak suçlanan kadınların yakarak öldürülmesi sık uygulanan bir methoddur. 18. yüzyılda, hükümetler tarafından zalimce bulunduğu için popülerliğini yitirmiş olan yakarak öldürmek, daha çok cezalının direğe bağlanarak, etrafına çalı çırpı ve odun yığılarak, ateşe verilmesi ile gerçekleşirdi. Eğer yakılanların sayısı fazlaysa ve bir arada yakılıyorlarsa ölüm genelde karbon monositten zehirlenme ile olurdu. Yakılan kişi tekse, ve ateş küçükse, vücudun yanmasından doğan aşırı ısınma şoka sebep olduğundan, ya da kan kaybından ölüm meydana gelirdi. Eğer yakma işi uzman bir kişi tarafından yapılırsa, suçlunun önce bacakları, sonra baldırı, elleri, gövdesi ve kolları ve nihayet yüzü yanardı.  Kimi yakma eyleminde suçlunun boğazına bir ip geçirilir ve yanarken boğulması sağlanırdı. Bazı kuzey ülkelerinde, İngiltere ve Almanya’da, suçlunun yakıldığı odun istifine barut konur, böylece, ateş baruta ulaştığında oluşan patlama sonucu, kurbanların vücudu parçalanırdı.</p>
<p>Eski Ahit’deki Tamar ve Judah öyküsünden anlaşıldığı üzere Yahudi boylarının liderleri üyelerinin cinsel bir sapkınlık yaptığına inandıklarında yakılarak öldürülmesine karar verebilirdi.  Eski Atinalıların icadı “Alev Boğası” isimli prinçten yapılma çukur bir kabın içine suçlu kişi kilitlenir ve altında ateş yakılarak, ısınan metal sayesinde kızartılıp ölmesi sağlanırdı. Bu aletin eski Yunan ve Romalılar tarafından sık kullanıldığı söyleniyor. Yine Romalıların, ilk Hristiyanları çabucak ateş alıp yanan özel bir tunik giydirerek öldürdükleri biliniyor. Ortaçağ Avrupasında, Engizisyon mahkemelerinin “heretic” denen, Ortodoks inancı sorgulayan ya da tehdit teşkil eden insanları yakarak öldürdüğünü, hepimiz tarih kitaplarından okuyoruz. Katolik inanca göre, kişinin hayatında üç evre vardır; bu dünyadaki hayat, öbür dünya (Cennet / Cehennem) ve bunların arasında ‘purgatory’denen dünya ile öbür dünya arasındaki bir geçiş dönemi. Buna göre, çoğu insan öldükten sonra bu ara evreye girer ve ancak, iyi olduklarını kanıtlayıp çok çalışırlarsa Cennet’e geçiş yaparlardı. Katolik inancına göre sapkınlar, homoseksüeller, Yahudiler, kısaca Katolik olmayan herkes, bir direkte yakıldıkları takdirde bu ara döneme gidemeden, direkman Cehenneme giderlerdi. Yani, yakarak öldürmenin ana sebebi, suçlunun bu geçiş döneminde bir yolunu bulup Cennete gitmesini önlemekti.</p>
<p>Ateşin özellikleri, bazı İslam düşünürlerini de ilk zamanlar epey meşgul etmiş, hatta akıl ve iman arasındaki çelişki, ateş ve yanma metaforlarıyla aşılmaya çalışılmıştır. Ünlü Türk İslam filozofu Gazali kendinden önceki iki büyük Türk düşünürü olan ve Aristo felsefesinin genel ilkelerini benimseyerek Tanrı’nın gücünün doğa yasaları tarafından sınırlandığını savunan, insanüstü güçlere inanmayan Farabi ve İbn-i Sina’yı bakın şöyle eleştiririr “Eğer Nemrut, ateşe atılmış ya da yanmamışsa, bu doğaldır. Çünkü Tanrı ateşe “yakma” buyruğunu vermiştir”. Farabi ise “Ateşin yakma özelliği varsa, Tanrı onu geri alamaz” demektedir.</p>
<p>Anadolu’da ise Bizans İmparatorunun Zerdüşt dinine mensup olanları ateşe taptıkları için özel olarak yaktığı bilinir. Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında Suni inancı sorgulayan pekçok bilim adamı, düşünür ve tarikat lideri ile onları izleyenlerin baskı ve zülum gördüğü, öldürüldüğü bilinir ancak bu öldürülüş şekli içinde yakarak öldürmek üzerine pek fazla veri yok elimizde. Sadece, varlığın özünün sesten oluştuğuna inanan Hurifilerin, Osmanlı topraklarında yüzyıllar süren kovuşturma ve cezalara tabii tutulmuş olduklarını ve XVI yüzyılda Balkanlarda yakalandıklarını, idam edilerek öldürüldükten sonra cesetlerinin yakıldığını biliyoruz. Anadolu tarihindeki son dönem toplu yakmaların 1910-22 yılları arasında Ermeni, Türk ve Kürt tebası arasında olduğuna dair iddialar son yıllarda Türk ve Dünya medyasında mevcut. Tüm taraflar birbirlerini toplu kıyımla suçlamakta ve bunlar içersinde yöre halklarını camilere doldurup yakmak, yada bir meydanda topluca yakmak, evlerini, hayvanlarını ateşe verip yakmak şeklinde eylemler sıralanmaktadır. Anadolu’da hemen hemen aynı yıllara denk gelen diğer toplu yakma olayları Kurtuluş Savaşı’nın son devresine rastgelmekte ve Büyük Meydan Muharebesiyle Batı Anadolu’dan çekilmek zorunda kalan işgalci Yunan Ordusu tarafından Uşak, Manisa, İzmir, Aydın gibi pekçok şehir ve çevresinde yağmalama, öldürme ve yakma eylemleri yapıldığı bilinmektedir.</p>
<p><strong>“Beni Yak, Kendini Yak, Herşeyi Yak!”</strong></p>
<p>Son yıllarda, ülkemizde ve Dünyada insanların kendilerini yakarak öldürdükleri ya da yakmaya kalkıştıkları vakalarda bir artış gözlemlenmekte. Bunun başlıca nedenleri, bastıran hayat şartlarının insanları ittiği çaresizlik ve tabii ki, kendilerini ifade edebilecekleri sağlam bir platformun eksikliği, yani çözümsüzlük. Neo-liberal politikalar sonucu artan işsizlik, göç, değerlerdeki erozyon, yalnızlık ve yabancılaşma, aile baskısı, geçim derdi, toplumdaki eşitsizlik, eğitimsizlik ve tüketim toplumunun medya yoluyla dayattığı beklentilerle kendini son derece güçsüz hisseden bireyin bir başkaldırısı mı acaba bu? İçinde yaşadığı topluma, sisteme, kaderine, kendini anlamayanlara, insanlığa son bir isyan mı dersiniz?  Medyanın, özellikle televizyonun yönlendirdiği günümüz toplumlarında, “Haber mi istiyorsunuz! Alın işte size haber! Sesimi böyle duyun! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi kendi vücuduma yaptığım bu eziyetle sona erdiriyorum! Hepinize, herşeye isyan ediyorum!” dercesine.  İnternet haber sitelerini ya da gazeteleri şöyle bir tarayın. Ülkemizin dört bir yanında, kendini yakmaya çalışanların, yakanların hiç de az bir sayıda olmadığını göreceksiniz. Tezgahına el konan seyyar satıcılar, sevgilisinden ayrılan gençler, piyasaya olan borcu yüzünden iflas eden esnaflar, dolandırılan göçmenler, işsiz aile babaları&#8230;.</p>
<p>Tüm bunlara siyasi gerekçelerle kendini yakmak isteyenleri de eklemek lazım. Askerde etnik kimliği yüzünden baskı ve işkence gördüğünü iddia edenler, cezaevlerindeki koşulları protesto edenler, Kürt meselesi dolayısıyla kendini yakarak eylemde bulunanlar&#8230; Ülkemizin son yıllarda, büyük medya devleri tarafından kayda değer görülmeyen haberleri yani! İşte size bir örnek: 22 yaşında, Tunceli doğumlu Celal Derviş. Tuncelinin Ovacık, Biçek köyünden. Terör nedeniyle 1994 yılında yıkılıp yakılmış, artık olmayan bir köyden. İstanbul’a ailesinin yanına acemi iznini geçirmeye geliyor. Ailesinin belirttiğine göre ilk 3-4 gün iyi, neşeli, askerliğin normal sıkıntılarından bahsediyor, ama son günlerde değişiyor. Korktuğunu söylüyor, hatta bu yüzden geceleri annesiyle yatıyor. Annesi “Bizi özleyecek o yüzden!” diye yorumluyor. İznini tamamladığı gün otogara gitmesine bir saat kala evlerinin olduğu binada, kömürlüğü gidiyor, benzin döküp kibriti çakıyor. Alevler içersinde 3. katta oturan ailesinin yanına koşuyor. Ailesi ateşi söndürüyor, Celal’i Cerrahpaşaya kaldırıyorlar. Yolda ve hastanede durumu iyi gibi görünüyor, iyileşeceğini düşünüyorlar, sonra Gülhane Tıp Fakültesine sevkediliyor, durumu kötüleşiyor ve 3 gün sonra yaşamını yitiriyor. Ailesinin anlattığına göre Celal kendi isteğiyle, biraz da içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmak için askere gidiyor. Lise yıllarında sol bir örgüte üye olmaktan sabıkası olan Celal’in, askerde bu yüzden baskı görmüş olabileceği ve döndüğünde de arkadaşları tarafından askere gittiği için eleştirildiği söyleniyor.</p>
<p>İşte size Batı’dan, Almanya’dan bir örnek. Bizim halk sözümüze ters düşüp köyünü değil de kendini yakan bir hoca. Almanya’nın Erfurt isimli bir kasabasında, Luther geleneğinden bir rahip, 73 yaşındaki Roland Weiselberg&#8230; 2 Kasım 2006’da Erberg Manastırında bütün vücudunu benzinle kapladıktan sonra ateşe vererek intihar ediyor. Aynı gün Protestan Reformunu kutlamaya hazırlanan Almanlar için bir şok bu. Rahip karısına bıraktığı elveda mektubunda kendini yakma sebebinin Avrupa’nın hızla İslamlaştırılmasına karşı bir uyarı olduğunu yazıyor.</p>
<p><strong>Korkak ve Kalleş bir eylem olarak Yakmak</strong></p>
<p>“Ateş aynı zamanda saflaştırır, temizler” demiştik. Bu düşünceyle yola çıkıp düşman gördüklerini “temizlemek” niyetinde olanlar da bol gibi son zamanlarda! Üstelik ateşin fazla iz bırakmamasını çekici bulup kurbanlarını ve kendi kimliklerini kül etmeyi hedefliyorlar. İşte bunlara bir örnek; Almanya’daki aşırı sağcı, ırkçı gruplar.</p>
<p>Almanya’da yabancılara, özellikle Türkiye’li göçmenlere karşı saldırılar 1992-93 yıllarında doruk noktasına ulaştı. Doğu Almanya ile birleşmenin ekonomik ve politik sancılarını çeken Almanya’da az sayıda yabancı hedef haline gelmiş durumda. Mesela, 1992’deki 3 günlük Rostock-Lichtenhagen ayaklanmasında binlerce Alman bir apartmanı kuşattı, içinde yaşayan yabancıları Molotof kokteyli atarak yakmaya çalışan saldırganları alkış tuturak izledi. Binadaki  Viyetnamlılar çatıya tırmanarak hayatta kalmayı başardı. 24 Kasım 1992’de küçük Alman kasabası Moelln’de 51 yaşındaki Bahide Arslan, 10 yaşındaki torunu Yeliz Arslan ve 14 yaşındaki diğer torunu Ayşe Yılmaz aşırı sağ bir grup tarafından çıkarılan yangında hayatını kaybetti. 29 Mayıs 1993’de Solingen kasabasında 4 sağcı genç tarafından çıkarılan yangında 3 Türk çocuk ve 2 kadın hayatını kaybetti. Aynı aileden 14 kişi, kimisi çocuk, ağır yaralandı. Ekim 1995’de yangını çıkaranlar yakalanarak 10-15 yıllık cezalara çarptırıldılar. 1996’daki başka bir yangında Lübeck’de mültecilerin kaldığı bir hostelde çıkarılan yangında 10 kişi öldü, saldırganlar hala bulunamadı. Yine geçtiğimiz kış 3 Şubat 2008’de Ludwigshafen şehrinde 9 Türk, 5’i çocuk çıkan yangında hayatını kaybetti. Olayda kast olup olmadığı hala tartışılıyor.</p>
<p>1980 sonrası Almanyadaki şiddet hareketlerini inceleyen bazı psikologlar bunları politik olmayan nedenlere bağlıyor. Araştırma sonuçlarına göre bu saldırganların %80’i kişisel travma yaşayan, psikolojik sorunlu insanlar. Genelde anne babanın birlikte olmadığı,yada sorunlu aile ortamlarından geliyorlar. Kimisi de eğitimsiz, zeka düzeyi düşük kişiler ve işsizler olarak niteleniyor. Kısacası, uzmanlar Almanya’daki aşırı sağın son yıllardaki terörünü ‘looser’ların, yani bir ipe sap olamamışların başkaldırısı olarak görüyor. Ancak, 11 Eylül’le artan İslam korkusu bu toplumlardaki yabancılara yönelik şiddette daha etkin bir katalizör olma yolunda. 2006’daki bir araştırma sonucuna göre Almanların % 82’si aşırı İslamın yükselişinden çok endişeli, bu oran İngiltere’de % 77, Fransa’da % 76.</p>
<p>Kendi yakın tarihimize dönecek olursak, son yılların en acı yakma olayı 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta Madımak Otelinde yakılarak öldürülen 35 aydın ve sanatçımız. 4 günlük Pir Sultan Abdal Kültür Şenliğinin konuğu olarak bulundukları Sivas’ta, bir avuç aşırı dincinin gaza getirmesiyle sayıları 15 bini bulan bir kalabalık tarafından taşlanan, yakılan birbirinden değerli insanlarımız, aşıklarımız, şairlerimiz, yazarlarımız&#8230;. Edebiyatçılar derneği tarafından 1994’de yayınlanmış olan referans niteliğinde “Sivas Kitabı: Bir Toplu Öldürümün Öyküsü” hepimizin okuması gereken, belgelerle, tanıklarla herşeyi açıklayan bir kitap. Daha fazla söze gerek yok&#8230; Ancak sayıları önce 500’ü bulan bir grubu, yerel basında şenlik öncesi çıkan kışkırtıcı yazılara, dağıtılan “Müslümanlar” imzalı bildirilere, çevre şehir ve kasabalardan gelen sarıklı, garip kıyafetli provokötörlere  (apaçık organize olduklarını gösteren tüm işaretlere) rağmen analiz edip dağıtma yeteneği gösteremeyen devlet idaresine sözümüz! Sekiz saat boyunca kapalı kaldıkları oteldeki insanlara, dışardaki gözü dönmüş kalabalık “Şeriat isteriz”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkacağız” diye bağrışıp taş atarken devletimizin güvenlik güçleri, şehir idaresi, ordusu nasıl oluyor da bir çözüm sunamıyordu? Birinci Dünya Savaşının galiplerini toplarına, tanklarına, tüm güçlerine rağmen bir avuç insanla, yüzyılların yorgunluğunu, fakirliğini taşıyan bir halkla yenmeyi başaran ülkemizin yeni kuşak yöneticileri nasıl olup da 1993’te Sivas’ta donup kalıyor ve gözü dönmüş kalabalığı izlemekle yetiniyordu? Telefon üzerine telefon almalarına, olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar takip etmelerine rağmen, bir avuç insana yardım edemeyen en ufağından en yüksek mertebedeki idarecilerimize kadar&#8230; Bu kadar basiretsiz, bu kadar yeteneksiz ve idari ciddiyet ve kararlılıktan yoksun insanlarla mı yönetiliyordu ülkemiz?</p>
<p>Bu sorulara cevaplar bol, muhtemelen sizlerin kafasında da&#8230; Alevi-Sunni çatışmasından, laik-dinci kamplaşmasına kadar bir dolu açıklamalar var&#8230; Hatta, Aziz Nesin’i Şeytan Ayetleri kitabını yayınlattığı için, olayın baş sorumlusu görüp, kendisini kalabalığa linç etmeleri için teslim etmediğinden dolayı, yeterince erkek olmamakla suçlayan köşe yazılarına kadar&#8230; İşin daha da ilginci böyle bir ilkellik yaşanıp insanlar otellerinde diri diri yakılmaya çalışılırken ülkemizin Cumhurbaşkanı, Sivas Valisini arayıp “Polisi halkın üzerine salma!”diyebiliyor. Yine bunca insan öldükten sonra, anlı şanlı ülkemizin İçişleri Bakanı, sanki büyük bir yük üzerinden kalkmışçasına “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmedik” diyebiliyor! Sanki Madımak otelinde yananlar “halk” değilmiş gibi! Üstelik de halkımızın en değerli evlatlarından, halkın türkülerini söyleyen, halkın şiirlerini okuyan, halkın folklörünü oynayan, bu halkın değerlerine, kültürüne ilişkin araştırmalar yapan, onların hikayelerini yazanlar değilmiş gibi!</p>
<p>Ve işin ilginci, bu kalabalık psikolojisini anlayıp da onu altedemeyen idarecilerimize karşın, Sivas olayında birkaç insan sayesinde, halkımızın insanlık değerlerini hala yitirmemiş, gerçek anlamda cesur birkaç insanı sayesinde, ölenlerin sayısı daha da artmıyor. Otelin bir penceresinden arkadaki binaya geçerek yangından kurtulmaya çalışan mağdurları, Büyük Birlik Partisindeki eli sopalı ve “gidin geberin orospular!” diyen diğer üyelerden koruyan ve 31 kişiyi parti binasında saldırganlardan saklayan yaşlı bir partili bey&#8230; Aziz Nesin’in korumalarından biri olup sonuna kadar mağdurlara yardım eden ve onların yandaki binaya geçmesini sağlayan Komiser Mehmet&#8230;. Aziz Nesin’i ve Lütfü Kaleli’yi linç etmek isteyen Sivas belediyesinin meclis üyelerinden kurtaran polis arabasındaki emniyet görevlisi&#8230; Tüm bu insanların, kalabalık psikolojisinden, histerisinden kendilerini soyutlayıp doğruyu yapmaları&#8230; İşte bu davranışların alkışlanıp, bu insanların kahramanlıklarının altının çizilmesi gerekiyor! Belki de ülkemizde asıl yatırım yapmamız gereken bu bilinci, bu değerleri taşıyan, birey olma cesaretini gösterebilen, doğru ve dürüst insanlar&#8230; Belki de o zaman, geleceğin Sivas olaylarına karşın sahici tedbirleri alabiliriz!..</p>
<p><strong>Copyrights@Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong>Bu makale, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/alevi-sunni-catismasi/'>Alevi-Sunni çatışması</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/almanyada-turklere-karsi-saldirilar/'>Almanya'da Türklere karşı saldırılar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/atesin-hikayesi/'>ateşin hikayesi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/celal-dervis/'>Celal Derviş</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/heretik-inanclar-ve-cezalandirma/'>heretik inançlar ve cezalandırma</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hristiyanlikta-yakarak-oldurmek/'>Hristiyanlıkta yakarak öldürmek</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/madimak-oteli-olaylari/'>Madımak Oteli olayları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ortacagda-oldurme-bicimleri/'>Ortaçağda öldürme biçimleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/prometheus-ve-ates/'>Prometheus ve ateş</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/sivas-katliami/'>Sivas Katliamı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yakarak-oldurmek/'>yakarak öldürmek</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yanarak-olmek/'>yanarak ölmek</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/islamda-yakma-ve-yanma/'>İslam'da yakma ve yanma</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/261/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/261/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/261/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/261/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/261/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/261/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/261/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/261/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/261/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/261/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=261&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/02/18/yakma-ve-yanma-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Nowheristan&#8221; İmparatoru: Michel Elefteriades</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/02/02/nowheristan-imparatoru-michel-elefteriades/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/02/02/nowheristan-imparatoru-michel-elefteriades/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 13:40:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Alem Magazin Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyrut gece hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin-İsrail sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Hizbullah]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan iç savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan siyaseti]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik Hall]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Elefteriades]]></category>
		<category><![CDATA[Nowheristan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu siyaseti]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=247</guid>
		<description><![CDATA[Filiz Elasu, Arap Dünyası’nın ünlü simalarından Nowheristan İmparatoru Michel Elefteriades’le Yeni Harman için görüştü. Çok özel fotoğraflar eşliğinde, çok özel bir röportaj&#8230; İktidar, bir “kıyafet balosundan” başka bir şey değil! Siz Arap Dünyasının ünlü müzik prodüktörlerinden birisiniz, Dünya müzik çevrelerinde iyi tanınıyorsunuz, Elef Müzik Şirketinin kurucusu ve sahibisiniz, tüm bunların dışında kitaplarınız, şiirleriniz var, şarkı [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=247&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#0000ff;">Filiz Elasu, Arap Dünyası’nın ünlü simalarından Nowheristan İmparatoru <strong>Michel Elefteriades</strong>’le Yeni Harman için görüştü. Çok özel fotoğraflar eşliğinde, çok özel bir röportaj&#8230;</span></p>
<h2>İktidar, bir “kıyafet balosundan” başka bir şey değil!</h2>
<p><strong>Siz Arap Dünyasının ünlü müzik prodüktörlerinden birisiniz, Dünya müzik çevrelerinde iyi tanınıyorsunuz, Elef Müzik Şirketinin kurucusu ve sahibisiniz, tüm bunların dışında kitaplarınız, şiirleriniz var, şarkı yazarısınız, ressamsınız, bölgenin önemli aktivist ve entellektüellerindensiniz, iş adamı, bir eş ve babasınız ve ayrıca Nowheristan’ın İmparatorusunuz, hem de sadece 39 yaşında, doğru mu?</strong></p>
<p>Evet, 39.</p>
<p><strong>Tüm bunları nasıl beceriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>15 yaşında başladım. Sanırım bazı şeylerde oldukça iyiyim, bilemiyorum&#8230; Örneğin, prodüktörlüğü iyi yapıyorum fakat, diğer şeylerde öyle değil! İyi bir prodüktörüm ama iyi eş değilim!<span id="more-247"></span>Yani listedeki her şeyde eşitlik yok! Üstelik politika başımı çok belaya soktu&#8230; Bazı insanlar politikaya giriyor, yüksek mevkiler ediniyor! Benim politikaya giriş nedenimse ülkeden kaçmak zorunda kalmam, süikast teşebbüsleri, arkadaşlarımı kaybetmek gibi pek hoş olmayan tecrübeler&#8230;Zaten politikada kim başarılıysa, mutlaka bir kokuşmuş yanı vardır diye düşünüyorum! Hatta ne kadar kokuşmuşsanız o kadar yükselme şansınız var&#8230; Bu yüzden dünyayı değiştirmeye çalışıyorum. Benim için politikanın tek anlamı bu&#8230; Sistemin bir parçası olmak değil&#8230;</p>
<p><strong>Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz, bu sizin geçmişinizle, aile köklerinizle ne kadar ilintili? Rum kökenli Lübnan vatandaşısınız, kişiliğinizde ailenizin etkisi nasıl?</strong></p>
