<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>filizelasu.com &#187; Yeni Harman Yazıları</title>
	<atom:link href="http://filizelasu.com/category/yeni-harman-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://filizelasu.com</link>
	<description>&#34;Just another brick in the wall&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 28 Nov 2011 12:39:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='filizelasu.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://1.gravatar.com/blavatar/be8279630b20decac505f174efe017f1?s=96&#038;d=http%3A%2F%2Fs2.wp.com%2Fi%2Fbuttonw-com.png</url>
		<title>filizelasu.com &#187; Yeni Harman Yazıları</title>
		<link>http://filizelasu.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://filizelasu.com/osd.xml" title="filizelasu.com" />
	<atom:link rel='hub' href='http://filizelasu.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>9/11&#8242;le Kafamıza Kazınanlar&#8230;</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/09/11/671/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/09/11/671/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 11:23:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[11 Eylül 2011]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan ve Al-Kaide]]></category>
		<category><![CDATA[Al Kaide]]></category>
		<category><![CDATA[Al Kaide ve Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika ve Irak'ın işgali]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Görüntü sanatı ve politika]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Medya ve Irak]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Medya ve Propaganda]]></category>
		<category><![CDATA[George Bush]]></category>
		<category><![CDATA[Irak'ın İşgali]]></category>
		<category><![CDATA[Saddam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[War on Terör]]></category>
		<category><![CDATA[İkiz kuleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=671</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık için en önemli iki icattan biri yazı ise diğeri fotograf olsa gerek! Hafızamız, yazı ve fotoğraflar… Zamanın akışına karşı geliştirebildiğimiz ve, belki de kendimizi kandırarak, varlığımızı tescil edebildiğimiz iki araç… Kime? Narsist ve medyum değilsek, toplumun diğer bireylerine tabii &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/09/11/671/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=671&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/09/twin-towers-burning1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-675" title="twin-towers-burning" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/09/twin-towers-burning1.jpg?w=247&#038;h=300" alt="" width="247" height="300" /></a>İnsanlık için en önemli iki icattan biri yazı ise diğeri fotograf olsa gerek! Hafızamız, yazı ve fotoğraflar… Zamanın akışına karşı geliştirebildiğimiz ve, belki de kendimizi kandırarak, varlığımızı tescil edebildiğimiz iki araç… Kime? Narsist ve medyum değilsek, toplumun diğer bireylerine tabii ki…<span id="more-671"></span>Bunlardan yazı, ilginçtir ki insanlık tarihiyle eşdeğer olmasına rağmen insanların tümüne, bir toplumun bütün fertlerine hala ulaşmış değil, <em>-günümüzde okur-yazar olmayan pekçok insanın olduğunu düşünürsek. </em>Halbuki fotoğraf, en fazla iki yüz senelik bir geçmişe sahip olmasına rağmen teknolojideki son gelişmelerle, çok kısa bir zamanda, en ücra köşelere kadar kitle iletişim araçları vasıtasıyla girmiş durumda. Radyoyu bir yana bırakacak olursak, televizyon, film, gazete ve en son internet sayesinde fotoğrafın, görüntünün girmediği ev, alan yok gibi. Birçok ülkede insanların boş zamanlarını değerlendirme metodunun başında televizyon seyretmek geliyor ve bir ahbap veya dostlarıyla buluşmak, onları aramak yerine televizyonun başına geçmeyi tercih ediyorlar. Mesela bir Amerikalı yılda 1200 saat televizyon seyrediyor, yazı türüne, okumaya harcadığı yıllık zamansa yılda sadece 5 saat. Kısacası, söz <em>-konuşmak veya okumak şeklinde olsun-</em> bakmaktan daha ağır ve zahmetli geliyor. Aslında bunun yadırganacak bir yanı da yok, çünkü duyularımızla algılamak ve düşünmek, söz ve dilin kulanılmasından önce geliyor. Doğamız bu… Kokluyor, dokunuyor, tadıyor, duyuyor ve görüyoruz… Bunlardan edindiğimiz izlenimleri, öğrendiklerimizi söze veya kaleme dökmemiz işin sonrası.  İzlenimlerimizde, öğrenimimizde, kişiliğimizin oluşmasında, inançlarımızda ve dolayısıyla pratiğimizde görme duyumuza hitab eden fotoğrafın, görüntünün, film ve televizyonun etkisini bir düşünün siz! Bu anlamda düşündüğümüzde fotoğrafın insanlık tarihinde ne kadar önemli bir buluş olduğu ve fotoğrafı, görüntüyü kullanan media araçlarının, neden dünya litaretüründe “<strong>4. kuvvet</strong>” olarak nitelendiğini anlayabiliyoruz.</p>
<p>Aslında tüm bunlara değinme nedenim 7 yıl önce <strong>11 Eylül 2001’</strong>de <strong>NewYork</strong>’da <strong>İkiz Kuleler</strong>’in yerle bir edilmesiyle başlayan ve hala devam eden, başrollerinde <strong>ABD</strong>, <strong>İngiltere</strong> ve <strong>Al-Qaeda Örgütü</strong>’nün bulunduğu, buna <strong>Afganistan</strong> ve <strong>Irak</strong>’ın dahil edildiği diğer yardımcı aktörlerin, figuranların bol bol kullanıldığı, içinde bulunduğumuz şu ilginç uluslararası politika dizi filmi&#8230; İnsanlık tarihinde uluslarası olayların, politikanın hiç bu kadar bir görüntü bolluğuyla günlük hayatımıza girdiği, yediden yetmişe hepimizi, ilgili ilgisiz tüm dünya insanlarını etkilediği bir örnek daha yok sanırım…</p>
<p>Medyanın, özellikle görsel medyanın uluslararası platformda, siyaset, kültür, sanat ve eğitimde kullanılması tabii ki yeni değil. Bir propaganda aracı olarak fotoğrafın, filmin kullanımı <strong>Birinci ve İkinci Dünya Savaşları</strong>’ndan tutun, <strong>Vietnam</strong>’a hatta birinci Körfez Savaşı’na kadar, kamuoyu oluşturmanın, manipüle etmenin en bildik yöntemlerinden. Yazılı basından, savaş fotoğraflarının sergilerine, <strong>Hollywood</strong> filmlerine kadar bir dolu veri var elimizde. Ancak, <strong>9/11</strong>’le başlayan süreç bunun doruğa çıktığı, en yaygın ve etkin bir şekilde kitlelere ulaştığı ve üstelik tüm aktörler üzerinde kontrolün pek de sağlanamadığı bir dönem. Yedi yıldır insanlığın hafızası bir pin pon topunu izler gibi bir dolu aktörün televizyonda, basında ve internette yayınladığı görüntü arasında gidip geliyor, hatta bir görüntü bolluğu içersinde boğuluyor….</p>
<p>Duymuşsunuzdur; özellikle ölüme yakın deneyimler yaşayan kimi insan, “<strong>Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akmaya başladı</strong>” der. İlginçtir ki, bu film şeridini oluşturan kareler, dünya tarihinde ilk defa 9/11’la başlayan süreçte, hepimizin gözü önünden aynı şekilde, aynı görüntülerle geçiyor. İnsanlığın ortak hafızası, hem de görsel anlamda habire büyüyor… Konu, medya, sosyoloji ve siyaset bilimi açısından çok daha derinlemesine incelenebilir elbette, ama ben tembellik edip <em>-tam da konumuza uygun bir şekilde- </em>görüntüler üzerinden hafızalarınızı tazelemek istiyorum.</p>
<p>Herşey, 11 Eylül 2001 günü sabahın erken saatlerinde başladı. Dünyanın dört bucağında, pek çok insan işini gücünü bırakıp televizyon ekranlarına dikti gözlerini. NewYork’un göbeğinde, <strong>Dünya Ticaret Merkezi</strong>’ni barındıran dev gökdelenlere (Twin Towers) iki uçak, içindeki yolcularla birlikte çarparak veya (çarptırılarak diyelim) yıkım ve yangına, ardından bir kaç saat içersinde binaların tamamiyle çökmesine yol açtı. Bizim gibi ikinci, üçüncü Dünya ülkelerinden insanlara felaketler, bombalar, savaş manzaraları çok yabancı olmasa da, Amerika’da meydana gelmesi ve <strong>Hollywood</strong> filmlerini aratmayacak kadar sürreal olması dolayısıyla, hepimiz için ilk küresel tecrübeydi bu görüntü. Tabii bunu bir dolu olaylar zinciri takip edecek, “<strong>War on Terror</strong>” ilan edilecek, önce <strong>Afganistan</strong> daha sonraki süreçte <strong>Irak</strong> işgal edilecekti.</p>
<p>Teröristlere ve onlara yataklık yapan “kötülere” dair hafızamıza kazınan en bariz görüntü el ve ayakları zincire vurulmuş, iki büklüm veya sedyede taşınan, gözleri bağlı, garip turuncu tulumlar içersinde birer uzaylıyı andıran <strong>Taliban</strong> ve <strong>Al-Qaeda</strong> hükümlüleri. Küba’daki <strong>Guantanama Bay Kampı</strong>, savaş tutsaklarına dair tüm uluslararası hukuk ilkelerinin çiğnendiği, adil yargı yollarının kapalı olduğu bir garip kara nokta hafızamızda. Halen, 460 tutuklunun bulunduğu Guantanama Bay kampı, Amerika’nın adaletine dair ilk izlenimleri edindirecekti bize.</p>
<p>Kitle imha silahlarının varlığına dair kanıt ve işgal gerekçelerinin fabrikasyonuyla geçen dönemin ardından, <strong>20 Mart -1 Mayıs 2003</strong> tarihleri arasında gerçekleşen ve hala devam eden Irak işgaline dair en çarpıcı görüntülerden biri, Bağdat’ın Cennet Meydanı’nda yeralan 13 metre yüksekliğindeki dev <strong>Saddam </strong>heykelinin yıkılma sahnesi. Çoluk çocuk ve birkaç gencin civar binalardan, ofislerden yağmaladıkları ganimetlerin yanısıra, birer ip, kazma kürekle Saddam heykelinin üzerine tırmanıp, sevinç gösterileri yapması heykeli yere indirip parçalayabilmek için büyük bir azim göstermeleri, ne hissedeceğimizi bilemediğimiz anlardan. Bu arada, yıkma işini Iraklılar yapıyor görünse de, meydanın Amerikalı askerler ve tankların ablukası altında olduğu ekranlarımıza yansımayacaktı.</p>
<p>Irak’lılar rejim değişikliğini yağma ve kaos içinde kutlarken, Amerika tarafı da boş durmayacaktı. <strong>2 Mayıs 2003</strong>’de, Amerika savaş ekibinin lideri Bush’un Kaliforniya sahiline konuşlanmış bir savaş gemisinde, Rambo misali, tam tekmil askeri üniforma içinde ve bir savaş helikopterinden inerek yaptığı konuşma unutulamayacak anlardan. Irak sularındaymış izlenimi verilen bu sahnenin en can alıcı noktası Bush’un konuşması sırasında gözümüze takılıp duran, geminin köprüsüne asılı, devasa bir pankart. ‘Mission accomplished’ yani ‘Görev tamamlanmıştır’…Gemiye o pankartı kimin astığı konusunda daha sonra Beyaz Saray ve Donanma arasında ihtilaf çıkacak ve suç, sonunda Bush Hükümeti’nin üstünde kalacaktı.</p>
<p>Görevin hemen tamamlanacağından emin Amerikalı yönetim, eski iş ortaklarından “<strong>dictator</strong>” Saddam’ı ve yakın çevresini imha işine hemen girişip, Irak halkının beklenmeyen direnişine gözdağı vermek için, en insanlık dışı görüntüleri kullanmaktan geri durmayacaktı. Saddam’ın oğulları <strong>Uday</strong> ve <strong>Kusay</strong>, Musul’da bir evde Amerikalılarla girdikleri çatışma sonucu ölü ele geçirilince ve Amerikalılar, bunların Saddam’ın oğulları olduğundan “herkesin” emin olması için, cesetlerin delik deşik olmuş, morarmış ve şişmiş kanlı yüzlerini gösteren fotoğrafları, dünya medyasının kullanımına sunacaktı.</p>
<p>Bu arada Al-Qaeda’ya bağlı (veya öyle olduğu iddia edilen) gruplar tarafından 15/20 Kasım tarihleri arasında İstabul’da, <strong>HSBC</strong> binası, <strong>İngiliz Konsolosluğu</strong> ve 2 Sinagog olmak üzere beş ayrı bombalama eylemi gerçekleştirilecek, bunu <strong>11 Mart 2004</strong>’de <strong>Madrid</strong> yolcu treninin bombalanması ve ardından 7 Temmuz 2005’de Londra’da tren ve metrolarda patlayan intihar bombaları izleyecek, yüzlerce masum insan hayatını kaybedecekti. Bu olayların televizyona, basına yansıyan görüntüleri ve bu konudaki spekulasyonlar tüm Batı’nın yüreğine korku tohumları ekecek, <strong>Avrupa</strong>’da İslam fobisi artıp, müslüman azınlıklara karşı ırkçı duygu ve düşünceler körüklenecekti.</p>
<p>İnsan hakları ve demokrasi sözcüsü Amerikalıların da aslında hepimiz gibi, iyileriyle kötüleriyle insan olduğu, hatta ilkeli ve sağlam kurumların, politikacıların eksikliğinde nasıl işi cozutup birer işkenceciye dönüşebileceğini de <strong>Abu Ghraib Cezaevi</strong>’nden gelen fotoğrafların eşliğinde keşfettik. Tutuklu Iraklılar üzerinde çeşit çeşit deneyler yapıp fantazilerini gerçekleştirme imkanı bulan ve bunları fotoğraflayan kadınlı erkekli ABD askerleri,  Amerikalıların psikolojilerine dair ilginç ipuçları edinmemizi sağladı. Kafalarına huni şeklinde şapkaların geçirilmiş olduğu, korkuluğu andıran kıyafetleriyle, kutuların üstüne çıkarılıp, ellerinden, ayaklarından elektrik kabloları geçirilip prizlere bağlanan hükümlülerin görüntüleri kafamıza kazınanlardan bazıları.</p>
<p>Tüm bunlara ilaveten bir de, pekçoğumuzun görmeye cesaret edemediği (umuyorum) ama internette bol miktarda sirkülasyona sokulan, kaçırılan rehinelerin öldürülmesine ve özellikle kafalarının kesilmesine dair videolar var. Genelde İslam kelimesini kullanıp Irak’ta neye ve kime hizmet ettikleri belli olmayan <em>-Amerikalı paralı askerlerin yanısıra-</em> bu örgütlerin ilkel eylemlerinin görüntüleri, meraklıları için mevcut. Bu örgütlerden pek bir farkının olmadığı kanıtlanan işgalci güçlerin kuklası Irak Hükümeti’nin, Saddam Hüseyin’in infazına dair dünya medyasına dağıttığı fotoğraflar ve ardından güya yasal olmayan ve infazcılardan biri tarafından cep telefonuyla çekildiği söylenen videoyu ise dünya medeniyetine ışık tutan en son görüntü olarak sizlere hatırlatmak istiyorum.</p>
<p>2006’nın son günlerinde Müslüman ülkeler Şeker Bayramı’nı kutlamaya hazırlanırken ve dünyanın geri kalan kesiminde, özellikle Hristiyan aleminde yeni yıl kutlamaları öncesi, Saddam Hüseyin’in asılarak infaz edilmesi acaba içimize su serpip yeni yıla daha huzurlu girmemize mi neden olacaktı? Yanağında bir morluk, boynu muhtemelen ipin etkisiyle kırıldığı için yana dönmüş durumda Saddam’ın ölü yüzü beynimize kazınacaktı. Hepimizin ortak edildiği bu uluslararası linç gösterisinde muhtemelen tek onur ölüye ve ölüme dairdi. Saddam’a infazı sırasında yöneltilen hakaretler ve bağırışmalar, Saddam’ın darağacına yürüyüşü, ipin boynuna nasıl geçirildiği, son nefesini nasıl verdiği, vücudunun bilmem hangi bölümünün nasıl titrediği, ipin ucunda nasıl sallandığına dair tüm ayrıntılar <em>-ben izlemedim, hayal gücümü kullanıyorum- </em>ilgili ve meraklılara internet üzerinden sunulacaktı.</p>
<p>Bu en son medya harikası görüntü ile, biz izleyicilerin aktif bir şekilde habercilik alanına katılımı sağlanacak ve hepimizin birer vatandaş gazeteci olabileceği tescil edilecekti. Cep telefonlarımızla, elimizdeki en son teknolojik kamera, fotoğraf makinesi gibi araçlarla her an, herşeyi, her olayı kayıt edip dünya medyasının hizmetine sunarak insanlığı aydınlatabileceğimize dair bir örnek teşkil edecekti bu. Copycat (medyanın etkisiyle copya edilen davranışlar) yüzünden Saddam’ın infazı ertesi, dünyanın çeşitli yerlerinde en az 3’ü çocuk 6 kişi kendilerini asarak öldürecekti. (Google videolarına göre, siteye postalanmış olan Saddam’ın infaz sahnesi, 29 Mart 2007’ye kadar olan süreçte 16 milyon 550 bin kez izlenmiş.)</p>
<p>Aslında bütün bu kafamıza kazınan görüntülerle, (ülkemizde de hergün, devlet kanalları dahil, istisnasız hemen tüm televizyon kanallarında) izlediğimiz bu sorumsuz ve zevksiz habercilik anlayışıyla tek bir şey kanıtlanmakta. Teknolojik gelişmelere, kullanılan aletlere rağmen, bazı bilim kurgu filmlerini haklı çıkarırcasına, büyük kalabalıkları giyotin meydanlarına, linç alanlarına çeken ilkel duygularımızda, içgüdülerimizde bir gelişme olmadığı ve medyanın yaşadığımız bu dönemde sahneleme görevini üstlenerek iktidarların suçlarına bizleri ortak ettiği &#8230; Ancak görüntülerin sanallığı, bizleri onların gerçekliğinden uzaklaştırıp etkilerini de hafifletiyor. Suça ortak oluyor ama suç sonrası bir sorgulama döneminden geçmiyoruz. Hafızamızın gerilerine atıp başka görüntülere dalıyoruz. Bir şekilde uyuşuyoruz&#8230; <strong>Susan Sontag</strong>’ın bir makalesinde dediği gibi fotoğraf (görüntü) bizi başka insanların gerçeğine bir turist gibi sokarken, aslında yaptığı kendi gerçeğimize, hayatımıza da turistleştirmek&#8230; Bu yazıyı, “televizyonlarımızı pencereden fırlatma” teklifiyle bitirmek istiyorum. Acaba yeterince güçlü müyüz? Belki de işin tüm püf noktası bu&#8230;</p>
<p><strong>Bu makale, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Eylül 2008 tarihli sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<p><strong>Copyrights@ Filiz Elasu</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/11-eylul-2011/'>11 Eylül 2011</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/afganistan-ve-al-kaide/'>Afganistan ve Al-Kaide</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/al-kaide/'>Al Kaide</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/al-kaide-ve-turkiye/'>Al Kaide ve Türkiye</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/amerika-ve-irakin-isgali/'>Amerika ve Irak'ın işgali</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/amerikan-dis-politikasi/'>Amerikan Dış Politikası</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/fotograf/'>fotoğraf</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/goruntu-sanati-ve-politika/'>Görüntü sanatı ve politika</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/gorsel-medya-ve-irak/'>Görsel Medya ve Irak</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/gorsel-medya-ve-propaganda/'>Görsel Medya ve Propaganda</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/george-bush/'>George Bush</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/irakin-isgali/'>Irak'ın İşgali</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/saddam-huseyin/'>Saddam Hüseyin</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/war-on-teror/'>War on Terör</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ikiz-kuleler/'>İkiz kuleler</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/671/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/671/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=671&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/09/11/671/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/09/twin-towers-burning1.jpg?w=247" medium="image">
			<media:title type="html">twin-towers-burning</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yanma&#8221; ve &#8220;Yakma&#8221; Üzerine</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/07/02/yanma-ve-yakma-uzerine/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/07/02/yanma-ve-yakma-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2011 07:48:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[2 Temmuz Sivas Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi-Sunni çatışması]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya'da Türklere saldırılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateşin öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Derviş]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlıkta yakma]]></category>
		<category><![CDATA[Madımak Oteli]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ'da yakarak öldürme]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[yakarak öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[Yakmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da yakma ve yanma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=648</guid>
		<description><![CDATA[“Evi baca, köyü hoca yakar” (Bir halk tekerlemesi) İnsanları öldürerek cezalandırmak yeni bir şey değil! İstenmeyeni, uygun olmayanı, karşı çıkanı, farklı olanı,yanlış yapanı&#8230;Yok etmek&#8230;. Kurşuna dizmek, asmak, zehirlemek, kazığa oturtmak, işkence edip uzuvlarını kesip parçalamak, derilerini yüzmek, çarmıha germek, yüksek &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/07/02/yanma-ve-yakma-uzerine/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=648&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“</strong><strong>Evi baca, köyü hoca yakar” </strong><strong>(</strong>Bir halk tekerlemesi)</p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-272.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-649" title="sivas p.272" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-272.jpg?w=201&#038;h=300" alt="" width="201" height="300" /></a>İnsanları öldürerek cezalandırmak yeni bir şey değil! İstenmeyeni, uygun olmayanı, karşı çıkanı, farklı olanı,yanlış yapanı&#8230;Yok etmek&#8230;. Kurşuna dizmek, asmak, zehirlemek, kazığa oturtmak, işkence edip uzuvlarını kesip parçalamak, derilerini yüzmek, çarmıha germek, yüksek yerlerden atmak, herbir uzvu bir ata ya da deveye bağlayıp çekmek, kafalarını vücutlarından ayırmak, boğmak, bombalamak&#8230;. kısacası öldürmek&#8230; hiç yeni değil!</p>
<p>Tüm bunların içinde yakarak öldürmek özel bir yere sahip gibi görünüyor. İnsanoğlu&#8217;nun ateşi keşfiyle başlayan bu özel ilgi, içinde pekçok tezatlığı da barındırıyor. <img title="More..." src="http://filizelasu.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /><span id="more-648"></span>Ateşin nasıl bulunduğunu hepimiz merak etmişizdir. Düşünün, ateşi ilk icat eden atamızın yüzündeki sevinci, şoku, sonra da onun nasıl hayranlığa dönüştüğünü. Ateşle birlikte, sanki güneş yeryüzünde, hem de insan eliyle yeniden yaratılmış gibidir. İnsanın serüveninde bir dönüm noktasıdır bu. Aynı zamanda iki yanı keskin bir bıçakdır da&#8230; Çünkü ateşi yakar ısınırız, onu keyifle seyreder, karanlıkta aydınlanırız, üzerinde yemek pişiririz. Ancak, ateş yokedendir de&#8230;  Ateş ışıktır, hayattır ama ateşten arta kalan hiçtir, küldür. Bu anlamda ateş herşeyi saflaştırandır, temizleyendir&#8230; Öyleki Eski Yunan mitolojisinde Prometheus isimli bir Titan, Tanrı Zeus’dan ateşi çalarak ölümlülere verdiği için ölümle cezalandırılmıştır. Bu tanrısal gücün ölümlü insanların elinde olması tabii ki kızdıracaktır Eski Yunan Tanrı’larını.</p>
<p>Boşuna değildir ilk atalarımızın ışık ve yaşam kaynağı olan güneşe ve ateşe tapması, onlara adaklar, kurbanlar sunması. Bu inancın tarihsel süreç içersinde tek tanrılı dinlerle birlikte Cennet-Cehennem gibi kavramlara dönüştüğünü görürüz. Tabii bunlarla birlikte kurallar, yasalar ve iktidar ilişkileri gelecektir.Ateşe bir yandan dokunmamamız öğretilir, bir yandan da pek çok çocuğun yaptığı gibi, itaatle isyan arasındaki o ince farkı, kibritle ateş yakmayı deneyerek keşfederiz. Ateş bir yandan ödüllendirir, kurallara göre davrananların Cennet’te ışığıdır, bir yandan da Cehennemde kötülerin ve kötülüklerin cezalandırıcısı, yakandır. “Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.” (Kuran-ı Kerim, Kehf Suresi, 29)</p>
<p>Yakarak cezalandırmak yeni değil dedik. Bu tanrısal gücü (ateşi) ele geçirmiş insanoğlunun onu dünyada tanrıya öykünerek kullanmasına şaşabilir miyiz? Mesela, Ortaçağda bir ceza metodu olarak ihanet edenler, dini sapma içinde olduğu düşünülenler ve büyücü olarak suçlanan kadınların yakarak öldürülmesi sık uygulanan bir methoddur. 18. yüzyılda, hükümetler tarafından zalimce bulunduğu için popülerliğini yitirmiş olan yakarak öldürmek, daha çok cezalının direğe bağlanarak, etrafına çalı çırpı ve odun yığılarak, ateşe verilmesi ile gerçekleşirdi. Eğer yakılanların sayısı fazlaysa ve bir arada yakılıyorlarsa ölüm genelde karbon monositten zehirlenme ile olurdu. Yakılan kişi tekse, ve ateş küçükse, vücudun yanmasından doğan aşırı ısınma şoka sebep olduğundan, ya da kan kaybından ölüm meydana gelirdi. Eğer yakma işi uzman bir kişi tarafından yapılırsa, suçlunun önce bacakları, sonra baldırı, elleri, gövdesi ve kolları ve nihayet yüzü yanardı.  Kimi yakma eyleminde suçlunun boğazına bir ip geçirilir ve yanarken boğulması sağlanırdı. Bazı kuzey ülkelerinde, İngiltere ve Almanya’da, suçlunun yakıldığı odun istifine barut konur, böylece, ateş baruta ulaştığında oluşan patlama sonucu, kurbanların vücudu parçalanırdı.</p>
<p>Eski Ahit’deki Tamar ve Judah öyküsünden anlaşıldığı üzere Yahudi boylarının liderleri üyelerinin cinsel bir sapkınlık yaptığına inandıklarında yakılarak öldürülmesine karar verebilirdi.  Eski Atinalıların icadı “Alev Boğası” isimli prinçten yapılma çukur bir kabın içine suçlu kişi kilitlenir ve altında ateş yakılarak, ısınan metal sayesinde kızartılıp ölmesi sağlanırdı. Bu aletin eski Yunan ve Romalılar tarafından sık kullanıldığı söyleniyor. Yine Romalıların, ilk Hristiyanları çabucak ateş alıp yanan özel bir tunik giydirerek öldürdükleri biliniyor. Ortaçağ Avrupasında, Engizisyon mahkemelerinin “heretic” denen, Ortodoks inancı sorgulayan ya da tehdit teşkil eden insanları yakarak öldürdüğünü, hepimiz tarih kitaplarından okuyoruz. Katolik inanca göre, kişinin hayatında üç evre vardır; bu dünyadaki hayat, öbür dünya (Cennet / Cehennem) ve bunların arasında ‘purgatory’denen dünya ile öbür dünya arasındaki bir geçiş dönemi. Buna göre, çoğu insan öldükten sonra bu ara evreye girer ve ancak, iyi olduklarını kanıtlayıp çok çalışırlarsa Cennet’e geçiş yaparlardı. Katolik inancına göre sapkınlar, homoseksüeller, Yahudiler, kısaca Katolik olmayan herkes, bir direkte yakıldıkları takdirde bu ara döneme gidemeden, direkman Cehenneme giderlerdi. Yani, yakarak öldürmenin ana sebebi, suçlunun bu geçiş döneminde bir yolunu bulup Cennete gitmesini önlemekti.</p>