<p><strong> </strong>Kimse yaşadıklarından kaçamaz! Nasıl yetiştirildiğimiz, aile tarihimiz, çevremiz, çocukken yediğimiz yemek, dinlediğimiz müzik her zaman genlerimizde, bilinçaltımızda! Bundan kaçış yok&#8230; Ailemin üzerinde farklı etkenler var; aralarında en güçlü olanı sanırım Rum olmak, fakat, son derece Arap da aynı zamanda. Nihayetinde Lübnan’da yetiştirildim! Lübnan yemekleri yiyip diğer Lübnanlı çocuklarla Arapça konuşuyordum. Bu anlamda, kendimi iki kültürün ürünü olarak görüyorum. Hatta üç! Çünkü annem- babam, her ikisi de Fransa’da okumuş oldukları için, bizimle Fransızca konuşurdu. Biz bir Fransız okulunda okuduk&#8230; Arapça herhangi bir ders gibiydi orada&#8230; Matematik veya Kimya gibi..bir Arap ülkesinde olmamıza rağmen!</p>
<p><strong>Bu durumda Türkiye’deki bazı kesimlerle aynı tecrübelere sahipsiniz, bugün üniversite öğrencisi olan kimi gençler arasında hayatında hiç Türkçe roman okumamış olanlar var. Ana okulundan başlayıp üniversite eğitimlerinin sonuna kadar özel Fransız, Amerikan, Alman okullarına gittiklerinden&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong>Evet, biliyorum. Çocukları Amerikan okullarına giden Türk arkadaşlarım var. Çocuklar o okullarda Amerikalı olduklarını düşünerek yetişiyorlar, hocaları Amerikalı olduğu için Amerikan aksanıyla konuşuyorlar, Amerikan yemekleri yiyor, Amerikan televizyonu seyredip, Amerikan gençleri gibi davranıyorlar.</p>
<p>İnsanın bir yerde olup orada, bir baloncuk içinde yaşaması çok yazık! Aslında, USA’de yaşamak isteyenler oraya gitmeli! Bu, Lübnan için de geçerli&#8230; O kadar çok insanın aklı başka yerde ki! Böyleleri her zaman şikayet durumlarında, ülkenin mentalitesinden hiç bir zaman mutlu değiller&#8230; Başka bir ülkenin mentalitesiyle yetiştirilirsen tabii ki bulunduğun ülkeninkiyle uyum içinde olamazsın!</p>
<p><strong>Peki, biraz Nowheristan’dan bahsedelim! İmparator olmak nasıl bir şey? Size, yoksa, “Sayın Majesteleri” ya da “Ekselans” diye mi hitab etmem gerekiyor?</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir keresinde BBC benimle röportaj yapmak istedi, o zaman gazeteciyi bana “İmparator Hazretleri” diye hitab etmeye zorladım, ancak bunu her zaman yapmıyorum! Duruma ve gazeteciye göre değişiyor&#8230; Genelde bir imparator gibi giyiniyorum, kıyafetlerim özel olarak dikiliyor. Mesela, eski bir Osmanlı kaftanı satın aldım, tüm nakışlarını çıkartıp yeniden yaptırdım, yeni işlemeler koydurdum. Bazı kostümlerimi özel olarak Hindistan’da yaptırıyorum. Makam arabam var; tamamiyle benim için kocaman, siyah bir limuzin, kraliyet arabası haline dönüştürüldü. Çok büyük, mat siyah, özel ahşap ve pirinçle dekore edilmiş muhteşem bir araba.</p>
<p><strong>Her zaman kullanıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Büyükelçiliklere, başkanlık saraylarına davet edildiğim zaman. Nowheristan’a ait bir bayrağımız var, yolu açmak için özel motorsikletli bir korumanın eşliğinde gidiyoruz.</p>
<p><strong>Bu, bir tür performans mı sizin için? Rolünüzün bir parçası mı?</strong></p>
<p><strong> </strong>Hayır, sadece, bu davranışımım, İngiltere Kraliçesi’nin kraliçe olduğuna inanmasından daha “absürd” olmadığını düşünüyorum! Hatta, İsveç Kraliyet ailesi dahi, Napolyo’nun askerlerinden olup bir sabah uyandığında kendini İsveç Kralı ilan eden birinden geliyor&#8230;Demek istediğim, iktidar bir tür “kıyafet balosundan” başka bir şey değil, bir tiyatro! İnsanlar devlet başkanı olduklarını söyledikleri için devlet başkanı olduklarını düşünüyorlar; devlet başkanı olduklarını söylüyorlar; çünkü bir cumhuriyet kurulmuş, o cumhuriyet kurulduğu zaman onun başı olmuşlar&#8230;</p>
<p>Ben de ülke yaratmış durumdayım, 62 bin vatandaşım var ve hepsi de İmparatorları olduğumu düşünüyor, o halde imparatorum! Bir bayrağım var, anayasam var, halkım var, herşeyim var! Monoko Prensi Albert’ten, Liechtenstein Prensinden daha fazla sayıda tebaam var.</p>
<p><strong>Varolan iktidar ilişkilerini reddeden bir tür sorgulama mı sizinki?</strong></p>
<p><strong> </strong>Hayır, ben onların hepsini yutmak istiyorum! Uzun vadede hepsini yutmak! Nowheristan tüm diğer ülkeleri yiyip yutacak bir ülke, çünkü onların vatandaşlarını ellerinden alıyorum. Mesela Türkiye’de 3000 Nowheristan vatandaşı var, bir dolu Nowheristanlı.</p>
<p><strong>İçlerinde tanıdıklarımız var mı?</strong></p>
<p>Hayır, çok ünlü değiller! Sadece, burada, İstanbul’da yaşayan bir Lübnanlı çok ünlü, Fadi Nahas. Tüm dünyada ‘muz kralı’ olarak tanınıyor, dünyanın en büyük muz tüccarlarından.</p>
<p><strong>Sınırlarınız yok, öyle mi?</strong></p>
<p><strong> </strong>Hayır, sınırlarımız yok, çünkü tüm gezegen bizim! İlk basamak Nowheristan (Hiçbiryeristan), sonra Everywheristan (Heryeristan) olacak. Ben Nowheristan’ı ilk kurduğumda hiç bir yerdeydi ve tek kişiden oluşuyordu. Şimdi ise devamlı büyüyor ve 10, 20 yıl sonra her yerde olacak. Bir ülkede Nowheristan vatandaşları büyük bir yüzdeye ulaştığında, oradaki hükümeti düşürmek için sivil itaatsizliğe çağıracağım onları. Mesela, Fransa’da, Fransız halkının yüzde 30-35’i Nowheristanlı olduğunda Fransız hükümetini düşürüp, Fransa’yı ele geçireceğiz.</p>
<p>Şimdiye kadar insanlığa ‘doğru’ diye yutturulmuş pek çok şey aslında doğrudan birer “sapma”! Sınırlara ihtiyacımız yok, artık geçersizler&#8230;Milli gelire, GDP’lere ihtiyacımız yok. Ekonomi küreselleşmeli ve her yerdeki zenginlik, Nowheristan zenginliği olmalı! Yani, iyi bir doktor her yerde aynı parayı kazanmalı, Narobi’de, Newyork’da ve Çin’de, heryerde&#8230;Şu an, İsviçreli bir aptal, Somalili bir dahi’den çok daha iyi yaşıyor. Somali’deki dahinin okuma imkanı, parası yokken, geçinebilmek için sokakları ve tuvaletleri temizlemek zorundayken, İsviçreli aptal zorla okutularak son derece iyi bir hayat sürebiliyor.</p>
<p><strong>Şimdiye kadar sivil itaatsizlik için çağrı yaptınız mı?</strong></p>
<p>Hayır, çünkü henüz sırası değil. Sadece Lübnan’da halka vergi ödememeleri için çağrıda bulundum çünkü kamu borçları dayanılmaz ölçüde ve Lübnan bankalarıyla büyük sorunlar yaşıyoruz. Beni tutuklamak istediler, Başbakan televizyona çıkıp benim kaçığın teki olduğumu ve halka beni dinlememelerini söyledi.</p>
<p><strong>Nowheristan halkı sizi Lübnan’da dinliyor mu?</strong></p>
<p>Tüm Lübnan halkı beni dinler! Hatta benimle hemfikir olmayanlar dahi dinler, bana kulak verirler. Çünkü Lübnan’da kim olduğumu, şimdiye kadar neler yapmış olduğumu, beni kimsenin ve hiç bir şeyin satın alamayacağını, sadece konuşan değil, ayakları da yere basan biri olduğumu biliyorlar. Herkesin bana saygısı var.</p>
<p><strong>15 yaşında aktif politik hayata atıldınız, Lübnan iç savaşına “aşırı sol bir örgüt” lideri olarak katıldınız? Ne tür bir “aşırı” lıktı bu?</strong></p>
<p><strong> </strong>Benim için “aşırı” değil ama, bazıları yaptıklarıma katılmıyor&#8230; sadece benim yazmadığım nitelemelerden biri. Aşırıydık çünkü komünizm ve anarşizm arasında bir yerdeydik, çünkü silahımız vardı, savaşıyorduk, savaş sırasıydı. Öyle gösterilere gidip bayrak yakmak gibi birşey değil yani&#8230;</p>
<p><strong>Silahınız var mıydı? Kullandınız mı?</strong></p>
<p>Evet, vardı. 1500 kişilik bir örgüttü ve çatışmalarda en baş saflardaydım. Savaş zamanında öyle evde oturup emirler veremezsiniz, kimse sizi ciddiye almaz, diğerleriyle mevzide olmanız gerek.</p>
<p><strong>Çok ölen oldu mu, siz kimseyi öldürdünüz mü?</strong></p>
<p><strong> </strong>Kimse savaşa kedilere ateş etmek için gitmez, tabii ki insanlara ateş ediyorsunuz! İnsanlar sanıyorki birini vurmak ya da savaşa katılmak için canavar olmak gerek.</p>
<p>Bence herkes, birgün, kendini bir savaş alanında bulabilir, ateş edebilir veya öldürebilir! Fark, ahlaklı biriyle, ahlaksız arasında&#8230;Ahlaklı kişi sadece silahı olan birine ateş eder ya da savaş alanında saldırır, diğerleri ise sivillere saldırır, katliamlar yapar, insanları uyurken, silahsızken öldürür. Kendini savunmak için öldürmekten, ırzına geçerek öldürmek, kadın ve çocukları öldürmeye kadar bir dolu çeşit var&#8230;Savaşa katılanların hepsini aynı kefeye koyamazsınız; bunların kimisi insani değerleri savunan kahramanlar, kimisi ise öldürmekten zevk alan paralı askerler, orospu çocukları&#8230;</p>
<p>Barış zamanı “Ben pasifistim” demek kolaydır! Bazıları “Ben silahlara karşıyım, ben şiddete karşıyım!” der ama birileri senin evine saldırıyorsa, evinde en sevdiklerin, yakınların varsa ve sen bu kişilere karşı koymayıp “Ben şiddete karşıyım!” diyorsan, sen “aptal” ve “korkaksın” demektir!</p>
<p><strong>Peki bu durumda, terörist olarak nitelenen gruplar için ne diyeceksiniz, özellikle 70-80’lerde kimi gruplar devrim adına, kimi ezilen halklar adına eline silah aldı, ya da gerilla savaşı başlattı?</strong></p>
<p><strong> </strong>Durumdan duruma değişir, hepsini aynı etiket altına koyamayız. Kocasına ihanet eden her kadın orospu mu? Hayır, duruma göre değişir. Fransız direnişçiler, Güney Amerikalı yerli gruplar&#8230; onların hakkı var diye düşünüyorum ama Bask için aynı şeyi söyleyemem&#8230;İspanya’da bomba patlatıp sivilleri öldürmek ya da buradaki Kürt grubun yaptığı&#8230;Hayır, bunun doğru olduğunu düşünmüyorum!</p>
<p><strong>Farzedelim kafayı bozdunuz ve olmadık işler yapıyorsunuz! Nowheristan halkı size karşı silaha sarılsa ne yaparsınız?</strong></p>
<p><strong> </strong>Nowheristan’da imparatorun hiç bir rolü yok, sadece halkı aydınlatmak&#8230;İktidar, hiç bir zaman tek bir kişinin tekelinde olmamalı. Nowheristan’ı yönetecek olanlar yaşlılardan oluşan 600 kişilik 2 senato, biri dünyanın bir ucunda diğeri öbüründe. 60 yaş üstü dünyanın en müthiş beyinlerinden, en iyi doktorlardan, mühendislerden, mimarlardan, felsefecilerden, tarihçilerden kurulu bir senato. Kararları onlar alacak, görevlerinde 4 sene kalacak ve imparatorları dahi hapse gönderebilecekler.</p>
<p><strong>Bilim-kurgu filmleri gibi biraz!</strong></p>
<p><strong> </strong>Aslında hayatın kendisi bilim-kurgu. Bizim şimdi yaşadıklarımız 100 sene önce yaşmış olanlar için bilim-kurguydu! Zaten Einstein, ‘Eğer bir fikir kulağa en başta absürd gelmiyorsa, ondan hayır gelmez!’ der. Bu, bütün absürd fikirlerin iyi olduğu anlamına gelmez tabii!</p>
<p><strong>Sanırım, eski Yunan filozoflarından Plato da, ülkeyi yönetecek olanların ancak uzun bir eğitimden sonra 50’li yaşlarda bu göreve hazır hale gelebileceğini söylüyordu.</strong></p>
<p><strong> </strong>Kesinlikle&#8230;gençlik çok tehlikeli! İnsan kendini bir şey sanıyor gençken. 39 yaşındayım ama kafamın içi 60 gibi. Yaşlı bir adam gibi yorgunum. 15 yaşımda evden ayrıldım, savaş gördüm, 15 yaşındayken insanlar gözlerimin önünde öldü. En ön saflardaydım, insan doğasının ne kadar zalimleşebileceğini gördüm, aynı lokmayı paylaştığın insanların seni para için nasıl satabileceğini, para için insanların arkadaşlarını ihbar edip ölümlerine sebep olabileceğine&#8230; İnsan doğasının nasıl iğrenç olabileceğini gördüm!</p>
<p><strong>Çok kötümser değil mi?</strong></p>
<p><strong> </strong>Göstermemeye çalışıyorum ama düşündüğünden daha fazla&#8230;</p>
<p><strong> </strong><strong>Umarım bir gün değişir!</strong></p>
<p><strong> </strong>Kötümserim ama büyük hayranlık duyduklarım da var. İnsan doğası çok elastik! Sorun, bu elastikliğin daha çok aşağı doğru olmasında. Ancak bazen, Nietzche’nin ‘Üstinsan’ı gibi mükemmel insanlar da gördüm, özellikle savaş sırasında. İnsanlık, inanılmaz müthiş şeyler yapabilecek kapasitede, ama her bir milyon davranış içersinde sadece küçük bir tanesi aydınlatıcı! Daha çok olmalı.</p>
<p><strong>Lübnan’daki siyasi gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Hizbullah, Koalisyon hükümeti, dış güçler, Suriye, İsrail?</strong></p>
<p><strong> </strong>İsrail, tarihi bir hatadır, bir ülke değil tarihi bir hata! İsrail, Avrupalıların kendi vicdan azaplarını Araplara ödetmelerinden başka bir şey değildir! Avrupalılar, suçluluk duygularını, İkinci Dünya Savaşı sırasında olanları, kendi ceplerinden ödeme becerisinde olmadıklarından, hatalarının faturasını, Filistin kanı ve Arap dünyasının ıstırabıyla ödemekteler&#8230;</p>
<p>Nasıl bir savaşçıyla haydutu aynı etiket altında değerlendiriyorlar, İslamcılık da öyle bir etiket! Fakat, biz İslamcılardan korkmamalıyız!Tüm İslamcılar Bin Laden değil, Bin Laden aptalın teki! Ama Arap dünyasında bir dolu harika İslamcı var. Bu insanlar bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar, Amerikan politikalarını uygulamaya çalışmıyorlar, maşa değiller, yoz değiller, rüşvetçi değiller&#8230; Onlardan korkmamalıyız, arkadaş olmalı, anlatmaya çalışmalıyız. Ben bunu yapıyorum. Bana çok yakın Hizbullah yanlısı insanlar, arkadaşlarım var. “Ben sizin karınızı bikini giymeye zorlamıyorum, sizde, benim karım bikini giymek isterse karışmayın!” diyorum. Hizbullah’ın yaklaşımı da bu, ve sanırım bu yüzden Lübnan’daki Hristiyan nüfusun yarısı onları destekliyor, oy veriyor. Bu, büyük bir gösterge.</p>
<p>Sanırım Arap dünyasının problemi, başka bir alternatifin olmaması, bu yüzden de pekçok genç, hatta en parlak gençler İslamcılara gidiyor. Geri zekalı Amerikan televizyonunu seyredip Amerikalı olmayı hayal etmek ve hamburger yemekle, Arap eğlence programlarını seyredip silikonlu kızları izlemek, şu ya da bu Şeyhin yanında Dubai’de çalışma hayalleri kurmak dışında, üçüncü bir alternatif yok! Bu yüzden de en ilginç, en parlak insanlar İslamcı oluyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin AKP Hükümeti hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Bence harikalar, yaptıkları çok iyiydi!</p>
<p><strong>Hangisi? Neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Bu, politika değişimini. Türkiye bugün bir kaç yıl öncesine göre çok daha güçlü bir ülke! Tüm Arap liderleri Amerikalıların önünde dalkavukluk ederken, Türkiye bugün Arap dünyasında bir kurtarıcı gibi görülüyor. Başbakanınızın Davos’ta yaptığı Araplar için çok büyük bir şeydi!</p>
<p><strong>Kimisi bunun tamamiyle bir şov olduğunu, bu coğrafyada yükselen Amerika karşıtlığı dolayısıyla, Türkiye’nin Amerika’nın çıkarları doğrultusunda bu rolü üstlendiğini söylüyor.</strong></p>
<p><strong> </strong>Ben insanları genelde, gelecek planları yerine, CV’lerine bakarak yargılarım. Bence temiz bir geçmişleri var. Her gün ne yaptıklarını takip etmiyorum ama, son yıllarda neler gerçekleştirdiklerine bakıyorum. Mesela, Ermenistan’la olan gelişmeler, Avrupa’yla olan durum! İnsanlar kendi kültüründen, kim olduklarından utanmıyor! “Biz müslümanız ama aslında değiliz, Doğuluyuz ama Avrupalıyız!” şizofrenisini yaşamıyor artık! Bence bu harika!</p>
<p><strong> </strong><strong>Bu durumda, Türkiye’nin Orta Doğu’daki yeni rolünü olumlu buluyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Herkes farketti ve bence çok açık! Mesela, ben şimdiye kadar Lübnan’a gönderilen en az 5 Türk Büyükelçisini tanıdım ama Lübnan’ın yeni Türk elçisini görmelisiniz! Kesinlikle ağır siklet! Şimdiye kadar gönderilenler sadece yer doldurmak içindi sanırım ve iyiler Amerika, Fransa, İngiltere gibi ülkelere gönderilirdi. Şimdi ise, bu coğrafyada bir şey yapabilmek için Suriye’ye, İran’a, Ermenistan’a bakmaları gerektiğini, sadece Amerika, İngiltere ve Almanya’yla bu işin yürümeyeceğini anladılar diye düşünüyorum. Mesela, dediğim bu yeni büyükelçi, Arapça, Farsça konuşuyor, rolünün farkında, toplantılar, görüşmeler yapıyor.</p>
<p>Daha önce Lübnan, Amerikalıların, İsrail yanlılarının ve Süriye’nin kararına bırakılmıştı. Şimdi, Türkiye girdi işin içine ve son derece iyi oldu. Unutmayın, Osmanlı diplomasisi, dünyanın en iyi diplomasisiydi, hoşunuza gitsin ya da gitmesin! Hatta Mustafa Kemal size “Osmanlı bitti, Osmanlı’yı çıkar at” demiş de olsa, bilinçaltınızdan çıkarıp atamazsınız, o hala sizin kültürünüzde, sizin teknik bilginizde, dilinizde, her yerde&#8230;Hala bir rol oynayabilir ve biz bir rol oynamasını istiyoruz! Hatta, bir zamanlar işgal altında yaşamış insanlar dahi, yeniden, en azından küçük bir rol oynamasını istiyor. Çünkü, Amerikalılar kadar hasar kimse veremez! Amerikalılar bir yerde bir rol üstlendiğinde, Bağdat’ı, Afganistan’ı, Lübnan ve İsrail’i yaratıyorlar! Çünkü bilmiyorlar, mentaliteyi anlayamazlar. Bu coğrafyanın mentalitesini Araplar dışında Türkler kadar kimse iyi anlayamaz!</p>
<p>Araplarla Amerikalılar arasındaki fark, Marslılarla Dünyalılarınki gibi.  Irak ve Afganistan’da bir şey başlattılar ama kontrol edemiyorlar. Bugün Taliban eskisinden daha güçlü, tüm sistemi mahvettiler! Şu an, Pakistan gibi nükleer gücü olan bir ülkede, Pakistan ordusu Taliban’a dönüşmeye başladı. Osmanlı, böyle bir şeyi asla yapmazdı!</p>
<p><strong>Lübnan’da politik hayat iç savaş tecrübesinden nasıl etkileniyor? Tüm partilerin kökeni savaş sırasındaki örgütlere dayanıyor, bu onların yapısını, genel tavrını etkilemiyor mu?</strong></p>
<p><strong> </strong>Lübnan farklı toplumlar tarafından kurulmuş bir ülke. Bu toplumlar, katliamlardan, yıllardır Orta Doğu’da onlara uygulanmış olan eziyetlerlen kaçmak için bu dağlara gelip saklandılar: Ermeniler, Rumlar, Kaldeniler, Süryaniler, Dürziler, Şiiler&#8230; Onların, normal bir ülkedeki gibi, cumhurbaşkanını oylamayla seçmesini bekleyemezsiniz. Cumhurbaşkanının Maroni Hristiyan, başbakanın Sunni, meclis başkanının Şii olduğu böyle bir oyun yaratıyorsunuz işte! Aslında tüm bu toplumların dışarda bir patronu olmasa, pekala işleyebilir sistem ama maalesef öyle değil! Kimisi İran için çalışıyor, kimi İsrail için, kimi Suriye için&#8230;</p>
<p><strong>Tüm politik partilerin etnik ya da dini köken üzerine kurulu olduğu bir sistemde, bunların hiçbiriyle kendini tanımlamayan seçmen ne yapıyor?</strong></p>
<p><strong> </strong>Ben, kendini hiç bir şey üzerinden tanımlamayanlardanım! Önümüzdeki seçimlerde Nowheristan listesi çıkaracağım, kimin hangi toplumdan, hangi dinden olduğu bilinmeyecek. Bunlar aşılmış olacak.</p>
<p><strong> </strong><strong>Lübnan, jeopolitik olarak önemli bir ülke. Mesala, Suriye veya İran’a karşı Amerika herhangi bir şeye girişmeye kalksa, Lübnan’da olması gerekiyor!</strong></p>
<p><strong> </strong>Lübnan’ın bir deneme çiftliği, bir labaratuvar olduğunu hepsi biliyor. Yani, küçük ölçekte, vitro denemeler yapılıp, kim güçlü kim güçsüz, kim Batı için iyi, keşfedebiliyor.</p>
<p><strong>Eğer durum böyleyse, ülkeye gelen gidenin haddi hesabı olmayıp, her taraf ajanla kaynıyor olsa gerek!</strong></p>
<p><strong> </strong>Öyle! Çoğu zaman&#8230;hepsi orada. Herkes tarafından gönderilen bir dolu insan var&#8230; devlet dairelerinden, CIA’den. Hepsiyle görüşmeler yapıyorum.</p>
<p><strong>Kimlerle?</strong></p>
<p><strong> </strong>Aklına kim gelirse, her taraftan gönderilmiş insanlarla: Ruslar, Amerikalılar, İranlılar&#8230; hepsi benim Salon’a gelir!</p>
<p><strong>Nasıl bir Salon?</strong></p>
<p><strong> </strong>Adı Ütopya. Aşağı Beyrut’ta. Özel bir buluşma yeri. Benim salonum! Halka açık değil, davetli olmanız gerekiyor. Orada büyükelçilerden tutun, başbakanlara, eski devlet başkanlarına kadar, yurtdışından Lübnan’a gelen tüm önemli kişileri, ağırlıyorum.</p>
<p><strong>Bir tür arabuluculuk mu yapıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Bazen anlaşmalar, pazarlıklar yapılıyor, bazen toplantı odasının dışına çıkmamı istiyorlar benden&#8230; hepsi benim orada oluyor&#8230;Bazen bir şeyde anlaşamadıklarında ya da daha önce söylenmiş bir şeyi hatırlatmak istediklerinde “Michel’e sor” diyorlar. İlginç toplantılar&#8230;Dünya’nın nasıl yönetildiğini görüyorsunuz, kararların nasıl alındığını&#8230;</p>
<p>Mesela şu an, Lübnan’daki Ermeni toplumunu ikna etmek için küçük bir rolüm var sanırım! 80 yıl önce olanları nasıl geride bırakabileceğimize dair&#8230; Bence, insanların artık anlaması gerekiyor; 2010 yılında, 80 yıl önce olanlara bakarak, şimdi kim iyi, kim kötü diye karar veremeyiz. Savaş zamanı, suç her kesim tarafından işleniyor. Benim de tüm ailem öldürüldü. Aziz Chrysostomos Kalafates, İzmir Metropol Patriği benim büyük amcalarımdan, dedemin amcası&#8230;Ama ben o zaman olanlar için, 2010 yılında yaşayan genç Türkleri suçlamıyorum. O zamanı yaşamış insanların hepsi şimdi ölü ve gerçek, ailelerimizin bize anlattığı gibi değil! Benim dedem “Türkler geldi ve bizi öldürdü” derdi. Hayır, böyle olduğunu sanmıyorum. Ermeni arkadaşlarımın dedelerinin fotoğraflarını görüyorum, hepsinin elinde tüfekler! Bu tüfekler avlanmak için değil, Türklere ateş etmek için kullanılıyordu! Bir ülkede yaşayıp orayı ele geçirme hayalleri kuramazsınız, orayı alıp Çar’a ya da Fransızlara veremezsiniz!</p>
<p><strong>Biraz da ünlü Beyrut gecelerinden bahsedelim! Siz Beyrut’un en ünlü gece klüplerinden birinin, Müzik Hall’ün sahibisiniz. Neler oluyor orada?</strong></p>
<p><strong> </strong>Müzik Hall’ün dünyada eşi olmayan bir konsepti var; her gece 13-14 grup çıkıyor, aralarda DJ’ler var, her grup 2-3 parça çalıyor arada DJ, yani hiç durmaksızın canlı müzik var.</p>
<p><strong> </strong><strong>Beyrut gece hayatı çok ünlü? Niçin? Ne tür çılgınlıklar var?</strong></p>
<p>Doğrusu ben o tür yerlere gitmiyorum. Kendi gece klübüm var ve oradayım, o da son derece düzgün bir yer! Bu imaj, daha çok, Lübnan’ın Arap ülkeleri içersinde tek rahat ülke olmasından kaynaklanıyor. Yoksa Ibıza kadar çılgın bir yer değil, muhtemelen İstanbul’dan bir farkı yok!</p>