<p>Ateşin özellikleri, bazı İslam düşünürlerini de ilk zamanlar epey meşgul etmiş, hatta akıl ve iman arasındaki çelişki, ateş ve yanma metaforlarıyla aşılmaya çalışılmıştır. Ünlü Türk İslam filozofu Gazali kendinden önceki iki büyük Türk düşünürü olan ve Aristo felsefesinin genel ilkelerini benimseyerek Tanrı’nın gücünün doğa yasaları tarafından sınırlandığını savunan, insanüstü güçlere inanmayan Farabi ve İbn-i Sina’yı bakın şöyle eleştiririr “Eğer Nemrut, ateşe atılmış ya da yanmamışsa, bu doğaldır. Çünkü Tanrı ateşe “yakma” buyruğunu vermiştir”. Farabi ise “Ateşin yakma özelliği varsa, Tanrı onu geri alamaz” demektedir.</p>
<p>Anadolu’da ise Bizans İmparatorunun Zerdüşt dinine mensup olanları ateşe taptıkları için özel olarak yaktığı bilinir. Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında Suni inancı sorgulayan pekçok bilim adamı, düşünür ve tarikat lideri ile onları izleyenlerin baskı ve zülum gördüğü, öldürüldüğü bilinir ancak bu öldürülüş şekli içinde yakarak öldürmek üzerine pek fazla veri yok elimizde. Sadece, varlığın özünün sesten oluştuğuna inanan Hurifilerin, Osmanlı topraklarında yüzyıllar süren kovuşturma ve cezalara tabii tutulmuş olduklarını ve XVI yüzyılda Balkanlarda yakalandıklarını, idam edilerek öldürüldükten sonra cesetlerinin yakıldığını biliyoruz. Anadolu tarihindeki son dönem toplu yakmaların 1910-22 yılları arasında Ermeni, Türk ve Kürt tebası arasında olduğuna dair iddialar son yıllarda Türk ve Dünya medyasında mevcut. Tüm taraflar birbirlerini toplu kıyımla suçlamakta ve bunlar içersinde yöre halklarını camilere doldurup yakmak, yada bir meydanda topluca yakmak, evlerini, hayvanlarını ateşe verip yakmak şeklinde eylemler sıralanmaktadır. Anadolu’da hemen hemen aynı yıllara denk gelen diğer toplu yakma olayları Kurtuluş Savaşı’nın son devresine rastgelmekte ve Büyük Meydan Muharebesiyle Batı Anadolu’dan çekilmek zorunda kalan işgalci Yunan Ordusu tarafından Uşak, Manisa, İzmir, Aydın gibi pekçok şehir ve çevresinde yağmalama, öldürme ve yakma eylemleri yapıldığı bilinmektedir.</p>
<p><strong>“Beni Yak, Kendini Yak, Herşeyi Yak!”</strong></p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivasp-188.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-650" title="sivasp.188" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivasp-188.jpg?w=300&#038;h=244" alt="" width="300" height="244" /></a>Son yıllarda, ülkemizde ve Dünyada insanların kendilerini yakarak öldürdükleri ya da yakmaya kalkıştıkları vakalarda bir artış gözlemlenmekte. Bunun başlıca nedenleri, bastıran hayat şartlarının insanları ittiği çaresizlik ve tabii ki, kendilerini ifade edebilecekleri sağlam bir platformun eksikliği, yani çözümsüzlük. Neo-liberal politikalar sonucu artan işsizlik, göç, değerlerdeki erozyon, yalnızlık ve yabancılaşma, aile baskısı, geçim derdi, toplumdaki eşitsizlik, eğitimsizlik ve tüketim toplumunun medya yoluyla dayattığı beklentilerle kendini son derece güçsüz hisseden bireyin bir başkaldırısı mı acaba bu? İçinde yaşadığı topluma, sisteme, kaderine, kendini anlamayanlara, insanlığa son bir isyan mı dersiniz?  Medyanın, özellikle televizyonun yönlendirdiği günümüz toplumlarında, “Haber mi istiyorsunuz! Alın işte size haber! Sesimi böyle duyun! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi kendi vücuduma yaptığım bu eziyetle sona erdiriyorum! Hepinize, herşeye isyan ediyorum!” dercesine.  İnternet haber sitelerini ya da gazeteleri şöyle bir tarayın. Ülkemizin dört bir yanında, kendini yakmaya çalışanların, yakanların hiç de az bir sayıda olmadığını göreceksiniz. Tezgahına el konan seyyar satıcılar, sevgilisinden ayrılan gençler, piyasaya olan borcu yüzünden iflas eden esnaflar, dolandırılan göçmenler, işsiz aile babaları&#8230;.</p>
<p>Tüm bunlara siyasi gerekçelerle kendini yakmak isteyenleri de eklemek lazım. Askerde etnik kimliği yüzünden baskı ve işkence gördüğünü iddia edenler, cezaevlerindeki koşulları protesto edenler, Kürt meselesi dolayısıyla kendini yakarak eylemde bulunanlar&#8230; Ülkemizin son yıllarda, büyük medya devleri tarafından kayda değer görülmeyen haberleri yani! İşte size bir örnek: 22 yaşında, Tunceli doğumlu Celal Derviş. Tuncelinin Ovacık, Biçek köyünden. Terör nedeniyle 1994 yılında yıkılıp yakılmış, artık olmayan bir köyden. İstanbul’a ailesinin yanına acemi iznini geçirmeye geliyor. Ailesinin belirttiğine göre ilk 3-4 gün iyi, neşeli, askerliğin normal sıkıntılarından bahsediyor, ama son günlerde değişiyor. Korktuğunu söylüyor, hatta bu yüzden geceleri annesiyle yatıyor. Annesi “Bizi özleyecek o yüzden!” diye yorumluyor. İznini tamamladığı gün otogara gitmesine bir saat kala evlerinin olduğu binada, kömürlüğü gidiyor, benzin döküp kibriti çakıyor. Alevler içersinde 3. katta oturan ailesinin yanına koşuyor. Ailesi ateşi söndürüyor, Celal’i Cerrahpaşaya kaldırıyorlar. Yolda ve hastanede durumu iyi gibi görünüyor, iyileşeceğini düşünüyorlar, sonra Gülhane Tıp Fakültesine sevkediliyor, durumu kötüleşiyor ve 3 gün sonra yaşamını yitiriyor. Ailesinin anlattığına göre Celal kendi isteğiyle, biraz da içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmak için askere gidiyor. Lise yıllarında sol bir örgüte üye olmaktan sabıkası olan Celal’in, askerde bu yüzden baskı görmüş olabileceği ve döndüğünde de arkadaşları tarafından askere gittiği için eleştirildiği söyleniyor.</p>
<p>İşte size Batı’dan, Almanya’dan bir örnek. Bizim halk sözümüze ters düşüp köyünü değil de kendini yakan bir hoca. Almanya’nın Erfurt isimli bir kasabasında, Luther geleneğinden bir rahip, 73 yaşındaki Roland Weiselberg&#8230; 2 Kasım 2006’da Erberg Manastırında bütün vücudunu benzinle kapladıktan sonra ateşe vererek intihar ediyor. Aynı gün Protestan Reformunu kutlamaya hazırlanan Almanlar için bir şok bu. Rahip karısına bıraktığı elveda mektubunda kendini yakma sebebinin Avrupa’nın hızla İslamlaştırılmasına karşı bir uyarı olduğunu yazıyor.</p>
<p><strong>Korkak ve Kalleş bir eylem olarak Yakmak</strong></p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-1961.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-652" title="sivas p.196" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-1961.jpg?w=300&#038;h=211" alt="" width="300" height="211" /></a>“Ateş aynı zamanda saflaştırır, temizler” demiştik. Bu düşünceyle yola çıkıp düşman gördüklerini “temizlemek” niyetinde olanlar da bol gibi son zamanlarda! Üstelik ateşin fazla iz bırakmamasını çekici bulup kurbanlarını ve kendi kimliklerini kül etmeyi hedefliyorlar. İşte bunlara bir örnek; Almanya’daki aşırı sağcı, ırkçı gruplar.</p>
<p>Almanya’da yabancılara, özellikle Türkiye’li göçmenlere karşı saldırılar 1992-93 yıllarında doruk noktasına ulaştı. Doğu Almanya ile birleşmenin ekonomik ve politik sancılarını çeken Almanya’da az sayıda yabancı hedef haline gelmiş durumda. Mesela, 1992’deki 3 günlük Rostock-Lichtenhagen ayaklanmasında binlerce Alman bir apartmanı kuşattı, içinde yaşayan yabancıları Molotof kokteyli atarak yakmaya çalışan saldırganları alkış tuturak izledi. Binadaki  Viyetnamlılar çatıya tırmanarak hayatta kalmayı başardı. 24 Kasım 1992’de küçük Alman kasabası Moelln’de 51 yaşındaki Bahide Arslan, 10 yaşındaki torunu Yeliz Arslan ve 14 yaşındaki diğer torunu Ayşe Yılmaz aşırı sağ bir grup tarafından çıkarılan yangında hayatını kaybetti. 29 Mayıs 1993’de Solingen kasabasında 4 sağcı genç tarafından çıkarılan yangında 3 Türk çocuk ve 2 kadın hayatını kaybetti. Aynı aileden 14 kişi, kimisi çocuk, ağır yaralandı. Ekim 1995’de yangını çıkaranlar yakalanarak 10-15 yıllık cezalara çarptırıldılar. 1996’daki başka bir yangında Lübeck’de mültecilerin kaldığı bir hostelde çıkarılan yangında 10 kişi öldü, saldırganlar hala bulunamadı. Yine geçtiğimiz kış 3 Şubat 2008’de Ludwigshafen şehrinde 9 Türk, 5’i çocuk çıkan yangında hayatını kaybetti. Olayda kast olup olmadığı hala tartışılıyor.</p>
<p>1980 sonrası Almanyadaki şiddet hareketlerini inceleyen bazı psikologlar bunları politik olmayan nedenlere bağlıyor. Araştırma sonuçlarına göre bu saldırganların %80’i kişisel travma yaşayan, psikolojik sorunlu insanlar. Genelde anne babanın birlikte olmadığı,yada sorunlu aile ortamlarından geliyorlar. Kimisi de eğitimsiz, zeka düzeyi düşük kişiler ve işsizler olarak niteleniyor. Kısacası, uzmanlar Almanya’daki aşırı sağın son yıllardaki terörünü ‘looser’ların, yani bir ipe sap olamamışların başkaldırısı olarak görüyor. Ancak, 11 Eylül’le artan İslam korkusu bu toplumlardaki yabancılara yönelik şiddette daha etkin bir katalizör olma yolunda. 2006’daki bir araştırma sonucuna göre Almanların % 82’si aşırı İslamın yükselişinden çok endişeli, bu oran İngiltere’de % 77, Fransa’da % 76.</p>
<p>Kendi yakın tarihimize dönecek olursak, son yılların en acı yakma olayı 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta Madımak Otelinde yakılarak öldürülen 35 aydın ve sanatçımız. 4 günlük Pir Sultan Abdal Kültür Şenliğinin konuğu olarak bulundukları Sivas’ta, bir avuç aşırı dincinin gaza getirmesiyle sayıları 15 bini bulan bir kalabalık tarafından taşlanan, yakılan birbirinden değerli insanlarımız, aşıklarımız, şairlerimiz, yazarlarımız&#8230;. Edebiyatçılar derneği tarafından 1994’de yayınlanmış olan referans niteliğinde “Sivas Kitabı: Bir Toplu Öldürümün Öyküsü” hepimizin okuması gereken, belgelerle, tanıklarla herşeyi açıklayan bir kitap. Daha fazla söze gerek yok&#8230; Ancak sayıları önce 500’ü bulan bir grubu, yerel basında şenlik öncesi çıkan kışkırtıcı yazılara, dağıtılan “Müslümanlar” imzalı bildirilere, çevre şehir ve kasabalardan gelen sarıklı, garip kıyafetli provokötörlere  (apaçık organize olduklarını gösteren tüm işaretlere) rağmen analiz edip dağıtma yeteneği gösteremeyen devlet idaresine sözümüz! Sekiz saat boyunca kapalı kaldıkları oteldeki insanlara, dışardaki gözü dönmüş kalabalık “Şeriat isteriz”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkacağız” diye bağrışıp taş atarken devletimizin güvenlik güçleri, şehir idaresi, ordusu nasıl oluyor da bir çözüm sunamıyordu? Birinci Dünya Savaşının galiplerini toplarına, tanklarına, tüm güçlerine rağmen bir avuç insanla, yüzyılların yorgunluğunu, fakirliğini taşıyan bir halkla yenmeyi başaran ülkemizin yeni kuşak yöneticileri nasıl olup da 1993’te Sivas’ta donup kalıyor ve gözü dönmüş kalabalığı izlemekle yetiniyordu? Telefon üzerine telefon almalarına, olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar takip etmelerine rağmen, bir avuç insana yardım edemeyen en ufağından en yüksek mertebedeki idarecilerimize kadar&#8230; Bu kadar basiretsiz, bu kadar yeteneksiz ve idari ciddiyet ve kararlılıktan yoksun insanlarla mı yönetiliyordu ülkemiz?</p>
<p>Bu sorulara cevaplar bol, muhtemelen sizlerin kafasında da&#8230; Alevi-Sunni çatışmasından, laik-dinci kamplaşmasına kadar bir dolu açıklamalar var&#8230; Hatta, Aziz Nesin’i Şeytan Ayetleri kitabını yayınlattığı için, olayın baş sorumlusu görüp, kendisini kalabalığa linç etmeleri için teslim etmediğinden dolayı, yeterince erkek olmamakla suçlayan köşe yazılarına kadar&#8230; İşin daha da ilginci böyle bir ilkellik yaşanıp insanlar otellerinde diri diri yakılmaya çalışılırken ülkemizin Cumhurbaşkanı, Sivas Valisini arayıp “Polisi halkın üzerine salma!”diyebiliyor. Yine bunca insan öldükten sonra, anlı şanlı ülkemizin İçişleri Bakanı, sanki büyük bir yük üzerinden kalkmışçasına “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmedik” diyebiliyor! Sanki Madımak otelinde yananlar “halk” değilmiş gibi! Üstelik de halkımızın en değerli evlatlarından, halkın türkülerini söyleyen, halkın şiirlerini okuyan, halkın folklörünü oynayan, bu halkın değerlerine, kültürüne ilişkin araştırmalar yapan, onların hikayelerini yazanlar değilmiş gibi!</p>
<p>Ve işin ilginci, bu kalabalık psikolojisini anlayıp da onu altedemeyen idarecilerimize karşın, Sivas olayında birkaç insan sayesinde, halkımızın insanlık değerlerini hala yitirmemiş, gerçek anlamda cesur birkaç insanı sayesinde, ölenlerin sayısı daha da artmıyor. Otelin bir penceresinden arkadaki binaya geçerek yangından kurtulmaya çalışan mağdurları, Büyük Birlik Partisindeki eli sopalı ve “gidin geberin orospular!” diyen diğer üyelerden koruyan ve 31 kişiyi parti binasında saldırganlardan saklayan yaşlı bir partili bey&#8230; Aziz Nesin’in korumalarından biri olup sonuna kadar mağdurlara yardım eden ve onların yandaki binaya geçmesini sağlayan Komiser Mehmet&#8230;. Aziz Nesin’i ve Lütfü Kaleli’yi linç etmek isteyen Sivas belediyesinin meclis üyelerinden kurtaran polis arabasındaki emniyet görevlisi&#8230; Tüm bu insanların, kalabalık psikolojisinden, histerisinden kendilerini soyutlayıp doğruyu yapmaları&#8230; İşte bu davranışların alkışlanıp, bu insanların kahramanlıklarının altının çizilmesi gerekiyor! Belki de ülkemizde asıl yatırım yapmamız gereken bu bilinci, bu değerleri taşıyan, birey olma cesaretini gösterebilen, doğru ve dürüst insanlar&#8230; Belki de o zaman, geleceğin Sivas olaylarına karşın sahici tedbirleri alabiliriz!..</p>
<p><strong>Copyrights@Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong>Bu makale, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/2-temmuz-sivas-olayi/'>2 Temmuz Sivas Olayı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/alevi-sunni-catismasi/'>Alevi-Sunni çatışması</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/almanyada-turklere-saldirilar/'>Almanya'da Türklere saldırılar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/atesin-oykusu/'>Ateşin öyküsü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/celal-dervis/'>Celal Derviş</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hristiyanlikta-yakma/'>Hristiyanlıkta yakma</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/madimak-oteli/'>Madımak Oteli</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ortacagda-yakarak-oldurme/'>Ortaçağ'da yakarak öldürme</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/sivas-katliami/'>Sivas Katliamı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yakarak-oldurmek/'>yakarak öldürmek</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yakmak/'>Yakmak</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/islamda-yakma-ve-yanma/'>İslam'da yakma ve yanma</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/648/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/648/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=648&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/07/02/yanma-ve-yakma-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-272.jpg?w=201" medium="image">
			<media:title type="html">sivas p.272</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" medium="image">
			<media:title type="html">More...</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivasp-188.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">sivasp.188</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/07/sivas-p-1961.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">sivas p.196</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>“Ben var İstanbul’u çok sevmek, Turkish kebap yemek&#8230;”</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/06/11/%e2%80%9cben-var-istanbul%e2%80%99u-cok-sevmek-turkish-kebap-yemek-%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/06/11/%e2%80%9cben-var-istanbul%e2%80%99u-cok-sevmek-turkish-kebap-yemek-%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Jun 2011 11:31:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Akp ve popülizm]]></category>
		<category><![CDATA[AKP ve İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Çılgın Proje]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan ve İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Seksi Türk erkekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk erkekleri ve turistler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk erkeklerinin seksiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Türk erkeğinin imajı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin imajı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'ye hayran yabancılar]]></category>
		<category><![CDATA[turist gözüyle İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul turizmi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul ve mimari]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'a iki büyük şehir]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'da kentsel yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'da şehir planlamacılığı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un çirkinliği]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un güzelliği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=633</guid>
		<description><![CDATA[Eskiden “bazı” gazetelerde Türk erkeklerinin ne kadar beğenildiğine, turist kadınların bizim erkekler için nasıl yanıp tutuştuğuna dair bir dolu haber çıkardı. Çoğunluğunun uydurma olduğu kesin olan bu haberlerde, bir kaç yarı çıplak, sarışın kadın fotoğrafının altına: “Helga, Türk erkeklerine bayılıyor!”, &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/06/11/%e2%80%9cben-var-istanbul%e2%80%99u-cok-sevmek-turkish-kebap-yemek-%e2%80%9d/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=633&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/cartoon2821.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-636" title="cartoon282" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/cartoon2821.jpg?w=225&#038;h=300" alt="" width="225" height="300" /></a>Eskiden “bazı” gazetelerde Türk erkeklerinin ne kadar beğenildiğine, turist kadınların bizim erkekler için nasıl yanıp tutuştuğuna dair bir dolu haber çıkardı. Çoğunluğunun uydurma olduğu kesin olan bu haberlerde, bir kaç yarı çıplak, sarışın kadın fotoğrafının altına: “Helga, Türk erkeklerine bayılıyor!”, “Türk erkeğinin ününü duyan turist kadınlar, Akdeniz kıyılarını hezimete uğrattı!” gibisinden başlıklar atılır ya da plajlarda bikinileri ile güneşlenen kadınları hortumla ıslatan yavşak otel görevlilerinin fotoğrafları çekilip altına “Nataşa, Türk erkeğinin hortumunu çok beğendi!” gibisinden yalan haberler yapılırdı.<span id="more-633"></span></p>
<p>Bu haberleri gerçek zannedip Ege ve Akdeniz’deki bilimum kıyılara ve turistik beldelere akın eden erkeklerin, turistlerle, turist kadınlarla etkileşimi herhalde Dünya Taciz istatistiklerine kendi alanında rekorlar kırarak girmiştir! “Taciz” diyorum, çünkü onca yıl yurtdışında yaşamış biri olarak, gittiğim ülkelerde, tanıştığım onca milletin insanıyla yaptığım sohbetlerde, Türk erkeği üzerine yegâne “imajın” turist kadınlara olan taciz olduğuna ben çok tanık oldum. Şimdiye kadar, Türkiye’de bulunmuş, Türkiye’yi turist olarak ziyaret etmiş bir kadının Türkiye sokaklarında, kıyılarında kendini “rahat ve özgür” hissetmiş olduğunu ise hiç duymadım! Duyan varsa, işte email adresim, haber versin, şaşırayım!</p>
<p>Kimi erkeklerimizi hayrete düşürecek olsa da şu gerçeği yeniden ifade etmek gerekiyor: Dünya’nın hiç bir aklı başında kadını, taciz edilmeyi, yatağa atılacak kolay lokma olarak görülmeyi, seks objesi olmayı istemez, bunun için de bir ülkeye turist olarak gitmez! Türkiye’ye turist olarak gelmiş tüm kadınların, ortak şikayet konusu her zaman Türk erkeklerinden gördükleri sözlü, fiziksel, hiçbiri olmasa “bakışlarla” yapılan tacizdir! Bu durum şimdilerde değişti mi? Sanmıyorum! Halen, kıyılarımızı istila etmiş, çoğunluğu kara-yağız bir dolu genç, turizm ve ülke imajına “erkeklikleri” ile katkılarını sunmaya tam gaz devam ediyor&#8230; Gittiğim tüm gezi ve seyahatlerde, bulunduğum restaurant, kafe-bar, tekne turlarında önümde, yanıbaşımda, her yerde duyduğum, tanık olduğum konuşma ve sohbetlerden, görüntülerden yapıyorum bu çıkarımı&#8230;</p>
<p>Neyse, konuyu getirmek istediğim nokta, sevgili medyamızın körükleyerek milli komplekslerimizin hem yaratılma hem de beslenme sürecine katkıda bulunduğu “Türk erkeği” efsanesine benzer bir diğer imaj malzemesi, “İstanbul”! “İstanbul’a tüm Dünya’nın hayran olduğu” gibisinden manşetler sık sık basında yer alıyor, İstanbul’u ziyaret eden dünyaca ünlü sanatçılar, devlet adamları röportajlarında “İstanbul’un güzelliğine”, “İstanbul’un muhteşemliğine” mutlaka değiniyor! Bu haberlere göre, hepsi İstanbul’a bayılıyor, İstanbul’un ne müthiş bir şehir olduğunu söylüyor, İstanbul’a yeniden gelebilmek için yanıp tutuşarak ülkelerine dönüyor&#8230;</p>
<p>İşin ilginci, Ak Parti Hükümeti’nin üyeleri ve Başbakan Tayyib Erdoğan, tüm bu haberlerden etkileniyor, bu haberlere ciddi ciddi inanıyor gibi görünüyorlar! Zira, ülkenin tüm diğer yörelerini, şehirlerini unutup habire İstanbul’a odaklanıyor, İstanbul’u hedef alan politikalar, projeler üretmek için “çılgına dönüyorlar”! Mesela, geçtiğimiz Nisan ayında “Hedef 2023” olarak isimlendirilen ve  Amerika- İngiltere seçim kampanyası havasında sunulan Ak Parti Seçim Beyannamesi,  Başbakanımızın “ustalık” döneminin ürünü olarak ve “popülizm yapmadığı” savıyla,  İstanbul’u hedef alan bir dolu projeyle dikkatimize sunuldu. Yine aynı günlerde, halkımızın aklı, önce “açıklanmayan”, sonra “açıklanan” bir diğer “çılgın İstanbul projesi” ile günlerce meşgul edildi. Olay bununla da kalmadı, projenin çılgınlığı gözleri kararttı, başları döndürdü, muhalif partiler “uçuk”, “ölçüsüz” vaatlerde bulunmakla suçlanırken, “patent” sahibi kimi Ak Partililer, onlara destek verenlerin “İstanbul’u Paris yapacağız!” sözlerini dahi hakaret kabul edip “Sizin hayalleriniz, kapasiteniz o kadar!” diyerek onları eleştirdi ve mega-büyük hayal güçlerinin gururuyla kendinden geçti&#8230;</p>
<p><strong><em>‘Yüce Allahım, sen akıl fikir ver kullarına!’ diyerek yazmayı burada kesmeyi ne kadar isterdim&#8230; Vicdanım elvermiyor&#8230; Kahretsin! </em></strong></p>
<p>Sevgili Ak Partililer, Türk erkeğinin dünyanın en seksi erkeği olmadığı, tüm dünya kadınlarının onlar için yanıp tutuşmadığı nasıl aleni bir gerçekse, “İstanbul’un dünyanın en güzel şehri olmadığı” da öyle bir şey! Maalesef, işte burada, yüreğim acıyarak açıklıyorum! “Dünya’nın incisi” şehirleri keşfetmek istiyorsanız dolaşın biraz! Mesela, İspanya’ya, İtalya’ya, Portekiz’e, Çekoslovakya’ya, Yeni Zelanda’ya, gidin! Büyük nüfuslu olup da, hâlâ yaşanabilir standartlara ve medeniliğe sahip şehir arıyorsanız Berlin’e gidin, Avrupa şehirlerine bakın!  Tarihin, doğanın korunduğu, insanların birbirinin üzerinde, tepesinde yaşamadığı, planlamanın, denetimin yapıldığı, sokakların, kaldırımların, kıyıların, ormanların, derelerin özel sermayeye peşkeş çekilmediği yerleri görün! Turistleri taciz eden Türk erkeğinin, nasıl üzerinde çalışıldığı, eğitildiği, yardım edildiği takdirde değişme, dönüşme, tacizcilikten kurtulma potansiyeli varsa, şehirlerin de aynı şekilde, daha iyi, daha yaşanabilir, nefes alınabilir, kişilikli yerler haline getirilebileceğini düşünün! Bunun için “çılgın projeler” hazırlayın!</p>
<p>Daha bir kaç yıl öncesine kadar İstanbul hakkında 1950’lerde yapılmış “İstanbul, not Constantinapol!” şarkısından başka bir şey duymamış ve Türkiye hakkında “Midnight Express” dışında bir fikri olmayan Amerikalı turistler, İstanbul’u görünce, “Wow, what a beautiful city!” diyecektir elbette! Onlara inanmayın sevgili Ak Partililer! Şimdiye kadar, Türkiye’yi sadece “insan hakları ihlâlleri”, “çarşaflı kadın resimleri” ve “barbar Türkler” söylemleri üzerinden tanıyan pek çok Avrupalı, şehri bir kaç günlüğüne ziyaret edip, tarihi yarımadanın dışına fazla çıkmayınca, İstanbul’un tarihini, kültürel zenginliğini burada görüp, konumundan etkilenince tabii ki “What an amazing city!” diyecektir. Bunlara da kanmayın sevgili devlet büyüklerimiz! Bilin ki tüm bu turistler, önlerinde uzanan uçsuz bucaksız beton yığınlarını, ucube binaları, medeniyet yoksunu kaldırımları, trafiği, binalarla katledilmiş Boğaz’ın tepelerini, 15 milyon nüfusu sayesinde nefes almanın, yürümenin imkansız olduğu sokakları görünce görmemezlik edemez! Ve inanın hiçbiri, İstanbul’a yeniden dönmek için, başka bir sebebi yoksa, yanıp tutuşuyor olamaz! Kısacası, kimler size “İstanbul çok güzel, ayıldık, bayıldık!” diyorsa ya yalan söylüyor, ya da kibarlıklığından öyle laflar ediyordur&#8230;</p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/kozyatac49fc4b11.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-637" title="kozyatağı" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/kozyatac49fc4b11.jpg?w=500" alt=""   /></a>İşte buradan sesleniyorum Başbakanımıza, devlet büyüklerimize: Medya’ya inanmayın! İstanbul güzel-müzel değil, İstanbul “ucube”! İstanbul, 100 sene önce güzeldi mutlaka, 50 sene öncesine kadar “Batı ile Doğu arasında bir köprüydü!” Şimdi değil&#8230; Şimdi İstanbul, Batı’yı “ekonomik büyümeye”, Doğu’yu ise “türbana” indirgemiş, kişiliksiz, ruhsuz bir beton yığını! Şimdi İstanbul, Amerikalıların “İstanbul’daki kadar alış-veriş merkezi, Amerika’da bile yok!” dediği; sokaklarında “40 gün 40 Gece Alış-Veriş Festivalleri” düzenlenen; şehri dolduran insanların yüzünde en küçük bir “gülümsemenin” görülmediği;  tüm “görgü” kurallarının unutulmuş olduğu; tüm “değerlerin” yokolmuş olduğu çirkin bir metropol, bir pazar, iş merkezi&#8230;</p>