<p><strong> </strong><strong>VIP odanız var mı, kimler geliyor?</strong></p>
<p><strong> </strong>Hayır yok, herkes gelebilir. Son derece pahalı ve nezih bir yer, her yerden bir dolu ünlü insan geliyor. Mesela geçen yılbaşı, karısıyla birlikte Sting geldi. Ünlü sanatçılar, artistler, örneğin Cahtrene Deneuve gibi kişiler geliyor. Tatillerinde geliyor, bir-iki gece kalıp gidiyorlar. Dünyanın en iyi klüpleri listesinde&#8230; CNN gibi pek çok televizyon kanalı gelip klüp hakkında röportaj yaptı. Bu sene ünlü İtalyan Rock yıldızı Zuchero gelebilir.</p>
<p><strong>Plak şirketinizde Tony Hanna, Jose Fernandez, Chehade Brothers, Demis Roussos gibi dünyanın her yerinden müzik grubu ve sanatçı var. Tercih ettiğiniz bir müzik türü var mı ve Türkiyeli müzisyenlerle çalışmak gibi bir projeniz var mı?</strong></p>
<p>Benim için sadece iyi müzik var! İyi müzik de zaten her yerde. Her tarzın, her medeniyetin, her müzik akımının içinde iyisi var, bunun sınırları yok. Daha önce Türk müzisyen, klarinet virtüözü Selim Sesler’le bir projemiz vardı, konserlerimiz oldu, son derece iyiydi.</p>
<p><strong> </strong><strong>Klubünüzü çok Türk ziyaret ediyor mu?</strong></p>
<p>Bazı gelenler var&#8230; Cem Boyner, Eczacıbaşı gibi.</p>
<p><strong>Daha başka?</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>(</strong>Michel Elefteriades elindeki telefonun tuşlarına basıp bana uzatıyor!)</p>
<p>Ben pek bilmiyorum, ama, Fadi (Nahas) bilebilir!</p>
<p>(Telefonu kulağıma götürüyorum, karşıdaki ses hızla, aksanlı bir İngilizceyle, gülerek konuşuyor. Anlamak zor. Aynı soruyu tekrarlıyorum.</p>
<p>Mehmet Ali Babaoğlu, Ömer Karacan anlayabildiğim bazı isimler, bir de “Alem’cilerin (Alem Magazin) hepsi geliyor” diyor Fadi Nahas. “Nuray Mert’ı tanıyor musunuz? Türk akademisyeni, köşe yazarı. Beyrut hakkında bir ara köşesinde epey yazdı” diyorum, Fadi Nahas gülüyor “Ben akademisyen filan tanımıyorum, sadece silikonluları biliyorum” diyor. Telefonu, geri Michel Elefteriades’e uzatıyorum.)</p>
<p><a href="mailto:Copyrights@ F'iliz">Copyrights@ F&#8217;iliz</a> Elasu</p>
<p>Bu röportaj Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/alem-magazin-dergisi/'>Alem Magazin Dergisi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/beyrut-gece-hayati/'>Beyrut gece hayatı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ermeni-sorunu/'>Ermeni Sorunu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/filistin-israil-sorunu/'>Filistin-İsrail sorunu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hizbullah/'>Hizbullah</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/lubnan-ic-savasi/'>Lübnan iç savaşı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/lubnan-siyaseti/'>Lübnan siyaseti</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/muzik-hall/'>Müzik Hall</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/michel-elefteriades/'>Michel Elefteriades</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/nowheristan/'>Nowheristan</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ortadogu-siyaseti/'>Ortadoğu siyaseti</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-osmanli/'>Yeni Osmanlı</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/247/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/247/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/247/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/247/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/247/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/247/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/247/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/247/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/247/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/247/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=247&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/02/02/nowheristan-imparatoru-michel-elefteriades/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Çarşaf ve Türban &#8220;karşıt&#8221; Mini Etek ve Silikon</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/11/28/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/11/28/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 10:06:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[çarşaf]]></category>
		<category><![CDATA[Batı dünyasında din]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da dini özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce ve dini özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[din olgusu]]></category>
		<category><![CDATA[dinsel kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[göçmen müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[kadınların saçını kapaması]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman bir ülkede büyümek]]></category>
		<category><![CDATA[türban]]></category>
		<category><![CDATA[Wittengenstein]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere'de din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[ Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diye bitirir Tractatus isimli eserini. Avrupa’nın büyük bir kültürel ve siyasal bunalım yaşadığı 1914-18 yılları arasında yazdığı bu eserle yüzyılımıza kültür ve felsefe alanında damga vuran, görüşleri yaygın etkilerde bulunmuş bir düşünürdür Wittengenstein. Onun ‘üzerine konuşulamayan konusunda’ tam olarak ne kastettiğini belki de akademisyenlere bırakmak en iyisi. Ancak [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=214&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diye bitirir Tractatus isimli eserini. Avrupa’nın büyük bir kültürel ve siyasal bunalım yaşadığı 1914-18 yılları arasında yazdığı bu eserle yüzyılımıza kültür ve felsefe alanında damga vuran, görüşleri yaygın etkilerde bulunmuş bir düşünürdür Wittengenstein. Onun ‘üzerine konuşulamayan konusunda’ tam olarak ne kastettiğini belki de akademisyenlere bırakmak en iyisi. Ancak (benim kendi kişisel gelişimimde diyelim) üzerinde konuşanları epey bir okuyup dinledikten sonra konuşmamaya karar vermiş olduğum konulardan biridir &#8220;tanrı inancı&#8221;. Din olgusunda ise Türkiyeli pek çok genç gibi epey kafa yormuş ve sonunda vardığım kararı mecbur kalmadıkça ve sadece dostlar arasında konuşmak tercihim olmuştur (buna yaşlanma desek?) Şimdi sadede geleceğim. Türkiye ziyaretlerimde sık duyduğum sorulardan biridir &#8220;Eee, bizim hakkımızda ne düşünüyorlar İngiltere’de?&#8221; Sadece bize değil, tüm bizim gibi ülkelere, toplumlara has bir sorudur bu. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, nasıl algılandığımız! Son zamanlarda bu soru &#8220;Eee türban konusunda İngilizler ne düşünüyor?&#8221; şeklini aldı. Bir de yaşanan her sorunda Batı’ya bakıp &#8220;Biz niye öyle değiliz, biz niye onlar gibi olamıyoruz!&#8221; yorumu <span id="more-214"></span>(Türkiye medyasında epey tanık olunan bir durum).</p>
<p>Şimdi başlamış olduğum noktaya döneceğim ve &#8220;konuşmamanın&#8221; nasıl mümkün olduğuna değineceğim. Çünkü bu, tam da yukardaki sorulara bir cevap teşkil ediyor ve İngiltere’de dinin algılanışı bu bağlamda görülüyor. Önce, benim kişisel konumumda Türkiye gibi bir toplumda doğup büyümenin ve tabii ki kadın olmanın etkin olduğunu itiraf etmek lazım, bir de Avrupa’da yaşıyor olup fazla zorlanmamak (yani, biraz tuzu kuru olmak!) Bu &#8220;konuşmama&#8221; durumuna insanın kendi konumunu belirlemiş olmasından kaynaklanan bir duruş da diyebiliriz ve erkek egemen toplumun dini kullanarak (veya organize dinlerle içiçe geçmiş olarak) kadın üzerine oluşturduğu baskı rejiminin bir şekilde dışına çıkmış olmak. Kısacası ekonomik bağımsızlık ve geleneksel bağların dışında olmak. Maalesef her kadının (erkeğin de) böyle bir şansı yok. Tabii İran ya da Suudi Arabistan gibi bir ülkede yaşamıyor olmanın şanslılığını da saymak lazım. Bunun için Kurtuluş Savaşına katılan ve Cumhuriyet’i kuran herkese bir borcumuz olduğunu kabul etmek lazım.</p>
<p>İngiltere örneğine bakacak olursak nüfusunun sadece % 1.5’u müslüman bir ülkede İslam’ın herhangi bir tehdit oluşturmayacağı açık. Bu yüzden kimin neye inandığı, nasıl giyindiği pek sorun olmuyor büyük çoğunluk için! Aynı çıkarım diğer dinler, etnik guruplar için de geçerli. Her ne kadar halkın % 70’inin dinle veya kiliseyle bir bağlantısı olmasa da, çoğunluğun kendini Hristiyan olarak nitelendirdiği, tarihsel ve kültürel bağlarının özde bu dinle yoğrulduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Ama bu sayı % 10’lara çıksın bakın nasıl değişecektir İngiliz toplumunun ve devletinin tepkisi. Buna en iyi örnek 1936’da yürürlüğe konmuş olan üniforma yasağı. Sadece İngiltere’de değil, Almanya, İsviçre gibi ülkelerde de yürürlükte olan bu yasak Nazi sempatizanlarını hedef alır ve bu grupların bırakın kamu alanlarını, sokakta gösteri yaparken dahi nasıl giyineceğini (daha doğrusu giyinemeyeceğini) belirleyerek üniformayla gösteri yapılmasını yasaklar. Diğer bir örnek 20 Mart 2007’de İngiliz hükümetinin ülkedeki okulların diledikleri takdirde öğrencilerin yüzü tamamiyle kapayan &#8220;peçe&#8221;giyinmesini engelleyebileceğine dair kararı. Şubat 2007’de 12 yaşında Buckinghamshire okuluna giden bir kız çocuğu yüksek mahkemeye başvurarak yüzünü tamamiyle kapamasına izin vermeyen okulunu, Avrupa İnsan Hakları Antlaşmasının &#8220;düşünce ve dini özgürlük&#8221; ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle dava etmişti. Öğretmenler ise öğrencilerinin en azından gözlerinin görülmesinin, onların kimliklerinin saptanması ve okul disiplini açısından gerekli olduğunu savunmuş ve yüzü tamamiyle kapayan peçenin giyilmesine karşı çıkmıştı.</p>
<p>Bakın The Guardian gazetecilerinden Madelain Bunting nasıl özetliyor İngiliz halkının dini konulardaki yaklaşımını &#8220;İngiltere’de laikliğin en büyük gücü kamusal yaşamı tarif eden karakterinden kaynaklanır. 20. yüzyılın ikinci yarısında inancın herhangi bir hobi gibi görülmesi ağırlık kazandı -boş zamanın nasıl değerlendirileceğine dair kişisel bir seçim- ilgilenenlerin kendi aralarında konuşabileceği ama başkalarını sıkmaması gereken özel bir konu. (Mesela), New Statesman (dergisinden) Andrew Marr geleneksel Britanya laikliğini tarif ederken, göçmenler konusunda şöyle bir sonuca vardı: &#8220;Asıl mükafat onları (göçmenleri) bu konuda sakinleşmeye inandırabilmektir.&#8221; Kısacası, İngiltere’de dini bütünlerin sessiz olmaları beklenir ve eğer göçmenseniz bu size de bir şekilde öğretilir hatta buna can-ı gönülden inanmanız sağlanır.</p>
<p>Madelain Bunting’in 25 Şubat tarihli bu makalesine gösterilen tepki meselenin artık o kadar kolay olmadığının kanıtı. Liberal tondaki metinde Madelain Bunting, AKP hükümetinin Türkiye’de türbanı üniversitelerde serbest bırakmasına değinirken, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde son yıllarda yaşanan laiklik konusundaki tartışmaları ve bu konudaki &#8220;krizi&#8221; konu alıyor. &#8220;Artık sadece müslümanlar değil ama Avangeliklerden tutun Afrikalı Pentecostalistler, Sikhler ve hatta Canterbury Başrahibi dahi bu özelleştirmeyi kabullenmek istemiyor&#8221; diyor ve devam ediyor ‘&#8221;İngiltere’de İngiliz kilisesine ait okullara devlet yardımı Katolik ve Yahudilere de aynı hakkı kullanma imkanı vermişken, bundan yararlanmak isteyen müslümanlara dair tartışmanın sonucu sadece İngilizleri değil tüm Avrupalıları dehşete düşürmekte. Bir yanda Türkiye ve Fransa’nın türbana karşı yasakları, kişisel özgürlükleri sınırlama olarak görülüp eleştirilirken diğer yanda İslami eğitim ve camilerin nasıl düzenleneceği konusundaki düzenlemeler aslında İngiliz otoriteler tarafından gıptayla izleniyor.&#8221; ve makalesini şöyle bitiriyor &#8220;Laiklik dinsel kimliği içinde barındırabilir, tıpkı Türkiye’nin Atatürk’ün otoriter laikliğini dönüştürerek kanıtladığı gibi. Batı Avrupa’da ilerde bekleyip göreceğimiz mesele laikliğin ırkçı sağ tarafından kullanılarak, kızgın bir çığırtkanlığa mı dönüşeceği yoksa kendi yolunu bulup içindeki gelenekleri bir şekilde dönüştürerek yeni kimliklere adapta mi olacağı!&#8221;</p>
<p> Hem laik hem de karşıt kesimlerden epey tepki alan bu makale aslında Avrupa ve Batı ülkeleri içersinde dinle devlet işleri arasında tarihsel olarak çözümlenmiş olduğu düşünülen ilişkinin pek de rayına oturmamış ve hatta potansiyel olarak yeni ikilemler yaratabilecek bir olgu olduğunun göstergesi. Bunda tabii ki 11 Eylül sonrası İslam ve müslüman kadının nasıl algılandığı veya başka bir deyişle başörtülü kadının pekçokları için neyi temsil ettiğinin etkisi var. Kadınların saçıyla ilgili takıntı bütün tek tanrılı dinlerde yer alırken İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikle aynı kefeye konmuyor. Mesela İsa’nın havarilerinden St Paul, Efes’ten eski Yunanlı Corinth’lilere yazdığı mektupta kadınlara saçlarını kapamalarını yada tamamiyle traş etmelerini buyurur. Erkeklerse aksine saçlarını kapamamalıdır, çünkü onlar tanrının imajını ve yüceliğini temsil eder, kadınlarsa erkeğin! Yine evli Ortodox Yahudi kadının aynı şeyi yapması saçlarını göstermemesi beklenir. Onlar da Londra’nın bazı Ortodox Yahudi mahallelerinde gözlemleyebileceğiniz gibi, bunu kara çarşaflarla yada türbanla değil ama kafalarını traş edip peruk giyerek yaparlar.</p>
<p>Çoğu İngiliz’e göre Hristiyanlık ve Yahudiliğin geriliği 700 yıl önce geçerliydi. Ancak reformlar ve tarihsel süreç bunu değiştirdi ve bu dinlerin inanmayanlara karşı kullandığı vahşet ortadan kalktı. Ancak, İslam, onlara göre bu değişimi yaşamış değil ve başörtüsü kadının kendini yaşadığı toplumdan ayırarak &#8220;ben sizin değerlerinizi paylaşmıyorum&#8221; demesinin bir simgesi. Yani başörtülü müslüman kadını gören Batılının kafasında beliren &#8220;bu kadın şöyle yada böyle, isteyerek yada istemeyerek bizim değerlerimizi, kültürümüzü kabul etmiyor&#8221; düşüncesi. Şimdi, pekçok İngiliz için bu büyük bir sorun değil, çünkü bu kadınlar toplumda zaten fazla sayıda değil, olanlar da bazı bölgelerde, mahallelerde toplanmış durumda ve kendi toplumlarında, kendi ilişki ağları içersinde varlıklarını sürdürüyorlar. Kısacası, bu kadınlarla etkileşim veya birlikte yaşama olasılığı zaten yok. Ne zamanki bu kadınlar toplumdan farklı konumlar, daha çok entegrasyon talep etseler bakın etki-tepki olayı nasıl değişecektir. Buna en iyi örnek Almanya’dan (2003 yılında Almanya’nın en yüksek mahkemesinin Müslüman bir öğretmene sınıfta başörtüsü giyinme hakkı tanıması ve bu konudaki tartışmalar.) Afgan kökenli Fereshta Ludin 1998’de Baden-Wuerttenberg eyaletinde okulda başörtülü çalışmakta ısrar edince iş başvurusu reddedilmişti. Bunu tersine çeviren Yüksek mahkeme, başörtüsü giyinme hakkını şimdilik tanıdığını ancak ilerde diğer Alman eyaletlerinin kendi yasalarını çıkararak, kendi kararlarını alabileceğini belirtmişti. Bu müslüman öğretmen bayan en son bilgilere göre şu an öğretmen olarak çalışmakta ama çoğunluğun Alman değil, Türk ve müslüman olduğu bir okulda!</p>
<p>Bu, Batılı laik söylemin o kadar da demokratik olmadığının ve kadın vücudu üzerinde İslam’dan pek farkı olmayan baskı mekanizmaları oluşturmaktan çekinmediğinin göstergesi. Başka bir deyişle günümüz medya dünyasında alın &#8220;çarşaf ve türban’ı ve yerine ‘mini etek, silikonla şişirilmiş göğüsler, yüzler&#8221; koyun. Bu anlamda kapitalizmle özdeşleşmiş laik söylemin, kadının özgürleşmesi açısından bir takım kazanımlara rağmen çok ileri bir aşamayı katedmiş olduğu söylenemez. Bunda etkin nedenlerden birinin laik söylemde &#8220;gelişimin&#8221; kaçınılmaz olduğu düşüncesi ve pek çok durumda öyle olmadığı. Bilim alanında elde edilen çoğu başarı, maalesef ahlaki ve politik alanda yakalanmış değil (dünyadaki kargaşaya, sorunlara bakın, örnek vermek sanırım gerekmiyor!) Bilgimiz ve &#8220;konuşma isteğimiz&#8221; epey artmış durumda ama insanoğlu hala aynı yerde sayıyor&#8230;</p>
<p>Bugün pekçok Batılı liberal atheist (düşünür, yazar, politikacı) dinle devlet işlerinin ayrıldığı bir rejim istiyor (bakın son dönem yayınlanan kitapların çoğuna). Fakat Amerika’nın laik anayasasına bir göz atın, laik bir politika yaratmış olduğu söylenebilir mi? Ama devletin desteklediği bir kilisesi olan İngiltere’de bu aşırı dinci grupların çok daha az etkili olduğu kesin. Bunu, çalışma sisteminde genelde laiklik ilkesinin esas alındığı İngiliz devletinde, Tony Blair’in başbakanlığı sırasında dini konularda konuşmaktan kaçınmasında dahi görebiliriz. Öyleki karısı ve çocukları Katolik olup her Pazar kiliseye gittiği halde kendisi tüm bu süre boyunca onlara kilisede katılmamış, katolik olarak yeniden vaftiz edilmesini başbakanlıktan ayrıldığı döneme bırakmıştır (günahları boyunu aştığından mı acaba!). Bugün yine toplumsal yaşam açısından en laik ve ilerici olduğu düşünülen pekçok İskandinav ülkesinde aslında kilise ve devlet arasındaki bağlar anayasalarında yazılıdır (Norveç, İzlanda, Finlandiya). Belki de tüm bunların ardında &#8220;yöntemden&#8221; çok &#8220;tarihin&#8221; önemi var! Ve belki de Türkiye’de yapmamız gereken kendi tarihimize (80 yıllık Cumhuriyet tarihine değil, daha uzun bir sürece) bakıp kendimizi, nereden gelip nereye gitmek istediğimizi ve bunun ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden bir değerlendirmeye almamız. Belki de öğrenmemiz gereken değerler ve dersler sadece Batı’da değil ama kendi kültürümüzde, kendi geçmişimizde saklı&#8230;</p>
<p>Bu yazı Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır.                   <a href="mailto:Copyrights@Filiz">Copyrights@Filiz</a> Elasu</p>
<br /> Tagged: Avrupa'da müslümanlar, çarşaf, Batı dünyasında din, Batı'da dini özgürlükler, Batı'da laiklik, başörtüsü, düşünce ve dini özgürlükler, din, din olgusu, dinsel kimlik, göçmen müslümanlar, Hristiyan, kadınların saçını kapaması, laiklik, müslüman, müslüman bir ülkede büyümek, türban, Wittengenstein, İngiltere'de din, İslam <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/214/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/214/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/214/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/214/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/214/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/214/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/214/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/214/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/214/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/214/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=214&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/11/28/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>‘Neoliberal’ Dünya’nın İnançlı Liderleri</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/10/31/%e2%80%98neoliberal%e2%80%99-dunya%e2%80%99nin-inancli-liderleri/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/10/31/%e2%80%98neoliberal%e2%80%99-dunya%e2%80%99nin-inancli-liderleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 16:19:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Axis of Evil]]></category>
		<category><![CDATA[Bilderberg]]></category>
		<category><![CDATA[Bill Clinton]]></category>
		<category><![CDATA[Clinton Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Neo-liberal liderler]]></category>
		<category><![CDATA[Neo-liberalism]]></category>
		<category><![CDATA[Neşet Ertaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tony Blair]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç ve Küreselleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=201</guid>
		<description><![CDATA[ Dünyanın ileri gelen politikacıları iktidarları bittikten yada görevi devrettikten sonra diyelim, ne yaparlar? Emekli mi olurlar? Evde oturup anılarını mı yazarlar yoksa? Kimisi için evde oturup, daha naçizane (resim yapmak, evde hapis cezası çekmek gibi) uğraşlar edinmek mümkün olabilir ama örneklere bakılırsa, çoğu için zor bir seçenek bu, özellikle de genç sayılabilecek Batılı liderler açısından. [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=201&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Dünyanın ileri gelen politikacıları iktidarları bittikten yada görevi devrettikten sonra diyelim, ne yaparlar? Emekli mi olurlar? Evde oturup anılarını mı yazarlar yoksa? Kimisi için evde oturup, daha naçizane (resim yapmak, evde hapis cezası çekmek gibi) uğraşlar edinmek mümkün olabilir ama örneklere bakılırsa, çoğu için zor bir seçenek bu, özellikle de genç sayılabilecek Batılı liderler açısından. Tony Blair, Bill Clinton gibilerinden bahsediyorum. Gerçi yaşı yada milliyeti ne olursa olsun iktidar hastalığına tutulmuş tüm politikacılar aynı belirtileri gösterip, aynı şekilde halklarına gına getirtiyorlar ama (Fikret Kızılok’un ‘Demirbaş’ isimli şarkısını hatırlarsınız) kimisi uluslararası arenada at koşturmaya ve söz söylemeye devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Amerika ve İngiltere’nin ‘çok özel’ dostluğu bu alanda da bariz bir şekilde sergileniyor. İngilizce konuşan, Anglosakson dünyanın neoliberal liderleri dünya gündemini ve geleceğini şekillendirmek işinden vazgeçemiyorlar. Eh, dünyayı yönetmek, hele hele dünyanın asıl elitleri tarafından güvenilir görülüp, misyon yüklenmek kolay iş olmasa gerek (Tony Blair ve Bill Clinton’ın her ikisinin de iktidara gelmeden önce Bilderberg Konferansına davet edilmiş ve orda ‘herhalde’ onaylanmış olduğunu belirtelim). <span id="more-201"></span>Haa deyince de öyle bırakıp gidebileceğiniz bir şey değil galiba (mafia filmlerini izleyenler benzerliği yakalayabilir!)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hatırlarsanız Reagan ve Thatcher’la başlayan ‘serbest piyasa’ seferberliği, Baba Bush’la ‘Yeni Dünya Düzenine’ dönüşmüş, bunu devralan Bill Clinton 1990’lardaki dünya kapitalizmini küreselleştirme işini Monika Lewinsky skandalıyla yarıda kesmek zorunda kalarak misyonu Oğul Bush’un ‘Axis of Evil’(Şeytan’ın Eksenleri) söylemine bırakmak zorunda kalmıştı. Ekonomik anlamda birbirinden pek farklı olmayan bu süreçler sadece dış politikada kullandıkları söylemlerle birbirinden ayırt ediliyor. Bill Clinton’a da bundan sonra dünyayı dolaşıp ücret karşılığı söylevler vermek, konuşmalar yapmak görevi düşmüştü. İktidardan ayrılma şekli düşünüldüğünde pekçokları tarafından yıldızının sönüp, unutulacağı düşünülen Clinton tam aksini ispat ederek iyice parlamış nerdeyse pop star statüsüne yükselmişti. Yazdığı ‘Hayatım’ isimli kitabıyla Amerika’da bestseller olan Bill Clinton yardımsever bir organizasyon niteliğindeki ‘Clinton Vakfı’ nı kurarak küresel fakirliğe ve salgın hastalıklara karşı kampanyalar düzenleyip yardımlarda bulunuyor. Bu arada hatırlatalım Bill Clinton Beyaz Saray’dan ayrılırken şimdiye kadarki başkanların hepsini geride bırakan bir emeklilik paketinin sıkı pazarlığını  yapmayı da ihmal etmemiş. Emeklilik paketi şimdiye kadar 8m doları bulan  Clinton’ın kendi maaşı dışında, çalışanlarının ödemeleri, 3.2 milyon dolarlık ofisinin kirası ve 420.000 dolarlık telefon faturası devlet tarafından (daha doğrusu Amerikan halkının vergilerinden) ödeniyor. Bir habere göre Hilary ve Bill Clinton son 8 yılda 109 milyon dolar kazanmış ve bu onları Amerikanın en çok kazananlar listesinde ön sıralara koyuyor. Duruma bakılırsa Bill Clinton’ın misyonu henüz bitmiş değil. Kendisi olmasa da karısı önümüzdeki Amerikan seçimlerini kazanırsa, kaldıkları yerden devam edip neoliberalizmin Amerikan ayağını sağlamlaştıracağa benziyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi gelelim, senaryomuzun İngiltere’deki asıl oğlanına. Geçtiğimiz yaz Başbakanlığı Gordon Brown’a devretmesinin hemen ardından Orta Doğu’da Amerika, Rusya, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Topluluğu adına Filistin ve İsrail arasında arabulucuk görevi verilen Tony Blair ‘her nedense’ bu işte pek uzun süre kalamadı. Ancak, Amerika’nın liderliğini yaptığı, İngilizce konuşan Batılı liberal demokrasilerde (ve tabii ki medeni) Tony Blair gibi tecrübeli, konuşma ve ikna yeteneğine sahip liderler için işler biter mi? Tabii ki hayır. (Hele ‘inanç’ sahibi, sıkı bir Katolik iseniz iş bulma fırsatlarınız iyice artıyor!) Geçtiğimiz ay Westminister Katedralinde ‘Küreselleşme’ konusunda bir konuşma yapan Tony Blair dini inancının ‘insanoğlunun sınırsız bencil isteklerinin ötesine geçerek, iyi olanı yapmak ve düşünmek’ konusunda kendisine yol gösterdiğini iddia ederek, tüm kendisi gibi ‘inanç sahibi olanları’ ‘dünyanın vicdanı’ olmaya çağırdı. Konuşmasında ne İngiltere’yi ahlaksız ve yasal olmayan bir savaşa sokmak için söylediği yalanlara, ne de Irak’ın Birleşmiş Milletler tarafından günümüzün insanlık felaketi olarak ilan edilmiş olduğuna değindi. Bu arada hayatında vuku bulan bazı son dönem küçük ayrıntılardan bahsetmeyi de tamamiyle unutmuş göründü Tony Blair. (İnancı saklanmış olsa gerek bu dönemde) Anılarını yazmak için aldığı 5 milyon sterlin ön ödeme, JP Morgan gibi (dünya capitalizminin asıl yöneticilerinden) bir yatırım bankasında danışmanlık görevi karşılığı yılda alacağı 2.5 milyon sterlin, bir diğer İsviçre sigorta şirketiyle olan danışmanlık görevine karşın yıllık yarım milyon sterlin, ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığı konuşmalardan gelen ücretler (mesela Çin’den aldığı  230.000 sterlin)!.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyamızın ve insanlığın içinde bulunduğu felaketler sistemi kapitalizmin ve onun neoliberal ekonomik modelinin sözcülüğünü bakın nasıl yükleniyor Tony Blair ‘Dünyamıza şu an şekil veren kuvvetler o kadar güçlü ki, hepsi de bir yönde ilerliyor. Dünyamızı açıyorlar (liberalleşme anlamında). Daha önce de belirttiğim gibi artık modern politikada ayrıştığımız nokta geleneksel sol ve sağ arasında değil ama açık ve kapalı (toplumlar) hakkında’. İşin ilginci Blair’in bu sureç sanki kendi başına oluyormuş gibi konuşması ve Irak’ı açmak için şiddet, şok ve hatta işkence kullanan bir ortaklığın, bir askeri işgalin liderlerinden biri olduğunu unutuyor görünmesi. Bunda belki de Amerikan yönetiminin Paul Bremer liderliğinde giriştiği neoliberal ekonomiyi Irak’ta kurma projesinin başarısızlığı yatıyor.Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, geniş bir alanda çalışanların işlerine son verilmesi, iş dünyası ve yatırım için yasal düzenlemelerin yapılması, iş ve işveren ilişkilerinin yeniden düzenlenmesine rağmen, varolan beklentiler, alışkanlıklar ve sosyal yapılar işgalcilerin karşısına dikilip duruyor. Amerikan ve İngiliz güçlerinin Irak’ta neoliberal ekonomiyi sıfırdan kurmak adına yaptığı tüm girişimler başarısızlıkla noktalandığı içindir ki belki de Tony Blair yeni bir arayışın temsilciliğini yapma çalışmasına girmiş gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu Tony Blair’in Foreign Affairs Dergisine yazmış olduğu ‘Küresel Değerler için Mücadele’ isimli makalesinde şöyle dile geliyor ‘Doğu yükseliyor ve Batı’yla en azından aynı konumda olmayı talep ediyor. Belki daha fazlasını&#8230;İnsanın gözünü yıldıran bu yeni dünyayı hangi değerler yönlendirecek?&#8230;Bence, hızla küreselleşen dünyamızda, güç Batı’daki geleneksel merkezinden uzaklaşıyor, dünyamız aklın almayacağı bir şekilde fakirleşirken, daha tehlikeli, kırılgan ve tüm bunların yanısıra amaçsız bir yere dönüşüyor – demek istediğim bu yolculuk sırasında ona yardım edecek bir hedefi, yol göstericisi-yani güçlü bir tinsel (ruhi) yönü olmaksızın&#8230;Bu yüzden, Doğu ve Batı üzerinde güçlü tarihsel ve kültürel etkileri olmuş olan ‘dini inancın’ ortak değerler etrafında birleşmemize yardım edeceğini düşünüyorum. Aksi takdirde herşey bir hakimiyet mücadelesine dönüşebilir.’ Bir zamanlar  Marksist söylem tarafından ‘halkların afyonu’ olarak nitelendirilen dini inancın, şimdi dünya elitleri tarafından yeniden keşfedilerek capitalizmin vahşi yüzünü güzelleştirmek için kullanılacağının açıkça dile getirilmesi mi bu dersiniz?. Tabii bu arada Çin’in neoliberal pazar ekonomisinin genişlemesine nasıl entegre edileceği daha doğrusu, Çin’in öngörülen yükselişi sırasında Batı’nın, Amerika liderliğinde dünya ekonomisini nasıl kontrol edebileceği soruları Demokles’in kılıcı gibi tepede sallanıp duruyor. Gelecek yıl Amerikanın Yale Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak da işe başlayacak olan Blair ‘İnanç ve Küreselleşme’ konularında dersler vererek, artık ordaki arkadaşlarıyla bizlerin tinsel kurtuluşu için yeni kuramlar geliştirecek gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tony Blair Westminister Katedralinde konuşması sırasında (dışardaki yüzlerce savaş karşıtı göstericinin çıkardığı gürültünün arkada fon müziği oluşturduğu esnada)  ‘Ben ahlaki üstünlük iddiasında bulunmuyorum. Hatta tam da aksi’ demişti. Galiba, ‘doğru’ birşey söylediği ender anlardan biriydi bu! Katedralin dışında Blair’in konuşmasını protesto eden göstericiler her zamanki gibi İngiliz medyasından pek bir ilgi görmedi. Bunun üzerine BBC’ye bir mektup gönderen ünlü müzisyen, prodüktör Brian Eno şöyle konuştu ‘&#8230;haber programınızda Blair’in konuşması sırasında fondaki gürültünün kaynağından bahsetmeyi unutmuşa benziyorsunuz. Yüzlerce insan dışarda küreselleşme hakkında konuşması istenen bu adamın absürdlüğünü protesto ediyordu. Kırım savaşından bu yana ülkenin gördüğü en büyük felaketin nedeni olan biri bu. Dün gece gerçek demokratlar dışardaydı. Yazık onları kaçırdınız!’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu yazıyı kısa bir anektodla bitirmek istiyorum. Sırf, dünyada, dünya kültür mozaiği içinde daha insani, daha gelişkin ve gerçek anlamda tinsel örneklerin, geleneklerin bulunduğunu ve tek seçeneğimizin neoliberalizmin bizlere biçtiği bencil ve açgözlü tüketici rolüne indirgenmek olmadığını göstermek dileğiyle.</p>
<p>On yıl kadar önce bir mülakatta Neşet Ertaş’a sorarlar ‘Türkiye’de konserler vermeniz için teklifler yapılıyordur. Bu teklifleri nasıl karşılıyorsunuz?’ diye. O da şöyle cevap verir ‘Kabul etmiyorum. Çünkü kırk yıl o garip vatandaşlarımın ekmeğini yedim. Tekrar konser verip onların cebindeki ekmek paralarını alamam. Ama onlara televizyondan bedava konser veririm.’Abdal geleneğinin günümüzdeki en büyük isimlerinden, Anadolu’nun çıkardığı sayısız müzik dahilerinden, halk ozanlarından biridir Neşet Ertaş. Çektiği onca çileye, zor hayat koşullarına, hor görülmeye, fakirliğe rağmen gözü ve gönlü tok, kadirşinas biri üstelik&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">Kaynakça</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hakan Tatyüz, 06.04.1996, Milli Folklör Dergisi</p>
<p>Leonard Doyle, 12.04.2008. The Independent</p>
<p>Naomi Klein, 2007 ‘The Shock Doctrine’, Metropolitan Books</p>
<p>Stop the War Coalition, 07.04.2008</p>
<p>Tony Blair ‘A Battle for Global Values’, Jan-Feb. 2007 Foreign Affairs</p>
<p> <strong><em>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8221;nin Mayıs 2008 sayısında yayınlanmıştır.    </em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                                                                                                                    Copyrights @ Filiz Elasu</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<br /> Tagged: Axis of Evil, Bilderberg, Bill Clinton, Clinton Vakfı, Küreselleşme, Neo-liberal liderler, Neo-liberalism, Neşet Ertaş, Tony Blair, Yeni Dünya Düzeni, İnanç ve Küreselleşme <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/201/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/201/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/201/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/201/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/201/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/201/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/201/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/201/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/201/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/201/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=201&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/10/31/%e2%80%98neoliberal%e2%80%99-dunya%e2%80%99nin-inancli-liderleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sarsma ve Sarsılma&#8221; Üzerine</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/10/12/sarsma-ve-sarsilma-uzerine/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/10/12/sarsma-ve-sarsilma-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2009 21:31:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[17 Ağustos Depremi]]></category>
		<category><![CDATA[çarpık yapılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem tarihçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum Depremi]]></category>
		<category><![CDATA[kaçak yapılar]]></category>
		<category><![CDATA[Körfez Depremi]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[kentsel rant]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Anadolu Fay Hattı]]></category>
		<category><![CDATA[müteahhitlik]]></category>
		<category><![CDATA[siyasi ve toplumsal depremler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de kentlere göç]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Deprem Gerçeği]]></category>
		<category><![CDATA[yapılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Depremleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[ Altımızdan kayan “KAF”  Azis Nesin 1982 Anayasa’sının yüzde 92’lik bir oyla kabul edilmesine karşı tepkisini “Türk Halkının yüzde 60’ı aptaldır!” diye dile getirmeyip de “Türk Halkı’nın yüzde 85’si sarsılmış, vidaları gevşemiştir çünkü, deprem bölgesinde yaşamaktadır!” diye dile getirseydi kanımca o kadar tepki almazdı! Üstelik “Halkı mazur görün, sadece altındaki zemin değil, bulunduğu konum dolayısıyla, altındaki [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=179&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><strong>Altımızdan kayan “KAF”</strong></p>
<p> Azis Nesin 1982 Anayasa’sının yüzde 92’lik bir oyla kabul edilmesine karşı tepkisini “Türk Halkının yüzde 60’ı aptaldır!” diye dile getirmeyip de “Türk Halkı’nın yüzde 85’si sarsılmış, vidaları gevşemiştir çünkü, deprem bölgesinde yaşamaktadır!” diye dile getirseydi kanımca o kadar tepki almazdı! Üstelik “Halkı mazur görün, sadece altındaki zemin değil, bulunduğu konum dolayısıyla, altındaki tüm politik, ekonomik, toplumsal temeller ardarda gelen depremlerle, artçı şoklarla habire sallanıp duruyor!” dese belki çok daha iyi anlaşılırdı. Delil olarak da, en basitinden Vikipedia’da bulabileceğiniz, aşağıdaki coğrafik (bilimsel) tanımlamayı gösterse, ülkemizin hem fiziksel hem de siyasal karakterini bir çırpıda özetlemiş olurdu.<span id="more-179"></span></p>
<p> </p>
<p>“<strong>Kuzey Anadolu Fay Hattı</strong> (KAF), dünyanın en hızlı hareket eden ve en aktif <strong>sağ-yanal</strong> atımlı faylarından biridir.</p>
<p>KAF sistemi, <strong><a title="Anadolu Bloğu (henüz yazılmamış)" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Anadolu_Blo%C4%9Fu&amp;action=edit&amp;redlink=1">Anadolu Bloğu</a></strong>&#8216;nun, güneyde <strong><a title="Arap Plakası (henüz yazılmamış)" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Arap_Plakas%C4%B1&amp;action=edit&amp;redlink=1">Arap Plakası</a></strong> (senede 25 mm.&#8217;leri bulan hızlı sıkıştırma hareketi ile) ve kuzeyde (neredeyse hiç hareket etmeyen) <strong><a title="Avrasya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Avrasya">Avrasya</a></strong> Plakası&#8217;nın arasında kalması ve bu sebeple <strong>batıya</strong> doğru açılma şeklinde hızla hareket etmesi sebebiyle yüksek sismik aktivite göstermektedir.”</p>
<p> </p>
<p>Orta Asya’dan başladığı yolculuğunu nihayetinde, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerindeki bu topraklarda, Türkiye Cumhuriyeti ile sürdüren halkımızın sırtından doğal afet olarak nitelenen depremler hiç eksik olmamıştır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tarihteki önemli depremler hakkında güvenilir bilgi ve kayıtlar ancak 18. yüzyıl ortasından sonraya ait. Buna rağmen, mesela İstanbul’da 325 yılından bu yana 13 şiddetli depremin meydana gelmiş olduğu uzmanlar tarafından belirtilmekte. Bunlar içinde, 10 Eylül 1509’da merkez üssü Adalar olan İstanbul depreminde, nüfusu 160 bin olan kentte 5-6 bin insan hayatını kaybetmiştir. Halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak bilinen bu depremin şiddeti tarihçilere göre 7.4’dür. Bu  depremin sonrasında Osmanlı Sultanı, İmparatorluğun her bölgesinden toplattığı 66.000 işçi, 3000 ustabaşı ve 11.000 asistanı görevlendirerek imar işleri başlatmış, halktan topladığı özel vergilerin de yardımıyla Haziran 1510’a kadar hasarlar tamir edilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>Diğer önemli hasara yol açmış depremlerden biri de 22 Mayıs 1766 depremidir. Marmara denizinin doğusunda olmuş ve İzmit’ten Tekirdağ’a kadar alanda büyük can ve mal kaybına yol açmış olan bu deprem, hakkında epey  veri sahibi olduklarımızdan.  Bu depremden 2 ay sonra inşaat malzemeleri ve bina ustaları Midilli’den Kayseri’ye kadar uzanan geniş bir bölgeden gelmiş, yapım ve onarım çalışmaları sırasında pekçok kamu binası yıkılarak yeniden yapılmış, hatta Fatih Sultan Mehmet Camii 5 Mayıs 1771’e kadar kullanıma açılamamıştır. Her iki depremde büyük dalgaların oluştuğu rivayet edilmekte ve yine her ikisinin de yol açtığı hasar ve kayıpların sultanların otoritesi altında kısa bir sürede ve etkin bir çalışma sonucu giderildiği belirtilmektedir.</p>
<p> </p>
<p>İstanbul’daki en son deprem 10 Temmuz 1894’de olmuş ve yine büyük tahribata yol açmıştır. Tevfik Fikret’in 1894’de bu deprem üzerine yazmış olduğu şiir sadece depremi değil belki ülkenin ve halkın içinde bulunduğu ruh halini de simgeler.</p>
<p> </p>
<p>Bin üç yüz ondu&#8230;Henüz dün bu köhne izbeye sen<br />
Misafir olmuştun<br />
Ki hep sinirli ve hummalı hastalar gibi yer<br />
Birden<br />
İçin için ve uzun<br />
Bir sarsıntı ile çırpındı kırdı,<br />
yıktı&#8230; Keder<br />
Ve korku yüzleri soldurdu; evler,<br />
aileler<br />
Birer döküntü; kalanlar bütün<br />
ezik, yitik&#8230;</p>
<p> </p>
<p><strong>Sarsıl ama Yıkılma</strong></p>
<p> </p>
<p>Halkımızın karşılaştığı en büyük siyasi ve toplumsal depremin 1. Dünya Savaşı’nın sonunda “İmparatorluk’tan” “Milli Devlet’ e” geçmek olduğu bazı yazar ve toplumbilimcilerimiz tarafından dile getirilmekte (Laçiner, 1999). Siyasi ve idari yapısından tutun ekonomi ve toplumsal ilişkilerine, kılık kıyafetinden alfabesine kadar her alanda sarsılan halkımız için bu travmayla yüzleşip kendini toparlamak bu yazarlarımıza göre “Tek Partili Sistem” döneminde nasip olmamıştır. Atatürk zamanında meydana gelen 13 Mayıs 1924 Erzurum Depremi ilginç bir kesittir bu dönemden ve ülkenin siyasi ve idari yapısına dair ipuçlarını barındırır. Erzurum depremini öğrenir öğrenmez Trabzon’daki yurt gezisini yarıda keserek Erzurum’a gitmeye karar veren Atatürk, imkansızlıklar yüzünden önce Samsun’a ardından zor bir yolculuk sonunda afet bölgesine gelir. O gelene kadar bazı çalışmalar yapılmış ancak yetersiz kalmıştır. Atatürk’ün ulaşmasıyla devletin imkanları hızla bölgeye akmaya başlamıştır. Öyleki, doktor eksikliğini ve bazı ilçelerde doktor bulunmadığını ve İstanbul’daki bazı sivil doktorların Şark olduğu için bölgeye gelmediğini öğrenen Atatürk, İsmet İnönü’ye “ültimatom” tarzında bir telgraf çekerek bölgeye gelmekten kaçınan doktorların derhal tayinlerinin çıkarılmasını, reddedildiği takdirde meslekle ilişkilerinin kesilmesini istemiştir. Gazi bölgede olduğu süre boyunca bütün çalışmaları sıkı bir kontrol altına almış ve yönlendirmiştir. 15 gün gibi bir sürede afet bölgesindeki barınak ve hasar çalışmaları tamamlanmış ve kısa zamanda hayat normale dönmüştür.  Ne yazıktır ki Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra tarihimizdeki en büyük depremlerden biri yaşanacak ve 26 Aralık1939’da 8 şiddetindeki bir sarsılmayla 30.000 insanımız Erzincan’da hayatını kaybedecektir.</p>
<p> </p>
<p>İkinci Dünya Savaşını Tek Partili Sistem altında savaşa girmeden ama türlü zorluklarla ve gerilmeyle geçiren halkımız bunun getirdiği bir enerji boşalımıyla 1950’lerden itibaren “Çok Partili Sistem” ve “demokrasiyle” tanışacak ve artık habire büyüklü küçüklü depremlere, artçı şoklara maruz kalacaktır. Neredeyse her 10 senede bir askeri rejimlerle titretilen, kimi zaman çeki düzen verilip yönlendirilen halkımız, tıpkı altımızdaki toprak gibi, yüzü Batı’ya dönük, ama ruhu sarsıntıdan sersemlemiş bir şekilde ve Soğuk Savaş arka planda, tarihsel yolculuğuna devam edecektir. Depremlerin şokunun 1980’lerden sonra iyice hissedilmeye başlandığı ülkemizde halkımız artık sadece siyasi ve toplumsal şoklara değil, 50’lerde “Özgür Dünya’ya” eklemlenmesiyle başlamış olan ve şiddeti gittikçe artan ekonomik depremlere tamamiyle, hem de başdöndürücü bir hızla tabi tutulacaktır. Öyleki halkımız bu dönemle birlikte iyice artan politik kayıplara, yargısız infazlara, kitlesel işkenceye, köy yakmalara ve PKK’ye yönelik savaşta 30.000 insanın ölümü gibi toplumsal afetlere maruz kalacak ve habire sarsılacak ve hatta bunun sonucu gelişen travmalarla iyice şoka girecektir. Geçen ay değindiğimiz 1993’deki deprem etkisi yaratan Sivas olayı, ardından 1997’deki Susurluk Skandalı artçı şoklar olarak etkisini hayatımızda hissettirecektir.</p>
<p> </p>
<p><strong>Körfez Depremi</strong></p>
<p> </p>