<p>Sevgili Ak Partililer, İstanbul, 1453 tarihinde hepimizin ecdadı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi! Müslüman Türkler tarafından! Bir daha denemenize gerek yok!  Bu şehir, 1960’lardan beri “demokrasinin” nimetlerini keşfeden Türk halkı ve bilhassa mütaahhitleri  tarafından kuşatma altındaydı zaten! 10 yıl önce can çekişerek öldü&#8230; Bu şehri yeniden hayata döndürecek çılgın bir projeniz yoksa bırakın bu işi! Hiç değilse ölüsüne rahat verin, cesedini didik didik etmekten, ne olur, vazgeçin&#8230;</p>
<p><strong>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8221;nin Mayıs 2011 sayısında yayınlanmıştır. Copyrights@filizelasu</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/akp-ve-populizm/'>Akp ve popülizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/akp-ve-istanbul/'>AKP ve İstanbul</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cilgin-proje/'>Çılgın Proje</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/erdogan-ve-istanbul/'>Erdoğan ve İstanbul</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/seksi-turk-erkekleri/'>Seksi Türk erkekleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turk-erkekleri-ve-turistler/'>Türk erkekleri ve turistler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turk-erkeklerinin-seksiligi/'>Türk erkeklerinin seksiliği</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turk-erkeginin-imaji/'>Türk erkeğinin imajı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyenin-imaji/'>Türkiye'nin imajı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyeye-hayran-yabancilar/'>Türkiye'ye hayran yabancılar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turist-gozuyle-istanbul/'>turist gözüyle İstanbul</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbul-turizmi/'>İstanbul turizmi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbul-ve-mimari/'>İstanbul ve mimari</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbula-iki-buyuk-sehir/'>İstanbul'a iki büyük şehir</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbulda-kentsel-yasam/'>İstanbul'da kentsel yaşam</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbulda-sehir-planlamaciligi/'>İstanbul'da şehir planlamacılığı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbulun-cirkinligi/'>İstanbul'un çirkinliği</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/istanbulun-guzelligi/'>İstanbul'un güzelliği</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/633/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/633/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=633&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/06/11/%e2%80%9cben-var-istanbul%e2%80%99u-cok-sevmek-turkish-kebap-yemek-%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/cartoon2821.jpg?w=225" medium="image">
			<media:title type="html">cartoon282</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/06/kozyatac49fc4b11.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">kozyatağı</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>NATO ve Büyük Ortadoğu Projesi</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/05/12/nato-ve-buyuk-ortadogu-projesi/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/05/12/nato-ve-buyuk-ortadogu-projesi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 20:16:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Arap ülkelerinde isyanlar ve Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap ülkelerinde isyanlar ve NATO]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Baharı]]></category>
		<category><![CDATA[Başbakan Erdoğan'ın Eşbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Ortadoğu Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[BOP]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan ve BOP Eşbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[NATO ve Avrupa Topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye ve Libya'ya müdahale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=628</guid>
		<description><![CDATA[Soğuk Savaş süresince “ortak tehdit” olarak görülen Sovyetler Birliği’nin dağılması ile, NATO’nun varolma gerekçesinin de yokolacağı ve örgütün yavaş yavaş çözüleceği düşünülmüştü. Aksine, 1989’dan bugüne, NATO üye sayısını 28’e çıkardı, görev tariflerini çeşitlendirdi ve geçtiğimiz günlerde ABD liderliğinde İngiltere ve &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/05/12/nato-ve-buyuk-ortadogu-projesi/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=628&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/05/nato1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-630" title="nato" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/05/nato1.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Soğuk Savaş süresince “ortak tehdit” olarak görülen Sovyetler Birliği’nin dağılması ile, NATO’nun varolma gerekçesinin de yokolacağı ve örgütün yavaş yavaş çözüleceği düşünülmüştü. Aksine, 1989’dan bugüne, NATO üye sayısını 28’e çıkardı, görev tariflerini çeşitlendirdi ve geçtiğimiz günlerde ABD liderliğinde İngiltere ve Fransa tarafından başlatılan Kaddafi güçlerine yönelik BM onaylı askeri müdahaleyi devralarak, dünya gündemini belirlemekten vaçgeçmeyeceğini gösterdi.<span id="more-628"></span></p>
<p>Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 1 Mart 2011’de Türk Alman Ekonomi Kongresi’nde bir soru üzerine “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO&#8217;nun ne işi var Libya&#8217;da?” (1) demesine rağmen 24 Mart günü sunulan tezkerenin Meclis’te onaylanması ile Libya’ya NATO kumandası altında 5 gemi ve 1 denizaltı göndermeyi kabul etmesi ilginç bir gelişme hatta, bir tutarsızlık örneği olarak görülebilir.  Ancak, 9/11 olayları sonrası, Büyük Ortadoğu Projesi’nin, George Bush yönetimi tarafından tüm Dünya’ya tanıtılması sırasında yapılan toplantılarda, NATO’nun bu projeyle ilişkilendirilmesi çeşitli vesilelerle ifade edildiğinden bu sonucun, kanımca, pek şaşırtıcı olmadığını kabul etmek lazım. Mesela, 17-19 Ekim 2003 tarihleri arasında Prag’da yapılan NATO konferansında, ABD’nin o zamanki NATO temsilcisi Nicholas Burns, NATO’nun uzun vadede geleceğinin, küresel krizleri yatıştırmak ve bertaraf etmek olduğunu, bunu oturarak değil, aktif bir şekilde ve dikkatlice askeri güçlerini Güney’e ve Doğu’ya yöneltmekle mümkün kılabileceğini söylüyor ve ABD&#8217;nin tercihini müttefik ülkelere şu şekilde özetliyordu: “NATO’nun geleceği, inanıyoruz ki, Doğu ve Güney’dir. Bu, Büyük Ortadoğu’dur:” (2)</p>
<p>Nitekim, Haziran 2004’de, İstanbul’daki NATO toplantısı’nda üye ülkelerin devlet başkanları tarafından Ortadoğu ve Körfez ülkelerine yönelik, “İstanbul İşbirliği İnsiyatifi” (İstanbul Cooperation İnitiative) isimli bir teklif sunuldu ve Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la NATO arasında, özellikle “güvenlik” alanında, bölgesel “istikrar” sağlamak amaçlı çabaların arttırılmasına yönelik çalışmalara başlandı. Aynı amaçlı, benzer bir çalışma, 1994 yılında, Akdeniz Diyaloğu (Mediterrennian Diyalogue) adı altında Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Fas, Tunus, Moritanya ülkeleri ile başlatılmıştı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar dışındaki Körfez ülkeleri yasaları gereği topraklarında NATO varlığına izin vermeseler de, her iki kuruluşun aynı amaca hizmet ettiği, NATO ile bu ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmeye ve güçlendirmeye yönelik olduğu, NATO’nun kendi sayfalarında belirtilmekte.</p>
<p>Her ne kadar, Sn. Başbakanımız “BOP’un ölü doğmuş olduğunu” (3) söylese, ve kendisinin “Bop’un Eşbaşkanı” olduğu yolunda bir söyleminin bulunmadığını, bu konudaki demeçlerinin  kötü niyetli kişilerce yanlış yorumlandığını ifade etse de, gerek Internet&#8217;in, gerekse yazılı basının, yerli-yabancı pek çok örnekle dolu olduğunu belirtmek isterim. Buna rağmen, BOP’un (Greater Middle Eastern Initiative) ne olduğunu hatırlamanın, hepimiz için, özellikle son günlerin gelişmeleri ışığında, faydalı olduğunu da&#8230;</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin 90’lı yıllardan itibaren, Amerika’nın küresel hegemonyasının nasıl korunacağına yönelik dış politika önceliklerini genel hatlarıyla açıklayan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 2002’deki versiyonu (Bush Doktrini) öncekilerden iki noktada farklılık gösteriyordu: potensiyel düşmana  “önleyici saldırı” ve demokratik rejim değişikliğine destek vermek (4). George W. Bush’un 2010&#8242;da yayınlanan “Karar Noktaları”/Decision Points isimli kitabına gore, Bush Doktrini 4 ana noktadan oluşuyor. Bunlar kendi sözleri ile:</p>
<p>“1.Teröristler ve onları barındıran milletler arasında ayırım yapmadan, ikisini de sorumlu tut,</p>
<p>2. Düşman bize saldırmadan önce, mücadeleyi ülke dışında yap,</p>
<p>3. Tehditler gerçekleşmeden önce bul ve yüzleş,</p>
<p>4. Düşman ideolojisi olan korku ve baskıya karşı, özgürlük ve umudu teşvik et.”</p>
<p>Soğuk Savaş yılları boyunca Orta Doğu’daki diktatörleri kendi elleriyle yaratıp desteklemekte hiç bir sakınca görmeyen, petrolün akışında bir sorun çıkmadığı sürece halkların özgürlüğünü önemsemeyen Amerika Birleşik Devletleri, 9/11 sonrası Irak&#8217;ın işgaliyle “rejim değişikliği”, “demokrasi” gibi kelimeleri Saddam&#8217;ı devirmek için kullanmakla birlikte, Irak&#8217;taki direniş karşısında, işgal ve zor kullanmanın uzun vadede işe yaramayacağının da farkına vardı.</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun önemi ve dönüştürülmesine yönelik teorilerin, daha önceki yıllarda  Bush ekibi ve teorisyenleri tarafından ifade edilmesine karşın, Büyük Ortadoğu projesine yönelik somut adımların 9/11&#8242;le birlikte gerçeklik kazandığını görüyoruz. Bunlardan ilki 2002&#8242;de “Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi”(Middle East Partnership İnitiative/ MEPI) adı altında kurulmuş olan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika&#8217;da reform hareketlerini desteklemeye yönelik, Dick Cheney&#8217;nin kızı “Elisabeth Cheney&#8217;nin” başına getirilmiş olduğu kuruluş. Bu kuruluşun, bölge için 5 amacı var: sivil toplumu güçlendirmek; kadın ve gençleri güçlendirmek; eğitimi yaygınlaştırmak ve iyileştirmek; ekonomik reformu desteklemek; ve politik katılımı arttırmak. Bunların gerçekleşmesi için ulusal ve uluslarası sivil toplum örgütlerine parasal yardım sağlamak; yerel hükümetlerin ve sermaye sahiplerinin projelerine destek vermek; çok uluslu Amerikan şirketlerinin ve Avrupa Topluluğu&#8217;nun bu projelere destek ve ortaklığını sağlamak MEPI&#8217;nin çalışmaları arasında. Merkez binası Washington&#8217;da olan kuruluşun, bölgesel merkez binaları Tunus ve Abu Dhabi&#8217;de. Bu merkezlere bağlı ofisler ise Bahreyn, Ürdün; Kuveyt, Oman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,Yemen, Cezayir, Mısır, İsrail, Lübnan, Libya ve Fas&#8217;ta.</p>
<p>Ortadoğu Ortaklık İnsiyatifi(MEPI)&#8217;nin şimdiye kadar gerçekleştirdiği çalışmalara yönelik kimi örnekler ise bakın şöyle: Mısır&#8217;da “yargı reformu” seminerleri; körfez ülkelerinde kadınlar için okuma yazma seferberlikleri; ABD-Orta Doğu üniversitelerinde özel akademisyen ve öğrenci değişim programları; Kadın Gazetecileri Eğitim Programları; çocuk-odaklı öğretim tekniklerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar; Arap okullarındaki kitaplardan “Yahudi düşmanlığını” körükleyen cümlelerin çıkarılmasına yönelik reform ve öğretmen eğitimi&#8230;</p>
<p>Büyük Ortadoğu projesinin önemli bir ayağını oluşturan bu kuruluşa ilaveten, Şubat 2003&#8242;te “ABD-Orta Doğu Serbest Bölgesi&#8217;nin” kurulması da öngörüldü. Proje&#8217;nin hayat bulması için çeşitli hükümetler ve uluslarası kuruluşlarla toplantılara nazaran, Bush&#8217;un 6 Kasım 2003&#8242;te, “Ulusal Demokrasileri Destekleme Fonu&#8217;nda” (National Endowment for Democracy) yaptığı ünlü konuşma, Büyük Ortadoğu Projesine yönelik Dünya kamuoyuna verilen ilk sinyallerden biri olarak görülebilir. Bu konuşmasında Bush, Amerika’nın Ortadoğu’da özgürlükleri ileriye götürecek yeni bir stratejisi’nin olduğunu, bunun ancak uzun vadede gerçekleşebileceğini, “özgürlük eksikliği” yüzünden Ortadoğu ve Dünya&#8217;nın çok kötü sonuçlara katlanmak zorunda kaldığını, Ortadoğu’daki kimi hükümetlerin hâlâ eski kötü alışkanlıklarına devam etmelerine rağmen, çoğu hükümetin “değişimin” gerekliliğini görmeye başladığını anlattı. Aynı zamanda, NED&#8217;e bu proje kapsamında kullanması için 40 milyon dolarlık bütçe verildiğini açıkladı. (5)</p>
<p>Büyük Ortadoğu Projesi&#8217;ne yönelik orijinal ABD belgesi, Şubat 2004 yılında, Arap gazetesi Al-Hayat&#8217;a sızdı. Bu belge, 22 Arap ülkesine ilaveten, İsrail, Pakistan, Afganistan ve Türkiye&#8217;yi kapsıyor ve bu ülkelerde reformların yanısıra, sınır değişikliklerinin de olabileceğini öngörüyordu. Aynı ay içersinde, Amerika&#8217;nın Sea Island Georgia kentinde yapılan G-8 toplantısında, George Bush, Büyük Ortadoğu Projesi&#8217;nin resmi açılışını yaparak, iki kararın çıkarılmasını sağladı. Bunlar: “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnsiyatifi” ve “G-8 Reform Destek Planı” isimli kararlardı. Mübarek&#8217;in ve çoğu liderin gelmeyi reddettiği bu toplantıya Afganistan, Cezayir, Bahreyn, Ürdün, Tunus, Yemen, Türkiye ve Irak katıldı. Burada kabul edilen karar, orijinal belgenin biraz daha hafifletilmiş versiyonu idi ve sorunun çözümü için Arap-İsrail çatışmasının çözümlenmesinin esas olduğunu kabul ediyor, reformun dışarıdan değil, ülkelerin kendi içinden başlatılması gerektiğini, hükümetlerin değişmesinin ille de şart olmadığını, bunun için uluslarası standartların bulunmadığını ve her ülkenin değişimin hızı ve boyutu hakkında kendisinin karar vermesi gerektiğini, hükümetler arası görüş alışverişinde bulunulması gerektiği ve sivil toplum örgütleri ile iş çevreleri arasında konferanslar düzenlenmesinin önemini savunuyordu. (6)</p>
<p>Aynı tarihte, ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz CNN Türk&#8217;e verdiği bir demeçte, Türkiye&#8217;nin proje için önemini bakın şöyle belirtiyordu: “Ortadoğu ve tüm bölgede, Amerika ve Türkiye&#8217;nin paylaştığı pozitif değerlerin, demokrasinin olduğu bir geleceği inşa etmeye bakıyoruz. Bu konuda, ortaklar olarak çalıştığımızı düşünüyorum. Bu önemli bir nokta.” (7)</p>
<p>Rusya Federasyonu&#8217;na yapmış olduğu gezideki konuşmasında, Başbakan Erdoğan ise şunları söyleyecekti: “ Türkiye, iyi yönetilen, etkin bir ekonomiye sahip, daha demokratik, özgür ve barışçıl bir Orta Doğu görmek istiyor. Bu yüzden,Türkiye&#8217;nin bölge için arzuladıkları, Büyük Orta Doğu Projesi&#8217;nin pozitif amaçlarıyla uyum içersindedir.” (8)</p>
<p>11 Mart 2004 tarihli makalesinde Le Figaro&#8217;dan Alexandrine Bouilhet, Avrupalı ve Amerikalılar arasındaki konuya ilişkin görüş ayrılıklarını şöyle anlatıyordu: ”Arap-Müslüman dünyasının reformunu amaçlayan büyük planda, Washington NATO&#8217;nun en büyük rolü oynamasını istiyor. Ancak bu, Amerikalılarla Avrupalılar arasındaki hassas bir konuda tansiyonun yeniden yükselmesine neden oluyor&#8230;Önümüzdeki İstanbul toplantısı öncesi, ABD müttefilerini ikna etmek zorunda&#8230;Şu an Avrupa Topluluğu izlemede, Fransa ve Almanya kuşkulu&#8230;Çünkü Fransa ve Almanya çifti bu planın biraz “sakar” hatta tehlikeli olabileceğini düşüncesinde&#8230;Onlar, ekonomik ve sosyal gelişmenin gerekliliğinden bahsediyorlar, ABD ise “güvenlik” yönünden&#8230;Fransız-Alman planı NATO&#8217;nun rolünü minimuma indiriyor&#8230;ve önceliği İsrail-Filistin meselesinin çözümüne veriyor.”</p>
<p>Şu an, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO (The North Atlantic Treaty), Afganistan’da 130.000 askerle  Taliban’a karşı operasyon yürütüyor; Kosovo’da 10.000 askerle Sırplar ve Müslüman Arnavutlar arasında barışı gözetiyor; Somali açıklarında korsanlarla savaşıyor; Akdeniz’de terörist etkinlikleri önlemek için gemi trafiğini kontrol ediyor (Akdeniz’i gözetim altında tutuyor); Irak Hükümetine çeşitli eğitim hizmetleri sunuyor; Somali’de Afrika Gücü’ne yardım ediyor. (9) Libya&#8217;ya müdahale dolayısıyla müttefik güçleri arasında görüş ayrılıklarının olduğu, Almanya&#8217;nın harekete hiçbir şekilde karışmamayı seçerek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu oylamasında Rusya, Çin, Hindistan ve Brazilya ile aynı saflarda yer alması ilginç bir gelişme. Yine, Fransızların Avrupa Topluluğu&#8217;nun NATO&#8217;dan bağımsız, kendine ait bir savunma örgütüne dair arzusuna rağmen, bu sefer Kuzey Afrika&#8217;daki çıkarlarının korunması için İngiltere&#8217;yle birlikte ikili bir ortaklığa gitmesi ve bunu NATO içersindeki mekanizmaları kullanarak yapması, ileride başka ilginç gelişmelere tanık olabileceğimizin işaretlerini taşıyor…</p>
<p>Bu makaleyle amacımın, geçtiğimiz aylarda Arap ülkelerinde başlayan ve tüm Dünya kamuoyunu şaşırtan halk hareketlerinin olumlu yanlarını gözardı etmek olmadığının altını çizmek isterim. Bölge ülkelerinin ve halklarının özgürlük, demokrasi ve daha iyi bir hayat için talepleri tabii ki, herkesin ki gibi geçerlidir ve bu doğrultudaki kazanımlar tüm coğrafyanın faydasına görülmelidir. Ancak, gözlemlediğimiz gelişmeler ve Büyük Ortadoğu Projesine yönelik çabalar arasındaki paralellikleri görmezden gelmek de yararımıza olamaz. Sonuçta, Büyük Ortadoğu Projesiyle, bir coğrafya&#8217;nın, Dünya&#8217;nın hegemon ülkesi tarafından onun yaşam tarzı ve sosyo-ekonomik-politik ilkeleri çerçevesinde manipüle edilerek, dönüştürülmesine, başka bir tabirle neo-liberal kapitalist sisteme entegre olmasına yönelik, planlı bir stratejinin amaçlandığını ve mevcut olduğunu görüyoruz. Halbuki, bu sistemin içerdiği çelişkiler dolayısıyla şimdiye kadar dünya halklarına ve medeniyetlerine yaşattığı felaketleri sorgulamanın en doğal hak olduğunu ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umudun halkların elinden alınmamasının elzem olduğunu da biliyoruz&#8230;</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p>(1)   <a href="http://www.d%c3%bcnyahaber.com/">www.dünyahaber.com</a></p>
<p>(2)   Aynı, konferansta panelistlerden biri olan Sn. Onur Öymen, herhalde, doğrulayacaktır bu konuşmayı ve içeriğini…</p>
<p>(3)   Atv/25.02.11</p>
<p>(4)   Wikipedia</p>
<p>(5)   BBC</p>
<p>(6)   J. Girdner, “NATO and the Greater Middle East”, Prague Security Studies Institute, 2004</p>
<p>(7)   TÜSİAD, Sayı 7, Temmuz 2007</p>
<p>(8)   <a href="http://www.eng.globalaffairs.ru/">www.eng.globalaffairs.ru</a></p>
<p>(9)   <a href="http://www.nato.com/">www.nato.com</a></p>
<p><strong>Bu makale, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.  Copyrights@Filiz Elasu</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/arap-ulkelerinde-isyanlar-ve-amerika/'>Arap ülkelerinde isyanlar ve Amerika</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/arap-ulkelerinde-isyanlar-ve-nato/'>Arap ülkelerinde isyanlar ve NATO</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/arap-bahari/'>Arap Baharı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/basbakan-erdoganin-esbaskanligi/'>Başbakan Erdoğan'ın Eşbaşkanlığı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/buyuk-ortadogu-projesi/'>Büyük Ortadoğu Projesi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/bop/'>BOP</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/erdogan-ve-bop-esbaskanligi/'>Erdoğan ve BOP Eşbaşkanlığı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/nato/'>Nato</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/nato-ve-avrupa-toplulugu/'>NATO ve Avrupa Topluluğu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiye-ve-libyaya-mudahale/'>Türkiye ve Libya'ya müdahale</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/628/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/628/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=628&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/05/12/nato-ve-buyuk-ortadogu-projesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/05/nato1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">nato</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>“Yüzünü Güneşe Dön, Gölgeler Arkana Düşecektir!” *</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/04/04/%e2%80%9cyuzunu-gunese-don-golgeler-arkana-dusecektir%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/04/04/%e2%80%9cyuzunu-gunese-don-golgeler-arkana-dusecektir%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2011 13:21:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Savaşi ve Anzaklar]]></category>
		<category><![CDATA[çevre bilinci ve Maoriler]]></category>
		<category><![CDATA[çok dillilik]]></category>
		<category><![CDATA[çok kültürlülük]]></category>
		<category><![CDATA[çok uluslu toplumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Britanya Milletler Topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[bireysellik ve Maoriler]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi ve çok kültürlülük]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik ve çok kültürlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Maori]]></category>
		<category><![CDATA[sömürgelerde yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda politik hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda'nın yerli halkı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=616</guid>
		<description><![CDATA[“Ölürüm! Yaşarım! Ölürüm! Yaşarım! Korkusuz, güçlü adamlardır, Güneşin yeniden parlamasını sağlayan!” Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maorilerin geleneksel dansı “Haka’yı sergiliyor “All Blacks” Rugby takımı bir maç öncesi&#8230; Büyük Britanya Milletler Topluluğu (Commonwealth) içersinde en popüler sporlardan biri rugby&#8230;  Maorilerin yüzlerce &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/04/04/%e2%80%9cyuzunu-gunese-don-golgeler-arkana-dusecektir%e2%80%9d/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=616&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;"><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/04/all_blacks_1116820c.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-617" title="all_blacks_1116820c" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/04/all_blacks_1116820c.jpg?w=300&#038;h=187" alt="" width="300" height="187" /></a> “Ölürüm!</span></div>
<div>Yaşarım!</div>
<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;">Ölürüm!</span></div>
<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;">Yaşarım!</span></div>
<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;">Korkusuz, güçlü adamlardır,</span></div>
<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;">Güneşin yeniden parlamasını sağlayan!”</span></div>
<div><span style="font-size:14px;line-height:23px;">Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maorilerin geleneksel dansı “Haka’yı sergiliyor “All Blacks” Rugby takımı bir maç öncesi&#8230; Büyük Britanya Milletler Topluluğu (Commonwealth) içersinde en popüler sporlardan biri rugby&#8230;  Maorilerin yüzlerce yıldır düşmanın yüreğine korku salmak, yıldırmak için savaş alanında sergiledikleri bir tür savaş dansı, savaş çılığı bu! 1900’lü yıllardan beri de Rugby takımı tarafından uluslararası maçlarda kullanılıyor ve bırakın oyuncuların canla başla yaptığı performansı, artık tüm ülkede, ilkokullarda öğretilen bu dansa, bütün Yeni Zelandalılar sahip çıkıyor ( Türkiye Milli Futbol takımının maç öncesi “zeybek” oynadığını hayal edin!)</span></div>
<p><span id="more-616"></span></p>
<p>Yeni Zelandalılarla yolumuz, her iki taraf için son derece önemli bir kavşakta, Çanakkale’de, çakışmış daha önce. Onların “ulus olma” yolundaki önemli kavşaklarından biri bu, aslında bizim de&#8230; Bir de bu kavşakta birlikte durduklarımız, birlikte hareket ettiklerimiz var,  günümüzün moda terimleri içersinde “öbürü”, “diğeri”, “öteki”, “azınlık”, “etnik grup” gibi çeşitli kelimelerle nitelenen, Batı’nın süslü ambalajlarıyla etiketlediğimiz&#8230;</p>
<p>Mesala, Avrupa kökenli, beyaz Yeni Zelandalıların yanısıra, Maori yerlilerinden oluşan bir batarya Gelibolu’ya gönderiliyor  1915’lerde, bizim dedelerimizle savaşsınlar diye. Ancak beyaz olmadıkları için diğer Yeni Zelandalı garnizondan ayrı tutuluyor bu batarya. Bu durumdan memnun olmayan Maori askerlerinin şikayeti üzerine Yeni Zelanda’daki Maori ileri gelenleri ve kurumları harekete geçiyor ve Savunma Bakanlığı’na baskı yapıyor. Sonunda, Yeni Zelanda yetkililerinin itirazları üzerine, İngiliz Kraliyet Donanması, tek bir garnizon olarak birleşmelerine ve Yeni Zelanda’yı temsil etmelerine izin veriyor.</p>
<p><em>Hareket halindeki insan topluluklarının, yolculukları sırasında ve sonunda değiştirdikleri dengeler, doğayla, diğer toplumlarla, üretim ilişkileriyle olan etkileşimleri, dönüşümleri ve dönüştürdükleri&#8230;İnsanlık tarihi bundan ibaret olsa gerek! Habire, öyle ya da böyle, farklı isimler altında, farklı dönemlerde, farklı nedenlerle ama hep bir hareket hali&#8230; Birey olarak, aile olarak, köy, kabile, tüm bir bölge, bir coğrafya, bir millet olarak&#8230; Hareket eden&#8230; Doğal, sosyo-politik, ekonomik, askeri&#8230;vb nedenlerle ivme kazanan, kaybeden, göç eden, giden, kalan, çoğalan, azalan, değişen, dönüşen, yokolan  insan toplulukları&#8230;</em></p>