<p>Nihayet 1999’daki 17 Ağustos Körfez depremi sarsacak, silkeleyecektir halkımızı. Hem de ciddi anlamda..Ve artık ipler kopacaktır&#8230; Yerel saatle 3.02’de gerçekleşen Kocaeli Gölcük merkezli deprem Mw ölçeğine göre 7.5 büyüklüğünde olmuş ve resmi raporlara göre 17.840 ölüm, 43.953 yaralı ile sonuçlanmıştır. 505 kişinin sakat kaldığı, 285 bin 211 konut ve 42.902 işyerinin hasar gördüğü 17 Ağustos günü, resmi olmayan bilgilere göre yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000’e yakın yaralı olmuştur. 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişi evsiz kalmıştır. Depremin korkunçluğunu burada yeniden anlatmaya gerek yok sanırım. Yaşayanlar ve tanıklar için hayat boyu taşınacak bu sarsıntıyı halkımız televizyonları başında günlerce hatta aylarca izledi ve yaşadı. Geç ulaşan devlet yardımı, kurtarma çalışmalarında, dağıtımda, moloz kaldırmada, ilk yardımda, mağdurlara yiyecek ve barınak sağlamakta, ölü gömmede, çadır tedarik etmede, kalıcı konut yapmada, hatta başka ülkelerden gelen yardımları kabul etmede yaşadıklarımız&#8230;Organizasyon eksiklikleri, idari yetersizlik, acizlik, çok başlılık&#8230;. Yardımları şova dönüştürenler, yolsuzluklar, adam kayırmacılık, depremden vurgun yapmaya çalışanlar, karaborsacılar, çadırlardaki altyapı ve yönetim sorunları&#8230;Çaresizliğimiz, kızgınlığımız, suçlu arayışımız, gittikçe şiddetlenen toplumsal bunalımımız, deliliğimiz&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Ey Türk Titre ve Kendine Dön”</strong></p>
<p> </p>
<p>17 Ağustos Türkiye halkını derinden sarsmış ve halk, çatırdayanın artık sadece evinin temelleri değil ama siyasi yapı olduğunu farketmiştir. Depremden sonra artık devletle halk arasındaki ilişki değişecektir (İnsel, Laçiner, 1999). 17 Ağustos’la birlikte İstanbul’un burnunun dibinde, ülkenin ekonomik merkezi sayılan bir bölgede, orta sınıfların zarar gördüğü bir deprem yaşanmıştır. Orta sınıflarımız devlete olan güvenini yitirecek ve şimdiye kadar görülmemiş bir devlet ve düzen eleştirisine kapılacaktır. Deprem ertesi bu durumu halkımız için bir fırsat olarak gören ve bu sarsılmayla Türkiye Halkının titreyip kendine döneceğini ve yeni, daha sağlıklı bir düzeni, devlet anlayışını devreye sokacağını umut eden aydınlarımız nerdeyse on yıldır beklemekte&#8230;Bu arada, otoriter devlete sırtını dayamış, laikliği bayrak yapmış olan orta sınıflarımızla, İslam ve vahşi kapitalizmi bağdaştırmayı becermiş ve pastadan pay kapmanın kendi sırası olduğuna kanaat getirmiş orta sınıflarımız arasında  türban, laiklik, AKP’nin kapatılma davası, Ergenekon, ekonomik kriz olasılığı gibi konular etrafında bir meydan savaşı gündemi meşgul edecektir.  </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Kimine göre “doğal” olmasına doğal olup “afet”liğe ancak işe insanoğlu karışınca sebep olan depremler artık resmi gerçeğimiz. Geçtiğimiz yıl Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşarı Sabri Özkan Erbakan tarafından açıklandığı üzere Türkiye’nin yüzde 84’ü 1. ve 3. derece deprem bölgesinde olup bu bölgelerde yaşayanlar ülke nüfusunun yüzde 85’ini oluşturmaktadır. Bu oranın yüzde 50’si birinci derece deprem bölgesindedir. Halkımızın büyük çoğunluğu için bu gerçekliğin ayırdına varmak ancak bu afetleri yaşadıktan sonra vuku bulacaktır. İlk fay hattı araştırmasının 1948 yılında yapılmış olduğu ülkemizde bu çalışmaların verileri 17 Ağustos’a kadar hiçbir yerleşim planında ve zemin çalışmasında ciddiye alınmayacaktır. Osmanlı ve 1940’lara kadarki “Tek Partili” Cumhuriyet döneminde kentlere göçün sıkı bir kontrol altında tutulduğu ülkemizde, 60’lardan sonra bu konuda tamamiyle bir başıboşluk hüküm sürecek kentlerimizin, ülkemizin çehresi değişecektir.</p>
<p> </p>
<p><strong>“Devletin Malı Deniz, Yemeyen Domuz”</strong></p>
<p> </p>
<p>1960’lardan itibaren kentlere göç eden halkımız kent kenarlarındaki boş alanlara yerleşecek ve kendi imkanları dahilinde, başıboş, yerleşim sorunlarını çözmeye çalışacaktır. Yerel seçim dönemlerinde imar afları ile yasallaşan bu yerleşim yerleri son 30 yıldır yap-satçı, işbilir müteahhitlerimizin de katkısıyla şehirlerimizi, ören yerlerimizi, ormanlarımızı, kıyılarımızı kanserli bir hücre gibi saracak ve habire büyüyecektir. Artık sarsılan sadece toprak ve siyasi-toplumsal yapılar değil, ülkenin doğası, fiziki yapısı, dağları, tepeleri, ormanlarıyla coğrafyası da olacaktır. Bugün Türkiye’de, devlet istatistiklerine göre, yüzde 80’e yakın, İstanbulda ise yüzde 75 oranında kaçak yapı vardır. Herkesin yap-sat müteahhit olduğu ülkemizde planlama ve denetleme gibi kamu hizmetleri sadece göstermelik olacak halkımız işi kitabına uydurup, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” mantığıyla hareket edecektir. Yap-satçıların mühendis olup olmadığı konusunda herhangi bir istatistiğin olmadığı ülkemizde kamu inşaatlarını yapan kayıtlı 60.000 bin teknik eleman (yarısı mimar-mühendis) olmasına rağmen, kalite ve estetik açıdan kamu binaları da sınıfta kalacaktır.</p>
<p> </p>
<p>Bugün, ülkemizin ve kentlerimizin içinde bulunduğu çarpık yapılaşmayı görebilmek için mimar-mühendis, uzman olmamıza dahi gerek yoktur aslında. İçinde yaşadığımız şehirler, mahalleler, kasabalar, tatile gittiğimiz kıyılar birer çirkinlik abidesi olarak gözümüzün önünde uzanmaktadır. Kibrit kutusuna benzeyen, birbirinin içine girmiş, çok katlı, kişiliksiz apartmanları bir medeni yaşam biçimi sanan halkımız, bu binaların Roma’dan, Bizans’tan, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan kalan anıtlarla, yapılarla estetik tezatlığını göremeyecek kadar sarsılmış, körleşmiştir! Şehirlerimizdeki kaldırımların “kaldırım mühendisleri” tarafından dahi yapılamayacak kadar kötü, yaşlının, çocuklunun, engellinin hiçbir şekilde dikkate alınmadığı birer medeniyetsizlik timsali olduğunun farkına varamamaktadır! 17 Ağustos depreminde suçlu bulma derdindeki halkımız tarafından hedef alınan müteahhitlerimiz, bu çirkinlik estetiğini nasıl geliştirmiş ve hangi merciler tarafından onay almıştır acaba? Bu ülkenin mimar ve mühendisleri nasıl eğitim almaktadır ki ülkenin hertarafında biten yazlık siteler, şehirlerde ormanların ve dere yataklarının üzerinde kurulan lüks siteler hiçbir yaratıcılık izi taşımazlar! Ülkemizin üst ve orta sınıfları en son model lüks arabalarından inip, tiril tiril ‘designer’ kıyafetleri ile yürüdükleri kaldırımları, pahalı mobilyaları ile içinde yaşadıkları çirkin binaları ‘güzellik anlayışlarıyla’ nasıl bağdaştırmaktadırlar? 17 Ağustos sonrası yargılanıp ceza alan müteahhit Veli Göçer’in yaptığı 3 binden fazla konutun fenni mesulleri, proje mükellifleri, yıllara uzanan dönem içinde ruhsat ve oturma izni veren belediye görevlileri ve tüm bunlara yasa ve planları, vizyonu tedarik edemeyen devletin tüm mercileri, milletvekilleri, bakanlar, hükümetler nerede ve nereden çıkmıştır acaba? Bu insanların sarsılmış olmaları dışında bir açıklama getirmek mümkün müdür?</p>
<p> </p>
<p><strong>Belki “Yer” Dinler</strong><strong></strong></p>
<p> </p>
<p>17 Ağustos depreminden sonra iyice gündeme oturan ve son 10 yıldır hala kapımızı tıklatmamış olan olası bir İstanbul depremine karşı geliştirilen “politikasızlık” politikası sistemimizin, hükümetlerimizin ve devletimizin yetkinliğini yine gözler önüne sermektedir. Olup olmayacağı konusunda dahi her kafadan farklı seslerin çıktığı bu olası felakete karşı deve kuşu gibi toprağa başını gömüp beklemekten başka seçenek bırakılmamıştır halkımıza. Körfez depreminden bu yana toprak rantına dayalı politikalardan vazgeçilmemiş ve hatta kamu yönetiminde beklenen yapısal dönüşümler yerine ‘kentsel dönüşüm’ adı altında hazırlanan yeni imar operasyonları ile ülkemiz ve özellikle büyük şehirler, İstanbul başta olmak üzere, uluslararası yağmaya açılmıştır. Yapılaşma ile ilgili mevzuat bütünsel bir yaklaşım yerine parçacı ve günlük yaklaşımlarla dolu olup, planlama sürecinde yine çok başlılıkla karşılaşılmaktadır (TMMOB Mimarlar Odası, 2007). Bu arada, fay hattı teorileri, hangi semtin yıkılıp yıkılmayacağı, depremin ne zaman olacağı, komplo teorileriyle halkımızın kafası allak bullak edilmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Olası bir İstanbul depremi için en ilginç teorilerden biri, belki sizlerin de e-mail mesajı olarak aldığınız, deprem tahmincisi olarak ün yapan Amerikalı Mike Lee’den. On yıldır, Ay, Güneş ve yıldızların konumuna bakarak kendi geliştirdiği bir hesap sistemiyle dünyadaki olası depremleri tahmin etmeye çalışan Mike Lee’nin şimdiye kadarki tahminlerinde doğruluk oranı yüzde 60. Mike Lee’ye göre, İstanbul depremi 2008’de gerçekleşecek ve olası tarihler şöyle olacaktır: 3-13 Ağustos 2008 (bu yazıyı okuyorsanız şimdilik badireyi atlatmışız demektir), 4-14 Eylül 2008 ve 21-31 Ocak&#8230;. Bunca sözden sonra halkımıza önerilebilecek tek bir seçenek kalıyor; eğer sağ kalma olasılığı olursa ve hala bunca sarsıntıdan sonra bir çöküş yaşanmazsa, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 17 Ağustos sonrası depremzedelere verdiği tavsiyeyi dinlemek ve ‘devletten değil depremden davacı olmaya’ hazırlanmak!..</p>
<p>Bu makale <strong>Yeni Harman</strong> Dergisinin Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.         <strong>Copyrights Filiz Elasu 2008</strong></p>
<br /> Tagged: 17 Ağustos Depremi, çarpık yapılaşma, Deprem tarihçesi, Erzurum Depremi, kaçak yapılar, Körfez Depremi, kentsel dönüşüm, kentsel rant, Kuzey Anadolu Fay Hattı, müteahhitlik, siyasi ve toplumsal depremler, Türkiye'de kentlere göç, Türkiye'nin Deprem Gerçeği, yapılaşma, İstanbul Depremleri <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/179/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/179/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/179/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/179/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/179/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/179/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/179/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/179/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/179/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/179/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=179&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/10/12/sarsma-ve-sarsilma-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>İsrail&#8217;in Doğum Günü &#8216;Hepimize&#8217; Kutlu Olsun!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/10/12/israil%e2%80%99in-dogum-gunu-%e2%80%9chepimize%e2%80%9d-kutlu-olsun/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/10/12/israil%e2%80%99in-dogum-gunu-%e2%80%9chepimize%e2%80%9d-kutlu-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2009 21:04:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika'da Siyonist gruplar]]></category>
		<category><![CDATA[Balfour Deklarasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin-İsrail sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan Siyonistler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Theodor Herzl]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail Devletinin kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail'in 60. kuruluş yılı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz Mayıs ayı boyunca İsrail’li Yahudiler (ve tüm Siyonistler) İsrail devletinin kuruluşunun 60. yılı kutlamalarıyla kendilerinden geçtiler! Dünyamızın eski-yeni devlet adamları (George Bush, Tony Blair, Henry Kissinger, Vaclav Havel, Mihail Gorbachov), sinema yıldızları, ünlü iş adamları (Google’ın Facebook’un kurucuları, Rupert Murdoch, Steven Spielberg) ve daha kimbilir kimlerle&#8230; Omuz omuza, sokak partilerinde, havai fişekler eşliğinde, askeri [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=176&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Mayıs ayı boyunca İsrail’li Yahudiler (ve tüm Siyonistler) İsrail devletinin kuruluşunun 60. yılı kutlamalarıyla kendilerinden geçtiler! Dünyamızın eski-yeni devlet adamları (George Bush, Tony Blair, Henry Kissinger, Vaclav Havel, Mihail Gorbachov), sinema yıldızları, ünlü iş adamları (Google’ın Facebook’un kurucuları, Rupert Murdoch, Steven Spielberg) ve daha kimbilir kimlerle&#8230; Omuz omuza, sokak partilerinde, havai fişekler eşliğinde, askeri uçakların gökyüzünde taklalar atıp en son teknoloji harikası silahların sergilendiği geçit törenlerinde, ormanlarda, piknik yerlerinde uçurtma uçurup mangal yaparak&#8230;.kendilerinden geçtiler! Nasıl geçmesinler? Tarihte tüm bir halkın topraklarının istimlak edilip bir diğerinin yerleştirilmesiyle kurulmuş bir devlet daha yok ki!  Tabii ki kendilerinden geçerler&#8230; Hem de zevkten dört köşe, kendileriyle gurur duyarak, mutluluktan uçarak!<span id="more-176"></span></p>
<p> </p>
<p>Bırakıp gittiğin topraklara taaa 2000 yıl sonra çık gel, “Burası bizim toprağımız, bizim ülkemiz çünkü bizim kutsal kitabımızde öyle yazıyor, biz Tanrı’nın sevgili kullarıyız” de, ve dönemin en güçlü devleti yesin bunu! Ne şans değil mi! Gerçi bu, şanstan öte emperyalist çıkarların döndüğü bir büyük oyundur! Petrolün öneminin farkına varan İngilizlerin bölgeyi Osmanlılardan kapabilmek için Yahudi azınlığı kullanarak başlattığı, sonra da  Siyonist fikirlerin eşliğinde yürütülen bir oyun! Üstelik içine biraz da şansızlığın, binlerce yıllık dışlanmanın, eziyetlere tabii olmanın, ümitsizliğin, Avrupa’nın Yahudi düşmanlığının katıldığı bir oyun!  İngilizler bölgenin kontrolünü ele geçirmeden önce, Siyonistlerle yapılan gizli anlaşmaların sonucu olarak ortaya çıkan ünlü Balfour Deklarasyonu (1917), işte bu oyunun göstergesidir. Bu anlaşmaya göre, İngilizler Siyonistlerin Filistin’e yerleşmesine destek olacak, Siyonistler de Filistin’in İngiliz kontrolünde olmasını kabul edecektir. Şans mı demiştik! Daha çok danışıklı döğüş galiba! Ve işin ilginç yanı bazı İngiliz aristokrak ve devlet adamlarının (Lord Shaftesbury, Lord Palmerston, David Lloyd George, Lord Balfour gibi) “bu ileri görüşlülüğü” olmasa, Siyonist düşüncelerin mimarları Filistin’i kendilerine yeniden “yurt” edinmek gibi bir fikri, bırakın pratiğe geçirmeyi, ortaya dahi atamayacaklardır. Mesela, Siyonismin ilk kurucularından Theodor Herzl, Avrupa’nın yahudi karşıtlığından ve ırkçılığından ümitsizliğe kapılıp Yahudi sorununa bir çözüm ararken, aklına ilk gelen ülke “Arjantin”dir. Ve yine, 1920’lere kadar Doğu Avrupa ve Rusya’yı terk eden Yahudilerin en büyük hayali, kapağı Orta Doğu’ya değil Amerika’ya atmaktır.</p>
<p> </p>
<p>İsrailli Yahudiler çoook mutlu, devletlerinin 60. yılını kutluyorlar! 60. doğum günü&#8230; Zeytin ağaçlarıyla, İsraillilerin gurur kaynağı, Jaffa portakal bahçeleriyle, üzüm bağlarıyla bezeli, yeşil, modern, zengin bir ülke! Ama, (işte, aması var) çalıntı! Üstelik öyle Siyonistlerin iddia ettiği gibi üzerinde birkaç ilkel Arabın yaşadığı boş, çöl olan bir yer de değil! Tarihi belgelere göre, Filistinli çiftçilerin 1880’de tüm portakal bahçelerini elinde tuttuğu, 765,000 ağaca sahip olduğu, yılda 30 milyon portakal üretip Avrupa’ya sattığı bir yer&#8230; Birinci Dünya Savaşı öncesinde 1 milyon Filistinli’ye karşın 56,000 Yahudi’nin yaşadığı bir yer&#8230; Yine Siyonistlerin iddialarının aksine, Filistinliler 1920’lerden itibaren akın akın gelen Yahudi göçmenleri görünce pılıyı pırtıyı toplayıp kaçmamış (tüm imkansızlıklara, yoksulluğa ve doğru dürüst bir lider kadroya sahip olmamalarına rağmen) karşı koymuşlardır. Ancak mücadele edilen sadece Siyonist çeteler değil, bu çeteleri destekleyen, tanklı tüfekli, tam teçhizatlı İngiliz ordusudur. 1920’de başlayan çatışmalar 1929’da şiddetlenmiş, 1936’da Filistin halkı genel greve gitmiş ve aynı zamanda İngilizlerden bağımsızlığını talep etmiştir. Ancak, şimdi olduğu gibi, Filistin halkı ya tamamiyle gözardı edilecek yada zorla susturulacaktır. Öyleki çatışmaların son bulduğu 1939’a kadar 20,000 Filistinli öldürülmüş, yaralanmış, tutuklanmış ve sınır dışı edilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>İsrail’i bu yıl, 60. kuruluş yılı vesilesiyle ikinci kez ziyaret eden George Bush, Siyonistlerin ve özellikle, Hristiyan Siyonistlerin en popüler başkanı olsa gerek. Bildiğiniz gibi, Hristiyan Siyonistler İncil’in olduğu gibi okunduğu takdirde, geleceğe yönelik tüm kehanetleri içerdiğini ve bunların merkezinde İsrail devletinin olduğuna inanırlar. Onlara göre,Yahudilerin İsrail’e dönmesini Tanrı istemektedir ve Kudüs, İsrail sınırları içersinde, başkent olmalıdır. Hatta kimisine göre Kudüs’teki Yahudi Tapınağı yeniden inşa edilmeli, aynı kalıntılar üzerinde bulunan ve Müslümanlarca kutsal sayılan Al Aksa Camii ve Taş Kubbe yıkılmalıdır. Böylece, Müslüman dünyanın kışkırtılmasıyla 3. Dünya Savaşı kopacak,  Anti-Crist yani Şeytan ortaya çıkacaktır. Bunlar kıyametin (Armagedon) göstergeleri olduğu için İsa yeniden görünecektir. (‘The Omen’ filmlerini seyrederek bu senaryoları biraz daha iyi kavramak mümkün!)</p>
<p> </p>
<p>Yine bildiğiniz gibi bu Hristiyan Siyonist ve Yahudi grupları, Amerika’da o kadar güçlüdürler ki onların desteğini almadan politikaya atılmak, politika yapmak, hele İsrail karşıtı olmak nerdeyse imkansızdır. Mesela, 1976 yılında başkan olan Jimmy Carter, 1978’de Siyonist düşüncelerinin Orta Doğu politikalarını nasıl yönlendirdiğini itiraf etmiştir. İsrail’in saldırgan Likud yerleşim programlarına karşı çıkıp, bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik önerilerde bulununca da, sonraki seçimde oyları Reagan’a kaptırmıştır. Ronald Reagan 1980’deki bir konferansta İsrail’in ABD için önemini bakın şöyle açıklayacaktır: “İsrail her an savaşmaya hazır&#8230;ve bunda tecrübeli bir orduya sahip&#8230;Orta Doğu’da ABD’ye büyük faydaları olan bir güç. Eğer böyle güçlü bir İsrail olmasaydı, bu gücü, kendimizin, doğrudan tedarik etmesi gerekirdi.”</p>
<p> </p>
<p>Bir taşla iki kuş! Amerikalı Hristiyan Siyonistlerin İsrail’le olan özel ilişkiyi neden “Siyam İkizlerine” benzettiği daha iyi anlaşılıyor. Bugün hiç ‘sınır’ tanımayan bu ilişki tam şeklini 2. Dünya Savaşının sonunda alıyor. İşte senaryo; savaştan bitkin çıkmış, Filistin’de kontrolü kaybetmiş görünen bir İngiliz devleti ve ondan dünya imparatorluğunu devralmaya hazırlanan, güçlü, Orta Doğunun petrol reservlerinin öneminin farkında bir Amerika! Bir de tarihi boyunca dışlanmış, suçlanmış ve sonunda Hitlerin gazabına uğrayıp milyonlarcası katledilmiş vatansız bir halk&#8230; Tabii, bir de Siyonist din adamları, politikacılar&#8230; Tüm kapıların, özellikle Amerika’nın kapılarının kendisine kapanmış olduğu, Filistin’e gitmeye zorlanan bir halk&#8230; Ve&#8230;1946’da King David Otelinin Siyonistler tarafından bombalanarak 80’den fazla İngiliz, Arap ve Yahudi’nin öldürülmesi&#8230; İşte size mazaret&#8230; Olay, tabii hemen Birleşmiş Milletlere gider. Yeni kurulmuş bu çelimsiz organizasyonda (şimdi böyle, o zaman nasıldı acaba?), Amerika borusunu öttürerek ‘adil’ bir plana vardırır herkesi! Filistin toprakları iki toplum arasında paylaştırılır. Plan o kadar adildir ki toplam nüfusun yüzde 30’unu oluşturan ve toprakların sadece yüzde 6’sına sahip olan Yahudilere Filistin’in yüzde 55’i verilir, ve tabii sorunsuz onaylanır bu plan! İki yıl sonra, 14 Mayıs 1948’de, Ben Gurion İsrail devletinin kuruluşunu ilan edecektir. Elbette bu iki yıllık sürede, İsrail ordusu boş durmayacak, İsrail’e verilen topraklarda yaşayan 391 000 Filistinli hertürlü şiddetin, korku taktiğinin kullanıldığı yöntemlerle evlerini, köylerini, topraklarını bırakıp hayatları pahasına kaçmak zorunda kalacak ve çevre ülkelerde mülteci durumuna düşecektir.</p>
<p> </p>
<p>Evet, geçtiğimiz ay İsrailli Yahudiler büyük şölenlerle  İsrail devletinin kuruluşunun 60. yılını kutladı. Çok mutlular!..Mutlu olunmaz mı? Kuruluşundan 1 yıl sonra 1949’da, sınırlarını yüzde 55’den yüzde 78’e çıkar, o topraklarda yaşayan halkın üçte ikisini mülteci durumuna düşür (Bugün 3 milyon Filistinli bir gün ülkelerine dönme umuduyla yaşıyor!) ve 60 yıl boyunca bu modeli tekrarla, kimse bir şey yapamasın! Tüm dünyaya, bunca aklı­-selim insana, vicdan sahibine güzel bir ‘nahhh!&#8230;’ çek! Oh, tabii kutlanır! Hem de dört köşe, kendinden geçerek, mutluluktan uçarak!.. Üstelik Amerika, İngiltere gibi ülkelerde son derece varlıklı, akademide, medyada, politikada, finans ve iş çevrelerinde en iyi noktalarda Yahudi savunucuların, yandaşların olsun. Bir de bunların üstüne, Hristiyan ve Siyonist olan milyonlarca, sıkı dindar destekçin&#8230; Bu ülkelerde Filistin yanlısı veya gerçekleri belgeleyen herhangi bir yayında hemen karşı kampanya başlatsınlar! İsrail’i eleştiren Yahudileri dahi, katliam yanlısı, anti-semitik yada Nazi Sempatizanı olmakla suçlasınlar! Ve&#8230; Filistin halkına yapılan kıyıma, zalimliğe kimse ses çıkaramasın!..Ohh ne güzel!&#8230; İsrail’in 60. doğum günü hepimize kutlu olsun!&#8230;</p>
<p>Bu makale Haziran 2008&#8242;de <strong>Yeni Harman</strong> Dergisinde yayınlanmıştır.                         Copyrights Filiz Elasu 2008</p>