<p>Maoriler kendilerini “people of the land” (toprağın halkı) olarak niteliyorlar, Avrupalı göçmenlere verdikleri isimse “Pakeha”. Kökenleri, Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan Polenezya adaları (Hawai, Cook adaları, Samoa&#8230;vb), onların  hareket noktası ise Güney-Doğu Asya (Tayvan, Endenozya, Malezya ve nihayetinde Çin). 1200’lü yıllarda, dalgalar halinde büyük kanolarla gelip yerleşiyorlar Yeni Zelanda’ya. Kabileler veya kabileye bağlı küçük topluluklar halinde yaşıyorlar; her bir kabilenin reisi, yönetici sınıfı, sıradan insanları, zanaatkârları ve ruhani lideri (şaman) var. Okyanusun balıklarını yiyerek, adadaki kuşları avlayarak, toprağı ekerek geçiniyor; ağaç oymacılığına büyük önem veriyor; müzik-dans ve konuşma sanatının büyük önem taşıdığı sözel bir kültür geliştiriyorlar. Bu arada köleliğin ve düşmanlarını yemeyi ihmal etmedikleri kabile savaşlarının da tarihsel gelişimlerinde belirleyici olduğunu söylemek gerekiyor.</p>
<p><em>Sadece Maori kabilelerinden, “toprağın halkından” oluşan bir Yeni Zelanda, onların dilinde olduğu gibi, bir “Aotearoa” nasıl olurdu acaba? Cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir soru&#8230; Türkler 1071’de Anadolu’ya, resmi tarihimize göre, Malazgirt’ten giriş yapmamış olsalardı, kimler yaşıyor olurdu bu topraklarda şimdi? Gibi&#8230; Aslında, toplulukların birlikte yaşama süreci ve bunun sonucunda ortaya çıkan (kazara veya bilinçli) “insan tahayyülü” benim ilgimi çeken! “Toplum mühendisliği” diyor ya bazıları şimdi&#8230;</em></p>
<p>Ada’nın Batılılar tarafından ilk keşfi, 1642’de Abel Tasman tarafından olsa da, 1800’lü yıllardan itibaren balina avcıları, kâşifler, maceraperestler ve tüccarların ziyaretleri artıyor. Ve tabii, misyonerlerin de&#8230; Maorileri kandırıp yok pahasına ellerindeki toprağı satın alan yeni gelenler arasındaki kaos, İngiliz Kraliyet ailesini alarma geçirince 500 kadar Maori Şefi ikna edilerek 2000 Avrupalı göçmenle aralarında Yeni Zealanda’nın kuruluş sözleşmesini oluşturan “Waitangi Anlaşması” yapılıyor. Bu antlaşmaya göre (1842), Yeni Zelanda’nın, Kraliçe Viktorya’nın buyruğunda askeri korunması sağlanacak (Fransız ve Amerikalılara karşı), Maoriler ve Avrupalı göçmenler eşit haklara sahip olarak mal ve mülklerini garanti altına alacaklardır. Ne yazık ki Maoriler kısa zamanda durumun böyle olmadığını ve İngilizler tarafından tongaya bastırıldıklarını, anlaşmanın Maori versiyonu ile İngiliz versiyonu arasında, çeviriden kaynaklandığı söylenen, farklı yorumlar bulunduğunu öğreneceklerdir. Bu konudaki anlaşmazlık ve tartışmalar bugün hâlâ sürmekte&#8230; Antlaşma’nın imzalanmasından sonraki 20-30 yıl boyunca, Maoriler ve yeni yerleşkeler arasında huzursuzluk artacak; sık sık Kraliyet askerleri ile çatışmalar yaşanacak; Kraliyet, Maorilere ait pek çok araziye el koyacak; kimi kabileler topraksız kalacak; Batılılarla adaya gelen hastalıklar ve tüfeğin icadını keşfeden kabileler arasındaki savaşlar yüzünden Maori nüfusu gözle görülür derecede gerileyecektir. Mesela, 1770’lerde 100.000 civarı olduğu söylenen Maori nüfusu 1896’da 40.000’lere düşüyor.</p>
<p>Tüm bunlar, “Yeni Dünya” dediğimiz ülkelerin (Kuzey Amerika, Latin Amerika, Kanada, Avusturalya) bildiğimiz tarihçesinden çok farklı değil aslında. Sadece, Yeni Zelanda’da biraz daha yumşak olduğu söyleniyor sömürgeleştirmenin. Ada’nın yerli halkıyla, dönemin en güçlü imparatorluğu arasında bir anlaşma olması bunun kanıtı olarak gösteriliyor. Kimisi, Maori’lerin tüm “ilkel” görünümlerine rağmen savaşçılıkları ve hiyerarşik bir toplum düzenine sahip olmaları yüzünden yeni gelenleri iyi anladıklarını, dolayısıyla taktikler geliştirebildiklerini iddia ediyor. Kimi, adaya yerleşen Avrupalı göçmenlerin, geldikleri Avrupa toplumlarının sınıflı yapısından kaçmaya çalıştıklarını ve Hristiyan “barış” etiği yüzünden daha insaflı olduklarını&#8230;  Böylece, bir süre sonra Maoriler Hristiyanlığa geçiş yapıyor ve Avrupalı göçmenlerle, beyazlarla entegrasyonu seçerek, birlikte varolmaya karar veriyor.</p>
<p>Bugün, Yeni Zelanda nüfusunun %15’ini oluşturuyor Maoriler. Hemen hepsi, bir şekilde, evlilikler dolayısıyla, bir miktar Avrupalı kanı taşıyor damarlarında. Dillerinin ve kültürlerinin gelişiminin 1950’lere kadar sekteye uğraması, sosyal problemleri de getiriyor beraberinde. Dilini konuşamayan, kültürüne, kabilesine yabancılaşmış bir nesil, bu sosyo-ekonomik problemlerin merkezinde. Ancak, 1950’lerden itibaren büyük bir kültürel dönüşüm, kültürel canlanma da yaşanıyor. Şu an, Yeni Zelanda’nın 3 tane resmi dili var: İngilizce, Maori ve İşitme Engelliler için İşaret dili. Maori dili ve kültürü, okul öncesi dönemden başlayarak, tüm ülkenin okullarında öğretiliyor. Maori Partisi, şu an hükümetin koalisyon ortağı, Maori kabilelerinin toprakları, kutsal saydıkları alanların çoğu iade edilmiş durumda ve hâlâ devam eden mahkemeler var. Ülkenin her yerinde, kasaba veya köyünde, buluşma evleri, Maori ritüel ve inançlarını gerçekleştirebildikleri  merkezler mevcut. İşin ilginç yanı, ülkenin beyaz nüfusunun çoğunluğu onlara saygı duyuyor, onlarla gurur duyuyor ve onların varlığını ülkenin doğasının, toprağının korunması için bir garanti olarak görüyor.</p>
<p>Çünkü, Maoriler için hiçbir şey ölü değil: kayalar, ağaçlar, nehirler veya kişiler&#8230; Tüm bunların yaşam alanı, insan gözünün görme alanı dışında, görülemez&#8230; Maoriler, nesneleri, malzemeleri kullanırken, onların yaşam alanlarına saygı duyarak, doğanın dengesini gözardı etmeden, tehlikeye sokmadan kullanmaya çalışıyor. Mesela bir ev yapmak için ağaç kesiliyorsa, o ağaçla “güzel bir ev” yapılmalıdır ki, ağaç değerini bulsun, hatta değerini arttırsın. Onlar için, kişinin kendini huzurlu hissetmesinin yolu, doğayla, çevreyle olan olumlu ilişkiden geçiyor. Bu yaklaşım, doğaya, çevreye olan bu saygı, bugün modern Yeni Zelanda’nın, yeni nesillerin kendilerini, ülkelerini algılamasında, çevreye, doğaya yaklaşımında son derece açık.</p>
<p>Ancak, göçmenlerle ve onların toplumsal yapısıyla, özellikle, “bireysellikle”, tanışmak Maorilerin, en azından bir kısmı için, çok da olumlu sonuçlar doğurmamış. Avrupalı göçmenler, her ne kadar sınıflı bir toplum yapısından kaçınmış, fırsat eşitliğine önem veren, herkesin çalıştığı takdirde başarılı olacağı bir toplum yaratmayı amaçlamışsa da, bu mentalite dahi “toprağın halkının” geleneksel yapısına aykırı gelmiş ve yeni nesillerde, diğer etkenlerle birleşerek, bazı sosyal problemlere neden olmuş (aşırı alkol tüketimi, uyuşturucu, çeteler, kumar.) Bugün 4 milyonluk Yeni Zelanda nüfusunun içindeki 600.000 Maori dışında, bir 100.000 kadarı, kendilerini Maori kökenli olarak nitelemelerine rağmen, kabileleriyle, kültürleriyle ilişkilerini koparmış durumda. Halbuki, Maoriler için kimlik, kişinin ancak kendi toplumu içersindeki yeri ve ilişkilerine bakılarak anlaşılabiliyor. Aile, hatta bizde olduğu gibi geniş aile, sülâle, kabile, doğum yeri, yani memleket onlar için kimliklerinin bir parçası hatta bütünü&#8230; Mesela, bir Maoriye nasıl hissettiği sorulduğu zaman, kendisinden bahsetmek yerine ailesinden, doğduğu yerden, ilişkilerinden bahsetmeyi tercih ediyor. Onlara göre bireysellik, kişinin kendi ayakları üzerinde durması, kendine ait meşguliyetlerinin olması, eğer içinde yaşadığı toplumla bağlantılı değilse, beraber yapılamıyorsa, sağlıklı değil!</p>
<p>Avrupalı göçmenlerin adaya ayak basmasının üzerinden geçen 200 yılın sadece Maorilerin dünyayı algılamasında değil, yeni gelenlerin düşünsel yapısında da değişikliklere yol açmış olduğu, yeni bir insan biçiminin, bir Yeni Zelanda’lının oluştuğu, bence ortada. Bu etkileşim, son derece doğal olan bu süreç, dünyanın tüm coğrafyalarında, tarih boyunca yaşanmış, gerçekleşmiş bir olgu tabii ki. Toplumların, kültürlerin çeşitli nedenlerle karşılaşması, isteyerek veya istemeyerek kaynaşması, birbirinden birşeyler öğrenmesi, değişmesi&#8230; Ancak, nedense devamlı unutulan, yeni nesillere habire hatırlatılması gereken bir olgu bu aynı zamanda&#8230; Halbuki, son 100 yıldır, her geçen gün hızlanarak insanlık üzerindeki tahribatını arttıran Kapitalizme karşın, insan topluluklarının birbirleriyle etkileşimlerini, birlikte yaşama isteklerini sekteye uğratmadan, daha üstün, daha gelişkin insan tahayyüllerine doğru yol almaları gerekmez mi? Anadolu medeniyetleri, Anadolu kültürü, tek bir millete, tek bir topluluğa indirgenebilir mi, mesala? Bu topraklarda bin yıldır birlikte yaşadığımız milletlerle, topluluklarla oluşturduğumuz bir insan tahayyülü, bir insan biçimi yok mu? Bu topluluklardan biri acı çektiğinde, dışlandığında, baskı altına alındığında, horgörüldüğünde aslında acıyan, kanayan bizim kendimiz, kendi potansiyelimiz değil mi?</p>
<p>(*) Maori Atasözü</p>
<p>Bu makale <strong>Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Nisan 2011 </strong>sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p>Copyrights@Filiz Elasu</p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/canakkale-savasi-ve-anzaklar/'>Çanakkale Savaşi ve Anzaklar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cevre-bilinci-ve-maoriler/'>çevre bilinci ve Maoriler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cok-dillilik/'>çok dillilik</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cok-kulturluluk/'>çok kültürlülük</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cok-uluslu-toplumlar/'>çok uluslu toplumlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/buyuk-britanya-milletler-toplulugu/'>Büyük Britanya Milletler Topluluğu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/bireysellik-ve-maoriler/'>bireysellik ve Maoriler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/demokrasi-ve-cok-kulturluluk/'>demokrasi ve çok kültürlülük</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kimlik-ve-cok-kulturluluk/'>kimlik ve çok kültürlülük</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/maori/'>Maori</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/somurgelerde-yasam/'>sömürgelerde yaşam</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelanda/'>Yeni Zelanda</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelanda-politik-hayati/'>Yeni Zelanda politik hayatı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelanda-tarihi/'>Yeni Zelanda tarihi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelandanin-yerli-halki/'>Yeni Zelanda'nın yerli halkı</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/616/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/616/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=616&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/04/04/%e2%80%9cyuzunu-gunese-don-golgeler-arkana-dusecektir%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/04/all_blacks_1116820c.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">all_blacks_1116820c</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>İnsan Gözden Kaybolur, Toprak Kalır!*</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/03/10/insan-gozden-kaybolur-toprak-kalir/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/03/10/insan-gozden-kaybolur-toprak-kalir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Mar 2011 14:05:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[çevre]]></category>
		<category><![CDATA[kaldırımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Maori]]></category>
		<category><![CDATA[Türk turizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de çevre bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de plajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda'da çevre bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda'da Neo-liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Zelanda'da turizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=583</guid>