<br /> Tagged: Amerika'da Siyonist gruplar, Balfour Deklarasyonu, Filistin, Filistin sorunu, Filistin-İsrail sorunu, Hristiyan Siyonistler, Siyonizm, Theodor Herzl, Yahudi düşmanlığı, İsrail, İsrail Devletinin kuruluşu, İsrail'in 60. kuruluş yılı <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/176/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/176/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/176/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/176/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/176/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/176/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/176/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/176/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/176/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/176/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=176&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/10/12/israil%e2%80%99in-dogum-gunu-%e2%80%9chepimize%e2%80%9d-kutlu-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>9 / 11&#8242; le Kafamıza Kazınanlar</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/09/23/9-11-le-kafamiza-kazinanlar/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/09/23/9-11-le-kafamiza-kazinanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 21:50:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[11 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Al-Qaeda]]></category>
		<category><![CDATA[dördüncü kuvvet]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[George Bush]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[Saddam'ın infazı]]></category>
		<category><![CDATA[War on Terror]]></category>
		<category><![CDATA[İkiz kuleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=105</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık için en önemli iki icattan biri yazı ise diğeri fotograf olsa gerek! Hafızamız, yazı ve fotoğraflar… Zamanın akışına karşı geliştirebildiğimiz ve, belki de kendimizi kandırarak, varlığımızı tescil edebildiğimiz iki araç… Kime? Narsist ve medyum değilsek, toplumun diğer bireylerine tabii ki…Bunlardan yazı, ilginçtir ki insanlık tarihiyle eşdeğer olmasına rağmen insanların tümüne, bir toplumun bütün fertlerine [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=105&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık için en önemli iki icattan biri yazı ise diğeri fotograf olsa gerek! Hafızamız, yazı ve fotoğraflar… Zamanın akışına karşı geliştirebildiğimiz ve, belki de kendimizi kandırarak, varlığımızı tescil edebildiğimiz iki araç… Kime? Narsist ve medyum değilsek, toplumun diğer bireylerine tabii ki…<span id="more-105"></span>Bunlardan yazı, ilginçtir ki insanlık tarihiyle eşdeğer olmasına rağmen insanların tümüne, bir toplumun bütün fertlerine hala ulaşmış değil, <em>-günümüzde okur-yazar olmayan pekçok insanın olduğunu düşünürsek-</em>Halbuki fotoğraf en fazla iki yüz senelik bir geçmişe sahip olmasına rağmen teknolojideki son gelişmelerle, çok kısa bir zamanda, en ücra köşelere kadar kitle iletişim araçları vasıtasıyla girmiş durumda. Radyoyu bir yana bırakacak olursak, televizyon, film, gazete ve en son internet sayesinde fotoğrafın, görüntünün girmediği ev, alan yok gibi. Birçok ülkede insanların boş zamanlarını değerlendirme metodunun başında televizyon seyretmek geliyor ve bir ahbap veya dostlarıyla buluşmak, onları aramak yerine televizyonun başına geçmeyi tercih ediyorlar. Mesela bir Amerikalı yılda 1200 saat televizyon seyrediyor, yazı türüne, okumaya harcadığı yıllık zamansa yılda sadece 5 saat. Kısacası, söz <em>-konuşmak veya okumak şeklinde olsun-</em> bakmaktan daha ağır ve zahmetli geliyor. Aslında bunun yadırganacak bir yanı da yok, çünkü duyularımızla algılamak ve düşünmek, söz ve dilin kulanılmasından önce geliyor. Doğamız bu… Kokluyor, dokunuyor, tadıyor, duyuyor ve görüyoruz… Bunlardan edindiğimiz izlenimleri, öğrendiklerimizi söze veya kaleme dökmemiz işin sonrası.  İzlenimlerimizde, öğrenimimizde, kişiliğimizin oluşmasında, inançlarımızda ve dolayısıyla pratiğimizde görme duyumuza hitab eden fotoğrafın, görüntünün, film ve televizyonun etkisini bir düşünün siz! Bu anlamda düşündüğümüzde fotoğrafın insanlık tarihinde ne kadar önemli bir buluş olduğu ve fotoğrafı, görüntüyü kullanan media araçlarının, neden dünya litaretüründe “<strong>4. kuvvet</strong>” olarak nitelendiğini anlayabiliyoruz.</p>
<p> </p>
<p>Aslında tüm bunlara değinme nedenim 7 yıl önce <strong>11 Eylül 2001’</strong>de <strong>NewYork</strong>’da <strong>İkiz Kuleler</strong>’in yerle bir edilmesiyle başlayan ve hala devam eden, başrollerinde <strong>ABD</strong>, <strong>İngiltere</strong> ve <strong>Al-Qaeda Örgütü</strong>’nün bulunduğu, buna <strong>Afganistan</strong> ve <strong>Irak</strong>’ın dahil edildiği diğer yardımcı aktörlerin, figuranların bol bol kullanıldığı, içinde bulunduğumuz şu ilginç uluslararası politika dizi filmi&#8230; İnsanlık tarihinde uluslarası olayların, politikanın hiç bu kadar bir görüntü bolluğuyla günlük hayatımıza girdiği, yediden yetmişe hepimizi, ilgili ilgisiz tüm dünya insanlarını etkilediği bir örnek daha yok sanırım…</p>
<p> </p>
<p>Medyanın, özellikle görsel medyanın uluslararası platformda, siyaset, kültür, sanat ve eğitimde kullanılması tabii ki yeni değil. Bir propaganda aracı olarak fotoğrafın, filmin kullanımı <strong>Birinci ve İkinci Dünya Savaşları</strong>’ndan tutun, <strong>Vietnam</strong>’a hatta birinci Körfez Savaşı’na kadar, kamuoyu oluşturmanın, manipüle etmenin en bildik yöntemlerinden. Yazılı basından, savaş fotoğraflarının sergilerine, <strong>Hollywood</strong> filmlerine kadar bir dolu veri var elimizde. Ancak, <strong>9/11</strong>’le başlayan süreç bunun doruğa çıktığı, en yaygın ve etkin bir şekilde kitlelere ulaştığı ve üstelik tüm aktörler üzerinde kontrolün pek de sağlanamadığı bir dönem. Yedi yıldır insanlığın hafızası bir pin pon topunu izler gibi bir dolu aktörün televizyonda, basında ve internette yayınladığı görüntü arasında gidip geliyor, hatta bir görüntü bolluğu içersinde boğuluyor….</p>
<p> </p>
<p>Duymuşsunuzdur; özellikle ölüme yakın deneyimler yaşayan kimi insan, “<strong>Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akmaya başladı</strong>” der. İlginçtir ki, bu film şeridini oluşturan kareler, dünya tarihinde ilk defa 9/11’la başlayan süreçte, hepimizin gözü önünden aynı şekilde, aynı görüntülerle geçiyor. İnsanlığın ortak hafızası, hem de görsel anlamda habire büyüyor… Konu, medya, sosyoloji ve siyaset bilimi açısından çok daha derinlemesine incelenebilir elbette, ama ben tembellik edip <em>-tam da konumuza uygun bir şekilde- </em>görüntüler üzerinden hafızalarınızı tazelemek istiyorum.</p>
<p> </p>
<p>Herşey, 11 Eylül 2001 günü sabahın erken saatlerinde başladı. Dünyanın dört bucağında, pekçok insan işini gücünü bırakıp televizyon ekranlarına dikti gözlerini. NewYork’un göbeğinde, <strong>Dünya Ticaret Merkezi</strong>’ni barındıran dev gökdelenlere (Twin Towers) iki uçak, içindeki yolcularla birlikte çarparak veya (çarptırılarak diyelim) yıkım ve yangına, ardından bir kaç saat içersinde binaların tamamiyle çökmesine yol açtı. Bizim gibi ikinci, üçüncü Dünya ülkelerinden insanlara felaketler, bombalar, savaş manzaraları çok yabancı olmasa da, Amerika’da meydana gelmesi ve <strong>Hollywood</strong> filmlerini aratmayacak kadar sürreal olması dolayısıyla, hepimiz için ilk küresel tecrübeydi bu görüntü. Tabii bunu bir dolu olaylar zinciri takip edecek, “<strong>War on Terror</strong>” ilan edilecek, önce <strong>Afganistan</strong> daha sonraki süreçte <strong>Irak</strong> işgal edilecekti.</p>
<p> </p>
<p>Teröristlere ve onlara yataklık yapan “kötülere” dair hafızamıza kazınan en bariz görüntü el ve ayakları zincire vurulmuş, iki büklüm veya sedyede taşınan, gözleri bağlı, garip turuncu tulumlar içersinde birer uzaylıyı andıran <strong>Taliban</strong> ve <strong>Al-Qaeda</strong> hükümlüleri. Küba’daki <strong>Guantanama Bay Kampı</strong>, savaş tutsaklarına dair tüm uluslararası hukuk ilkelerinin çiğnendiği, adil yargı yollarının kapalı olduğu bir garip kara nokta hafızamızda. Halen, 460 tutuklunun bulunduğu Guantanama Bay kampı, Amerika’nın adaletine dair ilk izlenimleri edindirecekti bize.</p>
<p> </p>
<p>Kitle imha silahlarının varlığına dair kanıt ve işgal gerekçelerinin fabrikasyonuyla geçen dönemin ardından, <strong>20 Mart -1 Mayıs 2003</strong> tarihleri arasında gerçekleşen ve hala devam eden Irak işgaline dair en çarpıcı görüntülerden biri, Bağdat’ın Cennet Meydanı’nda yeralan 13 metre yüksekliğindeki dev <strong>Saddam </strong>heykelinin yıkılma sahnesi. Çoluk çocuk ve birkaç gencin civar binalardan, ofislerden yağmaladıkları ganimetlerin yanısıra, birer ip, kazma kürekle Saddam heykelinin üzerine tırmanıp, sevinç gösterileri yapması heykeli yere indirip parçalayabilmek için büyük bir azim göstermeleri, ne hissedeceğimizi bilemediğimiz anlardan. Bu arada, yıkma işini Iraklılar yapıyor görünse de, meydanın Amerikalı askerler ve tankların ablukası altında olduğu ekranlarımıza yansımayacaktı.</p>
<p> </p>
<p>Irak’lılar rejim değişikliğini yağma ve kaos içinde kutlarken, Amerika tarafı da boş durmayacaktı. <strong>2 Mayıs 2003</strong>’de, Amerika savaş ekibinin lideri Bush’un Kaliforniya sahiline konuşlanmış bir savaş gemisinde, Rambo misali, tam tekmil askeri üniforma içinde ve bir savaş helikopterinden inerek yaptığı konuşma unutulamayacak anlardan. Irak sularındaymış izlenimi verilen bu sahnenin en can alıcı noktası Bush’un konuşması sırasında gözümüze takılıp duran, geminin köprüsüne asılı, devasa bir pankart. ‘Mission accomplished’ yani ‘Görev tamamlanmıştır’…Gemiye o pankartı kimin astığı konusunda daha sonra Beyaz Saray ve Donanma arasında ihtilaf çıkacak ve suç, sonunda Bush Hükümeti’nin üstünde kalacaktı.</p>
<p> </p>
<p>Görevin hemen tamamlanacağından emin Amerikalı yönetim, eski iş ortaklarından “<strong>dictator</strong>” Saddam’ı ve yakın çevresini imha işine hemen girişip, Irak halkının beklenmeyen direnişine gözdağı vermek için, en insanlık dışı görüntüleri kullanmaktan geri durmayacaktı. Saddam’ın oğulları <strong>Uday</strong> ve <strong>Kusay</strong>, Musul’da bir evde Amerikalılarla girdikleri çatışma sonucu ölü ele geçirilince ve Amerikalılar, bunların Saddam’ın oğulları olduğundan “herkesin” emin olması için, cesetlerin delik deşik olmuş, morarmış ve şişmiş kanlı yüzlerini gösteren fotoğrafları, dünya medyasının kullanımına sunacaktı.</p>
<p> </p>
<p>Bu arada Al-Qaeda’ya bağlı (veya öyle olduğu iddia edilen) gruplar tarafından 15/20 Kasım tarihleri arasında İstabul’da, <strong>HSBC</strong> binası, <strong>İngiliz Konsolosluğu</strong> ve 2 Sinagog olmak üzere beş ayrı bombalama eylemi gerçekleştirilecek, bunu <strong>11 Mart 2004</strong>’de <strong>Madrid</strong> yolcu treninin bombalanması ve ardından 7 Temmuz 2005’de Londra’da tren ve metrolarda patlayan intihar bombaları izleyecek, yüzlerce masum insan hayatını kaybedecekti. Bu olayların televizyona, basına yansıyan görüntüleri ve bu konudaki spekulasyonlar tüm Batı’nın yüreğine korku tohumları ekecek, <strong>Avrupa</strong>’da İslam fobisi artıp, müslüman azınlıklara karşı ırkçı duygu ve düşünceler körüklenecekti.</p>
<p> </p>
<p>İnsan hakları ve demokrasi sözcüsü Amerikalıların da aslında hepimiz gibi, iyileriyle kötüleriyle insan olduğu, hatta ilkeli ve sağlam kurumların, politikacıların eksikliğinde nasıl işi cozutup birer işkenceciye dönüşebileceğini da <strong>Abu Ghraib Cezaevi</strong>’nden gelen fotoğrafların eşliğinde keşfettik. Tutuklu Iraklılar üzerinde çeşit çeşit deneyler yapıp fantazilerini gerçekleştirme imkanı bulan ve bunları fotoğraflayan kadınlı erkekli ABD askerleri,  Amerikalıların psikolojilerine dair ilginç ipuçları edinmemizi sağladı. Kafalarına huni şeklinde şapkaların geçirilmiş olduğu, korkuluğu andıran kıyafetleriyle, kutuların üstüne çıkarılıp, ellerinden, ayaklarından elektrik kabloları geçirilip prizlere bağlanan hükümlülerin görüntüleri kafamıza kazınanlardan bazıları.</p>
<p> </p>
<p>Tüm bunlara ilaveten bir de, pekçoğumuzun görmeye cesaret edemediği (umuyorum) ama internette bol miktarda sirkülasyona sokulan, kaçırılan rehinelerin öldürülmesine ve özellikle kafalarının kesilmesine dair videolar var. Genelde İslam kelimesini kullanıp Irak’ta neye ve kime hizmet ettikleri belli olmayan <em>-Amerikalı paralı askerlerin yanısıra-</em> bu örgütlerin ilkel eylemlerinin görüntüleri, meraklıları için mevcut. Bu örgütlerden pek bir farkının olmadığı kanıtlanan işgalci güçlerin kuklası Irak Hükümeti’nin, Saddam Hüseyin’in infazına dair dünya medyasına dağıttığı fotoğraflar ve ardından güya yasal olmayan ve infazcılardan biri tarafından cep telefonuyla çekildiği söylenen videoyu ise dünya medeniyetine ışık tutan en son görüntü olarak sizlere hatırlatmak istiyorum.</p>
<p> </p>
<p>2006’nın son günlerinde Müslüman ülkeler Şeker Bayramı’nı kutlamaya hazırlanırken ve dünyanın geri kalan kesiminde, özellikle Hristiyan aleminde yeni yıl kutlamaları öncesi, Saddam Hüseyin’in asılarak infaz edilmesi acaba içimize su serpip yeni yıla daha huzurlu girmemize mi neden olacaktı? Yanağında bir morluk, boynu muhtemelen ipin etkisiyle kırıldığı için yana dönmüş durumda Saddam’ın ölü yüzü beynimize kazınacaktı. Hepimizin ortak edildiği bu uluslararası linç gösterisinde muhtemelen tek onur ölüye ve ölüme dairdi. Saddam’a infazı sırasında yöneltilen hakaretler ve bağırışmalar, Saddam’ın darağacına yürüyüşü, ipin boynuna nasıl geçirildiği, son nefesini nasıl verdiği, vücudunun bilmem hangi bölümünün nasıl titrediği, ipin ucunda nasıl sallandığına dair tüm ayrıntılar <em>-ben izlemedim, hayal gücümü kullanıyorum- </em>ilgili ve meraklılara internet üzerinden sunulacaktı.</p>
<p> </p>
<p>Bu en son medya harikası görüntü ile, biz izleyicilerin aktif bir şekilde habercilik alanına katılımı sağlanacak ve hepimizin birer vatandaş gazeteci olabileceği tescil edilecekti. Cep telefonlarımızla, elimizdeki en son teknolojik kamera, fotoğraf makinesi gibi araçlarla her an, herşeyi, her olayı kayıt edip dünya medyasının hizmetine sunarak insanlığı aydınlatabileceğimize dair bir örnek teşkil edecekti bu. Copycat (medyanın etkisiyle copya edilen davranışlar) yüzünden Saddam’ın infazı ertesi, dünyanın çeşitli yerlerinde en az 3’ü çocuk 6 kişi kendilerini asarak öldürecekti. (Google videolarına göre, siteye postalanmış olan Saddam’ın infaz sahnesi, 29 Mart 2007’ye kadar olan süreçte 16 milyon 550 bin kez izlenmiş.)</p>
<p> </p>
<p>Aslında bütün bu kafamıza kazınan görüntülerle, (ülkemizde de hergün, devlet kanalları dahil, istisnasız hemen tüm televizyon kanallarında) izlediğimiz bu sorumsuz ve zevksiz habercilik anlayışıyla tek bir şey kanıtlanmakta. Teknolojik gelişmelere, kullanılan aletlere rağmen, bazı bilim kurgu filmlerini haklı çıkarırcasına, büyük kalabalıkları giyotin meydanlarına, linç alanlarına çeken ilkel duygularımızda, içgüdülerimizde bir gelişme olmadığı ve medyanın yaşadığımız bu dönemde sahneleme görevini üstlenerek iktidarların suçlarına bizleri ortak ettiği &#8230; Ancak görüntülerin sanallığı, bizleri onların gerçekliğinden uzaklaştırıp etkilerini de hafifletiyor. Suça ortak oluyor ama suç sonrası bir sorgulama döneminden geçmiyoruz. Hafızamızın gerilerine atıp başka görüntülere dalıyoruz. Bir şekilde uyuşuyoruz&#8230; <strong>Susan Sontag</strong>’ın bir makalesinde dediği gibi fotoğraf (görüntü) bizi başka insanların gerçeğine bir turist gibi sokarken, aslında yaptığı kendi gerçeğimize, hayatımıza da turistleştirmek&#8230; Bu yazıyı, “televizyonlarımızı pencereden fırlatma” teklifiyle bitirmek istiyorum. Acaba yeterince güçlü müyüz? Belki de işin tüm püf noktası bu&#8230;</p>
<p> Bu makale <strong>Yeni Harman</strong> Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p>                                                                                                                                                             <a href="mailto:Copyrights@filiz">Copyrights Filiz</a> Elasu</p>
<br /> Tagged: 11 Eylül, Afganistan, Al-Qaeda, dördüncü kuvvet, fotoğraf sanatı, George Bush, medya, Saddam'ın infazı, War on Terror, İkiz kuleler <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/105/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/105/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/105/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/105/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/105/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/105/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/105/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/105/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/105/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/105/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=105&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/09/23/9-11-le-kafamiza-kazinanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kumarhane Ekonomisi</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/09/14/kumarhane-ekonomisi/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/09/14/kumarhane-ekonomisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2009 21:26:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[özelleştirmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Bretton Woods sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[dünya ekonomik krizi]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi-işletme eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[IMF]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Mortgage sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[serbest piyasa ekonomisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.wordpress.com/?p=33</guid>
		<description><![CDATA[Şu ekonomi dedikleri&#8230;  Ekonominin ne kadar boş bir sosyal bilim dalı olduğu ve ekonomistlerin de nasıl gereksiz bir mesleğe sahip oldukları bir kez daha kanıtlandı! En basitinden, Klasik Ekonominin kurucularından Adam Smith’in ‘Invisible Hand’ teorisinin,  tüm toplumun yararına hizmet eden gizli bir el olmadığını, aksine bayağı elitist bir el olduğunu gördük! Kendi menfaatini düşünen bireyin, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=33&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şu ekonomi dedikleri&#8230;</strong></p>
<p> Ekonominin ne kadar boş bir sosyal bilim dalı olduğu ve ekonomistlerin de nasıl gereksiz bir mesleğe sahip oldukları bir kez daha kanıtlandı! En basitinden, Klasik Ekonominin kurucularından Adam Smith’in ‘Invisible Hand’ teorisinin,  tüm toplumun yararına hizmet eden gizli bir el olmadığını, aksine bayağı elitist bir el olduğunu gördük! Kendi menfaatini düşünen bireyin, görünmez bir mekanizma yardımıyla toplumun faydasına çalışmayacağını, tamamiyle ‘serbest’ bırakıldığında bırakın kendisini, tüm insanlığı felakete sürükleyebileceği bir kez daha anlaşıldı. Bu ‘serbest bırakılan’ bireylerden oluşan toplumların‘demokrasiyle’ yönetime gelen hükümetlerinin, Amerika ve İngiltere’de kime hizmet ettiği ve asıl ilkelerinin ne olduğu da gün yüzüne çıktı: “zengin zora düşünce müdahale edelim, kurtaralım, fakir zaten hep zor durumda olduğu için umursamayıp işimize devam edelim!”<span id="more-33"></span></p>
<p>Anlayacağınız, üniversitelerin ekonomi bölümleri kapatılıp yerine “İngiliz ve Amerikan Ekonomik Modeli” diye adlandırılan bölümler açılsa hiç kimsenin bir kaybı olmaz! Zaten, tüm dünyada ekonomi eğitimi piyasaya eleman yetiştirmekten öte gitmez, ancak bizimki gibi birkaç ülkede uygulaması bulunan, yabancı dilde eğitim yapan üniversiteler sayesinde, en parlak öğrencilerin hayatını kaydırmaya yarar. Başka bir dilde (İngilizce), başka ülkelerin ekonomi politik tecrübesinden kaynaklanan ve bu ülkelerin akademisyenleri tarafından dahi tam olarak kanıtlanmamış varsayımları, teorileri öğrenen bu beyinlerin doğal olarak kendi ülkelerine dair teoriler, çözümler üretmesi beklenemez. Çoğu istihdam edildiklerinde ülkenin kapitalist sisteme eklemlenmesine hizmet ederler. Bunlardan bir kısmı da zaten ilerde yüksek lisanslarını, doktoralarını yapmak için bir Batı üniversitesine gider ve oralarda bu teorileri iyicene hatmedip gelir. Bunlardan devletin ekonomik idaresinde söz sahibi olanların seçimi ise, tamamiyle hangi partinin yandaşı olduklarıyla, yani ideolojik seçimle alakalı olup yaptıkları da teknokratlıktan öte geçmez ve  uluslarası sermayenin, kuruluşların onlara dikte ettiklerini kılıfına uydurup ülkede uygulamaktan başka birşey değildir.</p>
<p>Bir de İşletme, başka bir deyişle İş İdaresi okuyanlar vardır. Ekonomiyle bazen çakışan ve birbirini tamamlayan yanları olsa da, İşletmenin de bir sosyal bilim dalı olduğunu iddia edenler kimseyi kandıramayacaklarını çabucak farkedip kös kös önlerine bakarlar. Ekonominin teorik içeriğinden yoksun olan ve sadece ülkemizde değil tüm dünya üniversitelerinde, hatta kimi ülkelerde lise eğitiminde dahi pek popüler olan bu ders, kapitalist ideolojinin an kaba anlamıyla, kendine jargon yaratma çabasından başka bir şey değildir. Tabii bir de kitleleri bu jargonla donatarak, kendini meşrulaştırma yoludur. İlkokul çocuklarının dahi, televizyonda biraz reklam seyredip köşedeki bakkala bir kaç gün çıraklık yaparak kavrayabileceği, basit ilkelerden oluşur. Aslına bakarsanız, bu anlamda çok daha dürüsttür ve ekonomide olduğu gibi kimsenin doğruluğundan emin olmadığı teorilerle, deneye yanıla ülke yönetmek yerine, işin özüne inerek kapitalist teşebbüsü inceler ve nasıl iş kurulacağını öğretir. Onun da asıl amacı, piyasaya eleman yetiştirmektir ve belirli bir azınlık için aile işini, şirketini devralacak kuşakları bu alanda eğitmektir.Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu sermaye sahibinin ikinci üçüncü kuşaklarının İşletme mezunu olması hatta yurtdışında, genelde Amerika, MBA (İş İdaresinde Yüksek Lisans), yapmış olmaları boşuna değildir.</p>
<p> <strong>Şoke mi olduk?</strong></p>
<p> Neyse biz gelelim şu kriz meselesine! Aslında 30 yıldır hazırlanmakta olan bu krize niçin bu kadar şaşırılıyor ona şaşmak gerek diye düşünüyorum. Birincisi, bırakalım sol teorileri ya da Marksist açıklamaları, çünkü onlar artık demode, yukarda bahsettiğimiz Ekonomi-İşletme literatüründe dahi “ekonomik cycle” denen bir olgu vardır ve ekonomilerin büyüme, küçülme gibi evrelerden geçtikleri habire anlatılır. Bir de, İkinci Dünya Savaşından beri tüm dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan, “serbest(çe) ticaret” yapabilmek için bütün ülkelerin aynı ekonomik prensiplere göre yönetilmesi gerektiğini, yani liberal ve demokratik olması gerektiğini savunan bir ülkenin var olduğunu biliyoruz! Bir kaç istisna dışında (Kuzey Kore, Küba gibi) serbest piyasa ve serbest ticaretin tüm dünya ülkelerine  kabul ettirilmiş,  IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların yardımıyla da hayata geçirilmiş olduğu bir küresel sistemden bahsediyoruz! Kısacası bu kadar entegre bir ekonomik sistemde kriz çıktığında bundan herkesin etkilenmesi neden o kadar şaşırtıcı anlaşılır gibi değil! İkincisi, dünyanın reserv parası Amerikan doları. Yani dünyada, tüm hükümetlerin büyük meblağlarda ellerinde tuttuğu yabancı para birimi. Alış verişlerin yapıldığı, petrol ve altının dünya pazarlarında fiyatının belirlendiği para cinsi bu. Dolayısıyla dünya petrol ticaretini ve bu ticaretten kazanılan gelirin (Londra Borsası üzerinden) nerelere gideceğini kontrol eden bir sistemde, Bretton Woods sisteminin mimarları iki ülke olan Amerika ve İngiltere’de bir sorun çıktığında, diğer ülkelerin de etkileniyor olması neden o kadar şaşırtıcı!</p>
<p> <strong>Laissez-faire!  Bırakın (da)Yapsınlar!</strong></p>
<p> Hadi bunları gözardı ettik, son 30 yıldır yapılanlar da mı bize hiç tiyo vermedi? 1979’da İngiltere’de Margaret Theacher’ın, 1980’de Ronald Reagan’ın Amerika’da iktidara gelmesiyle başlayan süreci kastediyoruz. Enflasyonun ve düşük büyümenin ekonomiye çok fazla devlet müdahelesinden, yani yüksek vergiden, kamu harcamalarından ve de sendikaların fazla güçlü olmasından kaynaklandığını bu yüzden de hükümetin aradan çekilerek şirketlerin, bankaların ve de çalışanların işi kendi aralarında halletmesini savunan bir ideolojinin iktidarından! 80’lerde tüm karşı koymalara rağmen yürürlüğe konan bu program, istenen sonuçları verdi ve daha fazla büyüme, düşük enflasyon sağlandı. Bu arada sendikalar etkisiz hale getirildi, işsizlik arttı ve özellikle İngiltere’de büyük çapta özelleştirmeler yapıldı.</p>
<p>Sonra geldi 90’lar ve Sovyetler Birliği çöktü. İki dost Reagan’la Theacher’in ekonomik prensipleri, zafer sarhoşu sağ kesimlerde nerdeyse bir tür ekonomik fanatizme dönüştü. İngiltere’de Tony Blair, Amerika’da önce Clinton, sonra Bush’larla serbest piyasacılar, sermaye hareketinin önündeki her tür engelin kaldırılması için baskıyı arttırdılar. Başarılı da oldular ve kapitalizm dizginlerinden kurtulmuş bir şekilde dört nala, yeni pazarları keşfetmeye koyuldu. Bu arada yaşanan ekonomik büyümeyle, büyük çoğunluğun da ağzına bir parmak bal çalınmış oldu. Ancak bu ekonomik büyüme, büyük miktarlarda borç alınarak sağlandı. Sadece bireyler kredi kartlarını kullanarak borç altına girmekle kalmadı bankalar, kurumlar, firmalar ve hükümetler aynı şeyi yaptılar. Mesela, İngiltere’de ailelerin borcundan kaynaklanan toplam miktar 1980’de Yıllık Milli Gelirin  % 50’sine denk gelirken bu miktar 2007’de %100’üne ulaştı. Özel Finans sektöründe bu borçluluk mal varlıklarının %21’inden %116’sına ulaştı aynı zaman diliminde. Örneğin, Amerika’da Goldman Sachs’ın eski patronu, şimdi kurtarma ekibinin başı, ABD Hazine Sekreteri Henry Paulson 1999’da işi ilk devraldığında şirketin borcu 20 milyar dolarken işi devrettiğinde bu miktar 100 milyar dolar olmuştu. Hükümetler bu dönemde borç seviyelerini, gözlerine kestirdikleri, halka ait herşeyi satarak dizginlemeye çalıştılar. Tabii tüm dünyada olduğu gibi bu ülkelerde de zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe büyüdü.</p>
<p>Bir yandan bu ülkelerde, gerçek üretime dayalı sermaye küçülürken, öbür tarafta emlak alım satımı, uluslararası finans ve hisse senedi ticareti ile uğraşan özel eğitimli, Oxford, Cambridge, Harward mezunu çoğu yönetici sınıfdan gelme profosyeneller Londra Borsasını, NewYork’la birlikte dünyanın finans merkezi yapmaya koyuldular. Artık uluslararası fınansın önündeki tüm sınırlayıcı kurallar yavaş yavaş kalkacak, uluslararası finans kuruluşları, Morgan Stanley, Merrill Lynch, Lehmann Brothers, Deutsche Bank, Goldman Sachs gibi yatırım bankaları şimdiye kadar olmadık bir şekilde ve rahatlıkta her tür kağıdın dönüşümünü sağlayacak, hem kendileri hem de müşterileri için borç anlaşmaları yapacak, hükümetlere dahi danışmanlık hizmeti verecek ve inanılmaz büyüklüklerde yatırım fonları yöneterek milyarlarca dolar rantı cebe indirecekti. Tüm bu finans kuruluşlarının, bankerlerin ve bankacıların yaptığı, borsa olarak adlandırılan, gerçekte kumar oynamaktan başka birşey olmayan etkinlikti ve tabii, birleştikleri nokta da açgözlülükleriydi.</p>
<p><strong>Piyasa denen Kumarhane’de&#8230;</strong></p>
<p> Bu kumarhane ekonomisinin nasıl çalıştığına dair basit bir örnek.  Bize de Akp Hükümetinin getirmeye çalışıp şu an halkımıza pek tutturamadığı Mortgage (Ev kredisi) sistemi, bu foyası meydana çıkan büyük kumarın merkezinde. Bildiğiniz gibi ev kredisi sisteminde insanlar gelirleri üzerinden ve biraz da peşinat ödeyerek bankalardan borç alır ve bunu genelde 25 yıl gibi bir süre boyunca, bankaya faiz karşılığı öder. Bu arada, hiç beklemeden, evine girip oturabilir. Aylık taksitler zamanında düzenli olarak ödendiği sürece bir sorun yoktur, ancak ödenmediği takdirde banka veya mortgage şirketi eve el koyar ve satarak borcunu tahsil eder (tabii alıcı varsa, bunun için büyümekte olan bir emlak piyasası lazım). Mortgage başvurusu yapanların işlerinin sağlamlığı, gelirleri ve kredi güvenilirlikleri bankalar için önemli kriterlerdir ve bunlar sıkı bir şekilde kontrol edilir. Kısacası her isteyene ve istediği miktarda bankalar kredi dağıtamaz.</p>
<p>Bir dolu bankanın, onlarca özel Mortgage Şirketinin, binlerce mortgage çeşidinin ve bu kuruluşlarla müşteri arasında çalışan aracıların, komisyoncuların, sigortacıların olduğunu düşünün. Bu mortgage ürünleri arasından kendine en uygun koşullarla, en iyi ödeme kolaylığı sağlayanı seçmeye çalışan müşteri ekonominin gidişatından tutun, enflasyon ve faiz oranlarına kadar bir dolu konuda uyanık olmak ve tahmin yapmak durumundadır. Aksi taktirde faiz ödemeleri kendi zararına olacaktır. Kısacası borca giren bir çeşit kumar oynar ve risk alır. Ancak bildiğiniz gibi kumarda birinin zararı bir başkasının kazancı anlamına gelir ve Kapitalist sistem de bu ilke üzerinden yürür. Herkesin devlet eliyle ev sahibi olmaya özendirildiği, ev sahipliği oranının kimi ülkelerde yüzde 60-70 lerde olduğu bir sektörde ne büyük paraların döndüğü açıktır. Kısacası kurtlar ve kuzular ortamı. </p>
<p> Bankalar, öyle herkese borç vermez demiştik. Ancak, 90’lardaki bir yasa ile, İngiltere ve Amerika’da bankalar, Hatalı Kredi Değişim Piyasası’nı (Credit Default Swap Market) icat ederek nerdeyse para dağıtmaya başladılar. Nasıl mı?  Alınan borçların (mortgage) ödenmemesi durumuna karşın bir sigorta sisteminden faydalanarak. Daha önce banka borcun ödenmeme ihtimaline karşın önlem almak zorunda iken (mesela, bir miktar parayı kenara koyarak), CDS piyasasının ortaya çıkmasıyla ödedikleri küçük bir sigorta meblasına karşın, kendi değerlerinin çok çok üzerinde miktarlarda borç vermeye başladılar. Böylece bankalar da müşterileri gibi daha çok borç alıp daha çok borç vermeye başladı, üstelik ciddi anlamda kendilerini güvenceye almadan. </p>
<p>Böylece riskli, sağlam olmayan bir borç sistemi yaratıldı. Bir de bunların üstüne, bu borç anlaşmaları toplanıp birarada bir paket/fon haline getirilip değer biçilerek borsada satılmaya, üzerlerinden spekülasyon yapılmaya başlandı. Ve, dünyanın her yerinden Japonya’dan Çin’e, Rusya’ya kadar yatırımcılar, Amerika’da İngiltere’de işleri veya evleri için kredi almış olan insanların borç antlaşmalarına, mortgage sözleşmelerine para yatırıp, onların ödeyebilme ihtimali üzerinden kumar oynamaya başladılar. Ev fiyatları ve bonolar yükseldikçe bir sorunla karşılaşmadılar. Ne zamanki ödeyemeyecek durumda olan müşterilere borç verilmeye başlandı problem de oluşmaya. Sub-prime marketi denen, borcunu geri ödeme riski yüksek olan kesim, gerçekten de ödemekte zorlanınca bankalar  paniğe kapılıp birbirine dahi kredi vermemeğe başladı. Goldman Sachs, Bradford and Bingley gibi bazı bankalar bu kötü borçlardan kaynaklanan zararları ödeyemez ve bunu kapatacak finansı da bulamaz hale geldi. İşte krizimiz de böylece doğmuş oldu. Tabii bu buzdağının sadece görünen küçük bir kısmı. Uluslararası finans kuruluşlarının ve bankerlerin yaratıcılıkları sadece mortgage ürünleriyle sınırlı kalmıyor. Hisse senetlerinden, hedge fonlarına kadar bir dolu kumar metodu var. Üstelik bu kumarın piyonları sadece kendileri olsa! Bu ülkelerde milyonlarca sıradan insan, emeklilik ikramiyelerinden tutun yeni doğmuş bebeklerin tasarruf hesaplarına kadar fonlara para yatırmış, bu kumarhane ekonomisinin içine, üstelik hükümetleri tarafından özendirilerek çekilmiş durumda. Hayatlarında kumarhaneye hiç gitmemiş, ve semtlerinde veya yakınlarında kumarhane açılacak olsa, büyük bir şiddetle karşı çıkıp protesto edecek olan bu insanların çoğu maalesef, bir kumarhane ekonomisinde yaşadıklarının hala farkında değil!</p>
<p> <strong>Bu kriz kimin krizi?</strong></p>
<p> Tüm bunların dünya fakirlerine etkisi ne olabilir?  Borcunuz yoksa, kredi almamışsanız, borsada hisse senedi veya fonlara oynamamışsanız, büyük bir bankada veya finans kurumunda çalışmıyorsanız, korkacak bir şeyiniz yok. Ancak gelecek ay elektrik faturanız ikiye katlarsa, vergi oranları arttırılıp maaşınızdan bir kaç kuruş giderse, katma değer vergisine daha başka ürünler eklenirse bilinki, krizin faturasının size düşen bölümü mutlaka ödettirilecektir. Bu, her zaman, dünyanın her yerinde aynı şekilde işler. Lenin’in dediği gibi “Kapitalistler her zaman paralarını kullanarak krizden çıkmayı becerir, bunu çalışanlara ödettikleri sürece de sorun yoktur.” Türkiye halkı buna zaten uzun yıllardır alışmış olduğu için şimdi de bir sorun çıkmayacağı kesindir. Sermaye sahiplerine gelince, İngiltere ve Amerika’da bir zamanlar hükümetin ekonomiye karışmasına şiddetle karşı çıkan bu kesimler şimdi hükümetin özel teşebbüse el koymasının tek çözüm olduğunu savunuyor. Bizde ise zengin devlet eliyle yaratıldığı ve bir hükümet geldiğinde, bir kısmı batırılıp yandaşlarından yenileri yaratıldığından, bu tür sorunlar bir önem taşımıyor.</p>
<p> Ama diyeceksiniz bu krizi yaratanların bulunup bir şekilde cezalandırılması gerekmez mi? Kimi suçlayacaksınız? Aç gözlü bankeri mi? Bu sistemin açgözlülüğe, hırsa, parayı herşeyin önüne koyan bireyciliğe dayandığını bilmiyor muyuz? Tüketiciye mi kızacağız? Küreselleşmenin dinamiğinde talebin ve dolayısıyla tüketimin olduğunun farkında değil miyiz? Büyük şehirlerimizin neredeyse her semtine, boşu boşuna mı dev alış veriş merkezleri dikiliyor?</p>
<p> Peki diyeceksiniz, nasıl çıkılacak işin içinden? Bilen olsa zaten kriz olmazdı! Bir de, 2008 Nobel Ekonomi Ödülünü NewYork Times’da Bush’u eleştiren makaleleriyle tanınan ve “serbest ticaret” üzerine görüşleri 30 yıldır bilinen, ders kitaplarında okutulan birine, Paul Krugman’a vermezlerdi. Paul Krugman’ın Keynesci yani devlet müdahalesini savunan bir ekonomist olmasından anlıyoruz ki, İsveç Akademisi dünyaya, özellikle Amerika’ya  bu yönde politik mesajlar gönderiyor! Demiştik ya, ekonomi bilim dalı politikayla iç içedir diye, işte bir diğer örnek size!</p>
<p> Ancak dünyanın ileri gelenlerinin, politikacılarının özellikle Avrupa Birliğinin, Amerika ve İngilterenin bu hyper-liberalizminden sıkıldığı ve dünya finans piyasasını biraz dizginleyecek bir formata kaymak istediklerinin sinyalleri var. Bunun için de tabii, diğer büyüklerin özellikle Rusya ve Çin’in desteği gerekecek. Bu ne kadar ve nasıl sağlanır ileriki günlerde göreceğiz. Krizin ilk günlerinde İtalya’nın Berlusconi’si tarafından Bretton Woods sisteminin değiştirilmesine yönelik ifadeler, birkaç gün sonra hemen, kem kümlere dönüşüvermişti. Doların hegemonyasını sorgulayacak bir talebin hemen kabul görmeyeceği kesin. Sonuçta Irak’ın Saddam’ına neler olduğunu biliyoruz. İlk Körfez savaşından sonra uygulanan ambargonun artık kaldırılacağını düşünerek Fransız, Rus ve Çin petrol şirketleriyle anlaşmalar imzalamaya başlayan ve petrolün satışını Euro para birimi üzerinden yapmaya kalkışan Saddam’ın ülkesinde, petrolü bakın kimler çıkarıyor şimdi!</p>
<p><strong>‘The End’ olacak mı?</strong> </p>
<p>Krizin ağırlığı kesin ama değişim olasılığı  hala uzak görünüyor. Üstelik ciddi anlamda entellektüel, sosyal ve politik bir sorgulama da yok. Amerika, krizin beşiği olmasına rağmen bu konuda konuşabilecek, yeni bir sistem olasılığı, ideali üzerine konuşabilecek iki kişiden, üstelik bu, tam da zamanı iken, başkanlık adaylarından en ufak bir ses çıkmıyor. Öyleki millileştirmelerin yapıldığı İngiltere’de bunlar kamunun uzun süreli müdahalesini önlemek amacıyla, yine özel sektörün yararı gözetilerek yapılıyor. İngiltere ve Amerika modelinin körü körüne izlendiği ülkemizde, Maliye bakanı özelleştirmelerin tüm hızıyla devam edeceğini söylüyor ve Türkiye kamuoyu terör gündemiyle meşgul ediliyor.</p>
<p> Anlaşılan o ki, bu, daha çok belli bir kapitalist modelin krizi! Güven, onur, adalet, kontrol, tatminkarlık gibi ilkeleri tamamen unutmuş bir modelin&#8230; Bu durumda bizim de, John Maynard Keynes’in dediği gibi ‘uzun vadede’ hepimizin öleceğini düşünerek işi ‘kısa vadeye’, şimdiye taşımamız gerekiyor. Bu anlamda dünyada alternatifler, farklı bir gelecek ve sistem arayışları yok değil. Mesela, Latin Amerika’da bazı ülkeler, Venezuella, Ekvador, Bolivya, yeni bir alternatifin peşinde ve bu ülkelerde sosyal dönüşümü gerçekleştiren güçler devrimci proletarya veya geleneksel sol anlamında işçi sınıfı değil, yeni bir özne gibi görünüyor. Bunlar özelleştirmelerden, neoliberalizmin sosyal maliyetinden şikayetçi olanlar. Bolivya’da yerli halk, Venezuella’da anti emperyalist milliyetçi sosyal gruplar ki, bunların ordu ile yakın ilişkileri var. Ekvatorda, yerlilerden tutun şehirlerde demokrasi kampanyası düzenleyen gruplar, sendikalar, öğrenci grupları, aydınlar&#8230; Bu ülkelerdeki deneyimin ne kadar anti kapitalist olacağını zaman ve tabii liderlerinin becerisi gösterecek. Ancak bu krizin onlar için olduğu kadar, Türkiye ve tüm dünya solu için de, kapitalizmin kitleler tarafından sorgulanması açısından, büyük fırsatlar sunduğu kesin. Bu son derece önemli bir nokta. Türkiye’de solun ve ilerici güçlerin konsantre olması gereken, kendi içine kapanık kısır çekişmelerden ziyade, ülkede eğitim, sağlık, ulaşım alanında yapılan özelleştirmeler, gelir dağılımındaki eşitsizlik, kaybedilen haklar ve yolsuzluklar olmak zorunda.</p>
<p><em>Bu makale <strong>Yeni Harman Dergisi&#8217;nin</strong> <span style="text-decoration:underline;">Kasım 2008</span> sayısında yayınlanmıştır.              </em><strong>Copyrights Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<br /> Tagged: özelleştirmeler, Bretton Woods sistemi, dünya ekonomik krizi, ekonomi-işletme eğitimi, IMF, kapitalizm, Küresel kriz, Mortgage sistemi, neoliberalizm, serbest piyasa ekonomisi <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/33/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/33/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/33/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/33/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/33/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/33/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/33/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/33/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/33/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/33/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=33&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/09/14/kumarhane-ekonomisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kimliğiniz? Osmanlı Cumhuriyeti Vatandaşı, Dininiz? Tüketici</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/09/13/kimliginiz-osmanli-cumhuriyeti-vatandasi/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/09/13/kimliginiz-osmanli-cumhuriyeti-vatandasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2009 17:05:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Davutoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[AKP'nin dış politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet ideolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan'ın Davos Çıkışı]]></category>
		<category><![CDATA[Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Mümtazer Türköne]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Millet sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslam sentezi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Osmanlıcılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.wordpress.com/?p=15</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışıyla gündeme oturan, sağ-sol, İslami tüm cephelerde tartışmaya açılan bir terim var: ‘Yeni Osmanlıcılık’! Bazı gazetelerde ‘Ortadoğuyu Yeni Osmanlı Kurtarır’ gibi başlıklar atılıyor, Hamas Hükümetinin danışmanı Ahmet Yusuf ‘Osmanlı’nın Dirilişi belki de Ortadoğudaki tüm sorunları çözer’ diye demeçler veriyor, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ‘Yeni Osmanlıcılığa Hayır’mitingleri düzenliyor ve yabancı basında özellikle [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=15&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışıyla gündeme oturan, sağ-sol, İslami tüm cephelerde tartışmaya açılan bir terim var: ‘Yeni Osmanlıcılık’! Bazı gazetelerde ‘Ortadoğuyu Yeni Osmanlı Kurtarır’ gibi başlıklar atılıyor, Hamas Hükümetinin danışmanı Ahmet Yusuf ‘Osmanlı’nın Dirilişi belki de Ortadoğudaki tüm sorunları çözer’ diye demeçler veriyor, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ‘Yeni Osmanlıcılığa Hayır’mitingleri düzenliyor ve yabancı basında özellikle Amerikan hükümetinin dış politikalarının şekillenmesinde büyük rol oynayan bazı Stratejik Araştırma Enstitülerinde bu başlıkla raporlar, makaleler yayınlanıyor.<span id="more-15"></span></p>
<p>İnsanın aklına hemen gelen soru ‘Ne oluyoruz? Yoksa Osmanlı Hanedanı geri mi dönüyor?’ oluyor&#8230;. Osmanoğullarının torunlarının bu konuda ne düşündüğünü bilemeyeceğiz ama Türkiye Cumhuriyetinin bazı vatandaşlarında böyle bir özlem olduğu belli! Mesela Gazze’de Erdoğan’ın Davos olayından sonra düzenlenen mitingde İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım ‘&#8230;.Abdülhamidlerden Selahaddinlere selam getirdim. Türkiye’de 70 milyon Abdülhamid var’ diyor ve hatta Filistinli, Arap bazı kişiler de ‘Osmanlı’nın geri gelmesi, Erdoğan’ın da halife olması’ gibi benzer özlemleri dile getiriyor. Adnan Oktar, ‘Ortadoğu’da Osmanlı’nın hayali dolaşıyor&#8230;Millet sistemine geri dönelim’ şeklinde yazılar yazıyor.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar ertesinde, Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışıyla doruğa ulaşan duyguların bu şekilde ifade edilmesi, bizlere en olumlu haliyle hoş, daha çok ciddiye alınamayacak sözler gibi görünüyor&#8230; Neden mi? Çoğumuz, özellikle de laik olduğunu düşünen kesimler için tarih, daha doğrusu dini kimliğimizi şekillendiren milli tarih Türkiye Cumhuriyetiyle sınırlı. Halbuki kimi İslami kesim bu tarihi daha geriye, Osmanlı’ya, özellikle de Abdülhamid dönemine bağlıyor. Avrupalı ulus-devleti model olarak almış Türkiye Cumhuriyeti için İslam, her ne kadar nüfus cüzdanlarımızın din hanesinde bize sorulmadan yazılı olsa da, kültürümüzün bir parçası olarak algılanırken, ülkemizdeki bazı kesimler için, kimliklerinde, kültürel olmaktan çok daha önemli, öncül bir anlam taşıyor. İşte bundan dolayıdır ki ‘Yeni Osmanlıcı’ söylemin, ana tezlerinden biri ‘Cumhuriyet ideolojisinin imparatorluk kültürü ile yoğrulmuş bu topraklara yabancı olduğu’ üzerine. (Zaman, Mümtaz’er Türköne, ‘Stratejik Derinlik’ Ahmet Davutoğlu)</p>
<p>Ülkemizde Osmanlı imajının uzun yıllar çok olumsuz olduğu ve Cumhuriyet rejiminin Osmanlılığı saltanatı ve hilafeti temsil ettiği için siyasi rakip görerek reddettiğini kaydetmemiz gerek. Sonuçta bunu Türkiye’deki tüm kuşaklar tarih eğitimlerinden çıkarabilir.Üstelik, altı okunun içinde halkçılık olmasına ve çoğulcu demokrasiye geçmek için bazı çabalara rağmen, tek adam ve ikinci adam dönemlerinin de halkı yönetime katmayı becerdiğini söyleyemeyiz. Artı, 1950’lerden sonraki tüm demokrasi çabalarının 10 yılda bir gelen askeri cunta ve muhtıralarla kesintiye uğratıldığı ve dolayısıyla Cumhuriyet ideolojisinin bu topraklardaki tecrübesinin belirli bir elit tarafından yönlendirildiği ve bunun çok parlak sonuçlar doğurmadığı da aşikar. Ancak, günün şartları ve koşulları düşünüldüğünde, ‘Avrupa’nın hasta adamı’ Osmanlı İmparatorluğundan Batı’nın sömürgeci devletlerine karşın, bu toprakların insanlarıyla milli bir mücadele vererek, bir ulus-devlet yaratmayı başarmış elitlerinin bu topraklara yabancı olduğunu söyleyemek ne kadar doğru, bunun tartışılması gerekiyor.</p>
<p>Birincisi, Cumhuriyet kadroları gökten zemberekle inmiş uzaylılar değil! Aksine Cumhuriyetin temelinde yatan milli şuur ve kimliğin Osmanlı zamanında hazırlanmaya başlandığını biliyoruz. Türkiye Cumhuriyetini kuran yönetici kadrolar, Osmanlı olarak doğan, eğitimini Osmanlı okullarında alan ve ilk siyasi kimliklerini Osmanlı olarak tanımlayan kimseler. Resmi dilin, halkın diline yaklaşması, dil ve edebiyattaki Türkleşme, siyasi alanlardaki (kurumlar, okul tedrisatları, resmi tarih yorumları) Türkleşme, özellikle 1860’lardan sonra, Tanzimat döneminde başlayan bir süreç.</p>
<p>İkincisi Cumhuriyet rejimi ne kadar halka uzaksa Osmanlı’da bir o kadar yabancıdır Anadoluya. En basitinden Halk edebiyatı/ Divan edebiyatı, Folk müzik/ Saray Müziği ve din bağlamında Tasavvuf / Bektaşi geleneği bunlara ışık tutabilecek kültürel farklılıkları simgeler. Zaten, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi halklarla yönetici sınıflar arasındaki yabancılık sadece bize özel değildir -Batılı ülkelerin aristokratları halklarına ne kadar yakındır!.</p>
<p>Üstelik Osmanlı Devleti Türk aşiretleri tarafından kurulmuş olup en azından konuşma dili Türkçe olmuş olsa da, kendini Türk olarak tanımlamaya, daha önce dediğimiz gibi ancak 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Türkler ise hakim grup olmanın avantajlarından hiçbir zaman yararlanmamış, siyasi üstünlük edinmemiş aksine hem Osmanlı’nın ilk dönemlerinde akınlarda kullanılmış hem de 16. yüzyıldan sonra ordunun büyük bir kısmını oluşturarak yıkılma döneminde savaşlarda en çok telef olan millet olmuştur. Bunun dışında genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlar, ülkenin zanaat ve ticaretiyle uğraşanlar, yapı ustalarından, mimarlara, dişçilere kadar çoğu meslek Hristiyan ve Yahudi tebaa tarafından yapılmış, dolayısıyla ülkenin daha refah, kalifiye orta sınıfları onlardan oluşmuştur. Özetle denebilir ki, Osmanlı’yı devralacak hiç bir rejimin ya da ideolojinin o günün şartlarında ve insan sermayesiyle, en azından ilk kuruluş döneminde ‘elit’ olmaktan başka şansı zaten yoktur.</p>
<p>İşte geliyoruz buradaki önemli noktaya ve neden İslami kesim tarafından Abdülhamid’in bu kadar yüceltildiğine. İlber Ortaylı tarafından ‘son evrensel padişah’ olarak nitelendirilen 2. Abdülhamid, son dönem araştırma ve tartışmaların gözdesi. Bizim kuşakların lise tarih kitaplarında daha çok kurduğu ajanlık ve hafiyelik örgütleriyle tanıdığı, resmi tarihte epey kötülenip karikatürize edilmiş olan Abdülhamid’in hiç de boş bir sultan olmadığı kesin ve bugün onun döneminden kalma pek çok kurum ve pratik hayatımızı yönlendirmeye devam ediyor. Bunlardan en önemlisi, çok kültürlü Osmanlı’nın sonuna damga vurarak bugünkü milli devlete yol açmış olan 1876 İslahat Fermanı.</p>
<p>Bildiğiniz gibi Osmanlı’da millet derken anlaşılan dinsel cemaatler topluluğudur. Her cemaat kendi din ve özel hukukunda özerktir ve toplum, müslüman ve gayri müslim olarak ikiye ayrılmıştır. 1876 Anayasasıyla bu eşitlik bozulmuş ve halkın çoğunluğu Müslüman olduğu için İslam devletin dini olmuş ve diğer dinler ikinci plana atılmıştır. Bu ayrılığın sonucu her iki halk birbirinden ayrılarak dini, milli kimliklerinin temeli yaparak siyasileşmişlerdir. (Bkz. Prof Kemal Harpat) Bunun sonuçlarını biliyoruz. Neticede, Osmanlılar tebaaları üzerindeki etkilerini kaybetmiş ve vatandaşlarını koruma hakkını başka ülkelere, Avrupalı güçlere kaptırmışlardır. Kapitülasyonlarla birlikte Ruslar Ortodoxların, Fransızlar Roman Katoliklerin, İngilizler de Yahudi ve diğer grupların garöntörü olmuş, İngiliz, Amerikan ve Ruslar Ermenilerin garantörlüğü için amansız bir yarışa girmiştir.</p>
<p>Kendisini önce Müslüman sonra Türk olarak niteleyen Abdülhamid’in vizyon sahibi bir Padişah olduğu bakın Prof. Dr. Kemal Harpat’ın belirttiği şu anektodla nasıl iyi anlaşılıyor: ‘1890larda Sultan Abdülhamid’i ziyaret eden birkaç Avrupalı, Osmanlı devletinin İslam kimliği etrafında homojenleştiğini ve bunun, yani din kimliğinin öne çıkmasının modernleşmeyi engelleyeceğini öne sürmüşlerdir. Abdülhamid ise cevap olarak Fransa’nın büyük bir din aleyhtarı ihtilal geçirdiğini sonra modernleştiğini fakat halkının halen Katolik olarak yaşadığını ve Katolik kimliğini ve kültürünü ülkenin milli kültürü haline getirdiğini söylemiştir’ Bugünün Türkiyesin’de bu vizyonun gerçekleştiğini ve Türkiye’nin hızla hem Müslümanlaştığı hem de Milliyetçiliğin arttığını söyleyenler mevcuttur.</p>
<p>Kısacası, son yıllarda çok konuşulan Türk-İslam sentezi yeni bir teori olmayıp Osmanlı’da özellikle Abdülhamid’le kendini ifade olanağı bulmuş bir akımdır. Hatta o kadar etkindir ki Abdülhamid’i tahtan indiren İttihat ve Terakki kadrolarında dahi güçlü yandaşlar bulmuş, fikir ayrılıkları ve bölünmelere yol açmıştır. Buradan hareketle, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan kadrolar içersinde görüş ayrılıklarının ve ideolojik farklılıkların olması ve bunların Milli Mücadele sonrası ayrışmış olması pek de şaşırılacak bir şey değildir. Galip ideolojinin merkezinde Mustafa Kemal’in olmasının bu ülkede pek çok insan tarafından büyük bir şans olarak görüldüğü son yıllardaki politik gelişmelerle açıkça ortada. Realiteyi kabullenerek toplumdaki ayrışmayı derinleştirmemek ise ancak politik olgunluğun göstergesi olabilir.</p>
<p>Şimdi gelelim asıl meseleye ve bu Türk-İslam sentezinin, dış politikada ‘Yeni Osmanlıcılık’ olarak adlandırılan biçiminin, özellikle Amerikan medyasında neden bu kadar yandaş topladığına. Hemen akla gelen ilk neden tabii ki, tüm dünyada Afganistan ve Irak’ın işgaliyle yükselen Amerikan ve Batı karşıtlığını Türkiye modelini kullanarak biraz olsun sindirebilmek ve eski Osmanlı coğrafyasının küresel ekonomiye eklemlenmesini kolaylaştırmak. Ortadoğu halklarının çağresizliği, Erdoğan’ın Davos çıkışına her ne kadar prim vermişse de, uzun vadede ABD’nin Afganistan ve Irak işgaline ciddi anlamda ses çıkarmayıp yeşil ışık yakan, İsrail pilotlarının Konya’da eğitilmesine, İncirlik üssünün ABD ordusu tarafından kullanılmasına izin veren, ABD’nin Irak’taki kukla devletinin yöneticileriyle kol kola pozlar veren AKP yönetiminin samimiyeti bu coğrafya insanları tarafından sorgulanacaktır.</p>
<p>Yine, kendi ülkesinde Neo-liberal politikaları hiç istisnasız hayata geçiren, eğitimden sağlığa, ülkenin elektriğinden suyuna kadar tüm kamusal varlıklarını, yakında nerdeyse solunan havasını özelleştirecek olan bir yönetimin Osmanlı’yı kullanarak Müslümanlık ve adaletten bahsetmesi de kimseleri kandırabilecek cinsten değildir. Sosyal adaleti tamamen ortadan kaldıran, bunu (zenginlerin zekat vermesi gibi) bağışa indirgeyen, kendi insanını kapitalizmin emrinde birer tüketiciye dönüştüren ve dini siyasallaştırarak kendi halkının tinsel ihtiyaçlarına cevapsız bırakan bir iktidarın İslam’ın hangi versiyonuna uyduğu bir muammadır.</p>
<p>Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağlarının olduğu, Kafkaslardan, Balkanlar’a, Ortadoğu’dan, Kuzey Afrika’ya, Orta Asya’ya kadar pek çok halkla ilişkilerinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi elbette olumsuz bir etkinlik değildir. Ancak, Türkiye’nin dış politikasında eski Osmanlı coğrafyası üzerinde ‘daha etkin olması’ kime ve neye hizmet edecektir? Uluslararası politika’da şimdiye kadar ‘katı gerçekçi’ denen reel politikaların Batılı büyük devletlerin ve Amerikan hegemonyasının pekiştirilmesi anlamına geldiğini ve bu politikaları öngörenlerin Türkiye için yeni bir rol biçtiğini biliyoruz. Bunun tutup tutmayacağını zaman gösterecek. Ancak, global kriz sonrası, önümüzdeki dönemlerde özellikle Rusya’nın aynı coğrafyadaki yükselişini dengeleyecek ve burada Batı için tampon görevi görerek, bu ülkeyle kızışacak pazar ve nüfuz kazanma yarışında etkili bir Türkiye’nin ‘Yeni Osmanlıcılık’ adı altında sunulacağının belirtileri epeydir var. Bu planların Türkiye de dahil olmak üzere tüm bu coğrafya halkları için hayırlı olacağını düşünmekse ancak bir hayal olabilir&#8230;</p>
<p><em>Bu makale <strong>Yeni Harman Dergisi&#8217;nin</strong> Nisan 2009 tarihli sayısında yayınlanmıştır. </em><strong>Copyrights Filiz Elasu</strong></p>
<br /> Tagged: Abdülhamid, Ahmet Davutoğlu, AKP'nin dış politikası, Cumhuriyet ideolojisi, Erdoğan'ın Davos Çıkışı, Halkçılık, Mümtazer Türköne, Osmanlı Millet sistemi, Türk-İslam sentezi, Türkleşme, Yeni Osmanlıcılık <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/15/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/15/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/15/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/15/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/15/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/15/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/15/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/15/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/15/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/15/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=15&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/09/13/kimliginiz-osmanli-cumhuriyeti-vatandasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Özgürlüklerin Dayanılmaz hafifliği&#8230;.</title>
		<link>http://filizelasu.com/2009/09/13/ozgurluklerin-dayanilmaz-hafifligi/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2009/09/13/ozgurluklerin-dayanilmaz-hafifligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2009 16:55:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP ekonomik modeli]]></category>
		<category><![CDATA[Özel teşebbüs]]></category>
		<category><![CDATA[çarpık kentleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[değer yozlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[girişimcilik]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlükler kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Satılık okullar]]></category>
		<category><![CDATA[serbest piyasa ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Valisi Muammer Güler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.wordpress.com/?p=13</guid>
		<description><![CDATA[2009’da yeni bir “entrepreneurship”, yani “girişimcilik” modeli ortaya çıktı. Krizin etkisinden midir nedir, Batılılar da şaştı diye düşünüyorum! Bu yeni modele “LİLO” deniyor ve Lilo, İngilizce “a little in, a lot out” un baş harflerinden oluşuyor. Türkçesi ise, “mümkün olduğunca az koyup, çok kazanmak” anlamına geliyor. Bildiğimiz kapitalist teşebbüs ilkesinden pek farkı olmasa da, neredeyse [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=13&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2009’da yeni bir “entrepreneurship”, yani “girişimcilik” modeli ortaya çıktı. Krizin etkisinden midir nedir, Batılılar da şaştı diye düşünüyorum! Bu yeni modele “LİLO” deniyor ve Lilo, İngilizce “a little in, a lot out” un baş harflerinden oluşuyor. Türkçesi ise, “mümkün olduğunca az koyup, çok kazanmak” anlamına geliyor. Bildiğimiz kapitalist teşebbüs ilkesinden pek farkı olmasa da, neredeyse sıfır sermaye ve maliyeti kastediyor. Kısacası, “etrafına bak, hiç zahmetsiz, sermayesiz ve masrafsız nasıl para kazanırım, onu keşfet” anlamına geliyor. Batılı ülkelerde bu model, şimdilik, İnternet sektörüne yönelik!<span id="more-13"></span></p>
<p> </p>
<p>LİLO modeli Batılı literatüre yeni girmiş olabilir ama, bizde uzun zamandır faal, hatta bırakın sanal alemi, günlük hayatımızın her alanında başarılı bir şekilde işliyor, yaratıcı ve işbilir halkımız tarafından can-ı gönülden gerçekleştiriliyor diye düşünüyorum. Üstelik bu model, devlet erkanımızın her kademesinde teşvik ediliyor – özellikle Turgut Özal’dan bu yana-  ve AKP hükümeti sayesinde ülke hayatına damgasını vuruyor. Böylece, Türkiye’nin, Dünya Serbest Piyasa Ekonomik modeline nihayet bir katkısı olduğunu, hatta LİLO’yu Batılıların bizden yürüttüğünü iddia etmek mümkün görünüyor!Kanıtları mı? Çook! Hem de istemediğiniz kadar!</p>
<p> </p>
<p>2007 yılında AKP hükümetinin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, “ülkenin nehirlerini özelleştirmek” konusundaki önerisini hatırlarsınız. Ülke topraklarının susuzluktan kırıldığı günlerde, ilgili bakanımızın çözümü su kaynaklarımızın özelleştirilmesinde görmüş olması, muhteşem bir LİLO örneği olarak düşünülebilir! BM’ler İnsan Hakları Beyannamesi’ne suyun bir hak olduğuna dair maddenin eklenmesi konusunda çalışmalar sürerken, AKP hükümetinin girişimciliğinin boyutları, o günlerde, Uluslararası Su Piyasasının sesi niteliğindeki Global Water İntelligence adlı medya kurumunu dahi hayretler içersinde bırakmış, olay bir “muamma” olarak yorumlanmıştı.</p>
<p> </p>
<p>Hükümetimizin müteşebbis ruhundan esinlenerek, aynı istikamette yol alan kurumlarımıza ve yöneticilerine bir örnek geçtiğimiz yıl Adana Milli Eğitim Müdürlüğü’nden geldi. Buna göre, Adana’da, bulunduğu mahalle, cadde adlarıyla anılan okulların isimlerinin, isteyen kişi veya kuruluşlara satılarak, elde edilen gelirin eğitim ihtiyaçlarında kullanılması mümkün olacaktı. Sonuç ne oldu bilemiyorum ama, bu dahiyane fikir ile “isteyen kişi veya kişilerin parayı bastırarak devlet okullarına kendi ismini verebilecek olması”, nerdeyse sıfır maliyetle, en çok kâr ilkesinin klasikleri içersinde yer alacak gibi.</p>
<p> </p>
<p>Bu yılın şairane LİLO örneği ise geçtiğimiz Temmuz ayında yaptığı bir açıklamayla İstanbul Valisi Muammer Güler’den. Çamlıca Kız Lisesi, Etiler Otelcilik Lisesi, Kandilli Kız Lisesi gibi, İstanbul’un en gözde ve rantı yüksek yerlerindeki Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bazı ilkokul ve ortaokulun satılarak, turizm ya da iş merkezine dönüştürülmesi fikri ciddi bir yaratıcılık gerektiriyor! Ve üstelik, satıştan 5 milyar dolar gelir beklentisi, doğal olarak ağızları sulandırıp gözleri başka yerlere çeviriyor! Bu bağlamda, İTÜ Taşkışla, Kuleli Askeri Lisesi ve hatta Topkapı Sarayı da düşünülmeli diyorum ve devlet büyüklerimizin dikkatine sunuyorum&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Tüm bunlar nereden, hangi köklü ekonomik teoriden kaynaklanıyor diye sorabilirsiniz! İnterneti kullanarak, Ak Parti Programı’nın “Ekonomi Anlayışımız” bölümüne bakın, cevabı bulacaksınız. Ana ilke olarak “piyasa ekonomisi”nin belirtildiği, “devletin her türlü ekonomik faaliyetin dışında olmasının” hedeflendiği ve bunu gerçekleştirmek için “teşebbüs özgürlüğünün gerçekleştirilerek, özel teşebbüse hamle yaptıracak siyasi, bürokratik ve anlayış değişimi sağlamanın” öngörüldüğü programın, etkili bir şekilde pratiğe geçirildiği açık. “Bu hedeflere ulaşmak için AK Partinin etkin, güven veren ve milli-ahlaki değerleri yüksek bir ekonomi yönetimi ile birlikte çalışacağının” vurgulandığı program “sokaktaki adam” tarafından dahi öyle benimsenmiş bir durumdaki, ülkemizde her alanda, özel teşebbüs inanılmaz bir özgürlük içersinde şaha kalkmış durumda.</p>
<p> </p>
<p>Günlük haberleri takip edin göreceksiniz! Milli-ahlaki değerlerle yoğrulmuş girişimcilerimiz işi öyle azıya almış haldeki, özelleştirilen ve özgürleştirilen pek çok alanda &#8211; eğitim, sağlık, çalışma, ulaşım, turizm, belediye, kentsel yaşam- birbirinden ilginç buluşlar, LİLO örnekleri her gün medyamızı süslemekte. Mesala sağlık sektörüne dair haberlere bir göz atın . Özel sektörde yaşanan patlamayla birlikte “kiralık doktor diploması” ilanı veren özel hastane ve klinikler, sahte doktorluk yapanlar, ilaç ve tıbbi malzeme yolsuzluğuna karışıp tutuklanan doktorlar, hastaları gereksiz yere ameliyat edip reçete yazanlar, SGK’yı dolandırmak için sahte rapor düzenleyen, ilaç şirketlerinden rüşvet, tatil kabul edenler&#8230; Tüm bunlar halkımızın en az maliyetle, en çok kazanma modeline nasıl kolay uyum sağladığını kanıtlamakta.</p>
<p> </p>
<p>Bu yetmediyse turizm sektörüne bakın! İstanbul’un en varlıklı semt sakinleri ve medya yazarları tarafından istila edilmiş Bodrum yarımadası bir örnek. Daha 20 yıl öncesine kadar küçük bir kıyı kasabası olan Bodrum’un nasıl şehirleştiğini, inşaat mühendislerimiz, mimar ve müteahhitlerimizin yaratıcılığı, en az maliyetle en çok kârı elde etme becerisi sayesinde, Bodrum’da tepelerin şeklinin dahi değiştirilmiş olduğunu göreceksiniz. Evet, ilginçtir, yamaçlar yetmiyormuş gibi tepelerin en yüksek noktalarına kadar beton yığan proje sahipleri ve bunları onaylayanlar Bodrum’u doğasından özgürleştirmeyi becermiş gibi!</p>
<p> </p>
<p>Jet sosyetemizin fink attığı Türkbükü, Torba, Çeşme plajlarına bakın! Halkımızın girişimci ruhunun nelere kadir olduğunu çok iyi anlayacaksınız. Belediye’ye, daha doğrusu halka ait olan bu plajların kumları üzerine şezlonglarını yerleştirip ücret talep eden yöre esnafı, Batılı LİLO’culara ilham kaynağı değil midir sizce? Ülkesinin denizine, plajına gidip bedava güneşlenebileceğini, yüzebileceğini sananlara özgür teşebbüs dersi veren bu esnaf, tabii ki takdire şayandır! Gündüz kumların üstüne yerleştirdiği şezlongların yerine, akşam olunca restaurantının masa ve sandalyelerini çıkaran bu  yaratıcı girişimciler, ülke kıyı ve plajlarını özgürce değerlendirmekte, kamuya ait her alanı, tıpkı devlet büyüklerimiz gibi, bir rant aracına dönüştürerek, dünyaya örnek olmaktadır</p>
<p> </p>
<p>“Milli-ahlaki” değerlerimizle ne kadar örtüşür bilemeyeceğim ama, yukarda bahsettiğim LİLO praktisyenleri bence, AKP hükümetinin özel teşebbüs konusunda bir “anlayış değişimini”, başarıyla sağlamlaştırdığının kanıtı olarak görülmeli!  Balığın baştan kokması gibi özelleştirmeler ve özel teşebbüs özgürlüğü konusunda piramidin bütün seviyelerinde bir uyumun olduğu kesin. Buradan hareketle, son günlerde medyamızda epey tartışılan “hak ve özgürlüklerin”, “sorumluluk” kavramından  bağımsız nasıl ele alınabileceği ise, “piyasa ekonomisi ideali” için büyük bir sorun olsa gerek diye düşünüyorum.</p>
<p><em><strong> </strong>Bu makale <strong>Yeni Harman Dergisi&#8217;nin</strong> Ağustos 2009 sayısında yayınlanmıştır.      </em><strong>Copyrights Filiz Elasu</strong></p>
<br /> Tagged: AKP ekonomik modeli, Özel teşebbüs, çarpık kentleşme, Bodrum, değer yozlaşması, girişimcilik, hak ve özgürlükler kavramı, kapitalizm, Satılık okullar, serbest piyasa ekonomisi, İstanbul Valisi Muammer Güler <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/13/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/13/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/13/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/13/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/13/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/13/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/13/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/13/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/13/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/13/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&blog=9463127&post=13&subd=filizelasu&ref=&feed=1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2009/09/13/ozgurluklerin-dayanilmaz-hafifligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>