		<description><![CDATA[Yukarıda gördüğünüz fotoğraftaki gibi  upuzun bir koyun  incecik, bembeyaz kumlarla kaplı plajında  uzanmış,  kıyıyı yalayan dalgaları, denizde yüzen, sörf yapan gençleri, kumdan kaleler yapan çocukları ve onların anne-babalarını, yürüyüşe çıkmış yaşlı çiftleri seyretmekteyim. Açık mavi pürüzsüz gökyüzüyle yarışırcasına sakin bugün &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/03/10/insan-gozden-kaybolur-toprak-kalir/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=583&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/03/plaj1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-585" title="plaj" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/03/plaj1.jpg?w=300&#038;h=200" alt="" width="300" height="200" /></a>Yukarıda gördüğünüz fotoğraftaki gibi  upuzun bir koyun  incecik, bembeyaz kumlarla kaplı plajında  uzanmış,  kıyıyı yalayan dalgaları, denizde yüzen, sörf yapan gençleri, kumdan kaleler yapan çocukları ve onların anne-babalarını, yürüyüşe çıkmış yaşlı çiftleri seyretmekteyim. Açık mavi pürüzsüz gökyüzüyle yarışırcasına sakin bugün deniz. Kumsala paralel uzanan, bir halı misali rahat, bir o kadar temiz çim alan ve onu süsleyen Pohutukawa ağaçlarında en ufak bir kıpırtı yok. Mesai sonrası olmalı ki, plajın ön tarafına park etmeye çalışan araba sayısında, ellerinde boogie board&#8217;ları, kayaklarıyla plaja gelenlerde artış var. Çok fazla değil ama… Nasıl olabilir ki? Tüm kentin nüfusu  bir milyon! Kimse kimsenin tepesinde, hatta yanıbaşında bile değil burada!  Herkese yetecek kadar büyük bir plaj! Üstelik, şehirdeki tek plaj da değil! Bu şehrin, bu ülkenin, hemen her köşesi böyle plajlarla dolu, hepsi de istisnasız böyle bakımlı, böyle temiz, böyle güzel ve halka açık&#8230; Özelleştirilmiş değil, paralı değil, cafe ve barlarla kaplı değil, bir otele ait değil, bir özel şahsa ait değil, kıyısına masalar atılmış değil… Hepsinde soyunma odaları, tuvaletler, duşlar mevcut. Temiz ve bedava! Heyhat, bu ülkenin hiç bir plajında, tek bir şezlong yok, tek bir şemsiye yok, tek bir kafe-bar, restaurant, ya da bilet kesmeye çalışan belediye görevlisi yok! <strong>(Aptal mı bu insanlar?)<span id="more-583"></span></strong></p>
<p>Koy, yemyeşil bir huniyi andıran şekliyle şehrin ikonlarından biri olmuş Rangitoto adasına bakıyor. Koyu çevreleyen yüksek yamaçlar, tüm şehirde olduğu gibi denize bakan yerleşim alanları, evlerle kaplı. Yalnız bu evler, tepeleri, yeşili, doğayı yoketmek istercesine, beton yığınlarından, apartmanlardan ya da sitelerden oluşmuyor. Bu evlerin herbiri, ülkenin eşsiz bitki örtüsünü yansıtan palmiyelerin, eğreltiotu ağaçlarının, çamların, adını bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz çeşitteki bitkilerin, süs ağaçlarının, çiçeklerin arasına saklanmış tek katlı veya dubleks ahşap evlerden oluşuyor. Hiç bir ev birbirinin aynı değil, tekrarı değil, birbirinin üstünde değil; her biri özenle yapılmış, bahçeli, garajlı, teraslı, verandalı, bir mimar elinden çıkmış modern dizaynlar. Bu ülkenin, tüm şehirleri, kasabaları, çiftlikleri böyle evlerden oluşuyor! Hiçbiri doğaya hükmetmek, doğayı dışlamak ya da unutmak için inşa edilmemiş; bu ülkenin evleri doğayla içiçe olmak, doğadan zevk almak, onun bir parçası olmak için yapılmış; en kısa zamanda, en çok insanın başını sokabileceği, en kârlı iş alanı oldukları için değil! <strong>(Hay allah, aptal mı bu insanlar?)</strong></p>
<p>Denize bir kez daha girip çıkıyorum, artık eve gitme zamanı. Güneş gözlüklerimi, şapkamı takıyorum itinayla, omuz ve kollarımdaki güneş kremine biraz daha takviye yapıyorum. Burada güneş gözlüksüz göremiyorsunuz kimseyi, hatta çocuklar özel olarak yapılmış yarım kollu tişörtlerden, uzun şortlardan oluşan mayolar giyiniyor denize girerken, güneşin zararlı ışınlarından korunabilmek için; güneş kremi ve şapkalar yaz mevsiminin olmazsa olmazlarını oluşturuyor. Kocaman bir ozon deliği var çünkü ülkenin tepesinde! Güneş, onbeş dakika içersinde yakıyor insanı, hatta bizim gibi Akdeniz güneşine alışkın buğday tenlileri dahi! Sanki, güney yarım kürede, okyanusun ortasında, en yakın kara parçasının uçakla 3 saat olduğu, dört milyon nüfuslu bu küçük ada ülkeye bir şeyler söylemek istiyor tanrılar: “İşte size Dünya&#8217;nın geri kalanından bir küçük hatırlatma, çok rahatlamayın o Cennet adada!” dercesine&#8230;</p>
<p><strong>(H</strong><strong>âlâ tahmin edememiş olanlarınız için söyleyeyim artık: Yeni Zelanda&#8217;dayım. Sizler Türkiye&#8217;de Kuzey Yarımkürede, kış mevsiminin en çetin günlerini yaşarken, ben Güney Yarımküre’de, Pasifik Okyanusu&#8217;nun ortasında, yaz mevsiminin yaşandığı yarı-tropik bir adada, 24-saatlik bir uçak yolculuğu sonucu ulaştığım Yeni Zelanda&#8217;dayım. Üstelik de 12 saat ilerinizde&#8230;)</strong></p>
<p>Ayağıma bulaşmış kumlardan, çim alandan geçerek kurtuluyorum, sandaletlerimi giymeden, yalınayak yürüyorum caddede. Burada herkes yalınayak zaten, çocuklar, gençler, yetişkinler&#8230; Bahçeleri, kapılarının önü, yürüdükleri kaldırım, her taraf çim! Evet yanlış duymadınız, buradaki kaldırımların ortasından dar bir beton şerit geçiyor, bebek arabaları ve diğerleri için, geri kalan çimen. Hem de en kaliteli, en güzelinden! Yalınayak yürünmez mi? Burada herkesin altında bir araba var (“iyi” bir şey olduğundan değil, bir gösterge olduğu için söylüyorum), her evin önünde en az iki tane görüyorsunuz, bazen daha fazla&#8230; Garajlar her evin doğal bir uzantısı, bir odası gibi. Insanlar dışardan geliyorlar, garajlarını sokağa bağlayan asfalttan geçip garaj kapılarının otomatik düğmesine basıyorlar, arabalarını garaja parkediyor, sonra garajın içindeki kapıdan evlerine çıkıyorlar. Garajlar, özellikle erkeklerin, övünç kaynağı yerlerden biri gibi. Çeşit çeşit alet, edevat, teçhizat buralarda, çünkü çoğunun elinden boya badana, tamir, bahçe, marangozluk&#8230;vs işleri geliyor<strong>. (Bu erkeklerin aklından zoru mu var?)</strong></p>
<p>Şehrin her bir köşesinin (Auckland), gördüğüm tüm diğer şehirlerin, kasabaların her birinin, her bir sokağın, mahallenin böyle özenli, bakımlı, zengin olması hayrete düşürüyor beni. Her taraf, bir tatil yöresi gibi. Yüzlerce adadan, yarımadadan, binlerce kilometrelik kıyı şeridinden, göllerden, dağlardan, ormandan oluşan ülkede insan elinin dediği hiç birşeyde, hiç bir yerleşim alanında çirkinlik göremiyorum! Nereye giderseniz gidin, inanılmaz evler, inanılmaz bahçeler, inanılmaz  yeşillikler içersinde, kâh ormana nazır, kâh denize nazır uzanıyor… “Kimler oturuyor bu evlerde, kimler yaşıyor buralarda?” diyorum kendi kendime. “Bu ülkede çalışan var mı yoksa herkes sonsuza kadar sürecek bir tatil yapma halinde mi?” diye soruyorum tanıdıklarıma. Gülüyorlar, eskiden durumun çok daha iyi olduğundan dem vuruyorlar. Tutucu olanlar göçmenleri, solda olanlar ise 80&#8242;lerden beri uygulanmakta olan Neo-liberal politikaları suçluyor. Ülkede yaşam standartlarının düştüğünü, yoksulluğun arttığını, gelir düzeyleri arasındaki uçurumun büyüdüğünü ve işsizliğin yüzde 6&#8242;ları bulduğunu anlatıyorlar. Benim kimlere ait olduğunu merak ettiğim o inanılmaz evlerin, milyon dolarlara satıldığını, emlak fiyatlarındaki artışın, ekonomide balonlar yarattığını; sıcak paranın ve yabancı yatırımcıların gözdesi olduğunu; bu arada Yeni Zelandalıların bu evleri maaşlarıyla alabilmelerinin gittikçe zorlaştığını söylüyorlar.</p>
<p>Yoksulluğun beyaz Avrupa kökenliler arasında yaygın olduğuna inanmak bana zor bir olasılık olarak görülse de (kişi başına düşen gelir ülkede yaklaşık 30.000 Yeni Zelanda Doları), Polinezya adalarından gelen göçmenler ve ülkenin yerli halkı Maorilerin bir kısmı için hayatın gerçeklerinden olduğunu gözlemlemek mümkün. Dünya&#8217;daki gelişmelere bağlı olarak, ülkede yiyecek fiyatlarındaki yükselişin, maaşlar yerinde sayarken bu kırılgan gruplar arasında yoksulluğu daha da arttırdığı açıkça hissediliyor. Dünyanın ilk “sosyal devletlerinden” olan Yeni Zelanda&#8217;nın, yine dünyanın “neo-liberal sisteme” ilk geçiş yapanlarından olması ve kamuya ait pek çok ürün ve hizmetin özelleştirilmiş olması aslında açıklıyor pek çok şeyi. Yine de, ülkede kimsenin çöpten yemek topladığını görmüyorsunuz, sokaklarda evsizler ya da dilenciler yok ve hatta istatistiklere göre kimse yoksulluk sınırının altında dahi değil! Aksine, Yeni Zelanda dünya listelerinde, yaşam standartları açısından en yaşanılır ülkelerinin başında geliyor ve üstüne üstlük, istatistiklere göre, ülkede yolsuzluk/rüşvet neredeyse yok! Bizim için, akıl-dışı bir durum değil mi? <strong>(Eee ne diye şikayet ediyorlar, aptal mı bu insanlar?)</strong></p>
<p><strong>Cevap basit aslında</strong>: bu sistemde, güç dengeleri çoğunluğun lehine olmadıkça, hiç bir şeyin garantisi olmuyor! Size şu örneği vereyim: Ülkenin en büyük şehri Auckland&#8217;ın kuzey doğusunda bulunan ve ülkenin her yeri gibi son derece güzel bir koyun ağzına kurulu Orewa ilçesinin göbeğinde, tam kıyıda devasa bir bina var. Bir apartman: gemi şeklinde dizayn edilmiş, son derece modern, hatta şık denebilecek bir bina. Fakat, garip kaçan bir bina… Her taraftan görülen, tüm koya, çevreye damgasını vuran, etrafındaki tepelerin, yeşilliğin, diğer evlerin içinde sırıtan, uzaydan gelmişçesine oraya yabancı bir bina! Oturum alanı olarak kullanıldığı halde, konuştuğum çevre sakinlerinin hepsi binadan nefret ediyor; aynı tür binaları inşa etmeye çalışan yatırımcıları durdurduklarını, hem çevreye uygunsuzluğundan hem de inşasındaki yanlışlıklardan dolayı böyle binalara karşı olduklarını söylüyorlar. Bina yapımında, çevre düzenlemesinde standartların son derece yüksek olduğu gelişmiş bir ülkede, böyle gözönünde, dev bir binanın inşaatında yanlışlıklar yapılmasını aklım almıyor. Biraz araştırma yapıyorum ve 1990&#8242;ların liberal politikaları sonucu, son derece sıkı olan belediye denetimlerinin ve bina standartlarının gevşetildiğini (<strong>serbest piyasa güçlerinin kaliteyi sağlayacağı inancıyla</strong>) ve bunun sonucu binlerce sorunlu bina inşa edildiğini öğreniyorum! Bu olaya “leaky home crisis” deniyor, yani “su sızdıran ev krizi” ve bu inşaatlara izin vermiş belediyeler, bunları yapan şirketler hakkında hala soruşturmalar, mahkemeler devam ediyor. Söylenen göre, zararın vergi mükelleflerine 11 milyar Yeni Zelanda dolarına malolacağı hesaplanmış.</p>
<p><strong>Evet, aptal mı bu insanlar?</strong> Okyanus&#8217;un ortasında, komşusu olmayan, sınırı-derdi olmayan, stratejik bir konumda bulunmayan, petrolü-altını olmayan, hatta ağır sanayiisi bile olmayan; gelirinin büyük çoğunluğunu tarım, ormancılık, hayvancılık ve turizmden sağlayan; son derece bayındır, zengin, kendi kendine yeterli olabilecek, eğitim düzeyi yüksek, nüfusu küçük, cennet gibi bir ülkede dahi niye ihtiyaç duyar insanlar standartları düşürmeye, yasaları gevşetmeye, eğmeye bükmeye, devleti delmeye-değiştirmeye, çoğunluğa kazık atmaya, onları aptal yerine koymaya&#8230;Niye?</p>
<p>(*) Maori Atasözü</p>
<p><strong>Bu makale, Yeni Harman Dergisi’nin Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır. </strong><strong>Copyright@Filiz Elasu</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/cevre/'>çevre</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kaldirimlar/'>kaldırımlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/maori/'>Maori</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turk-turizmi/'>Türk turizmi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-cevre-bilinci/'>Türkiye'de çevre bilinci</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-plajlar/'>Türkiye'de plajlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelanda/'>Yeni Zelanda</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelanda-politikasi/'>Yeni Zelanda politikası</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelandada-cevre-bilinci/'>Yeni Zelanda'da çevre bilinci</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelandada-neo-liberalizm/'>Yeni Zelanda'da Neo-liberalizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yeni-zelandada-turizm/'>Yeni Zelanda'da turizm</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/583/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/583/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=583&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/03/10/insan-gozden-kaybolur-toprak-kalir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/03/plaj1.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">plaj</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2011/01/06/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2011/01/06/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2011 10:53:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[anneler ve çocukları için seyahat koşulları]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da neler oluyor]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm ve yozlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Kavafis]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Papa'nın İngiltere gezisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de orta sınıflar]]></category>
		<category><![CDATA[THY ve çocuk seyahati]]></category>
		<category><![CDATA[yozlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere'de kriz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=543</guid>
		<description><![CDATA[Dedin ki ‘Başka bir ülkeye gideceğim, başka bir denize. Bundan daha iyi bir şehir bulunur elbet’ &#8230;. Yeni bir ülke bulamayacaksın, başka bir deniz bulamayacaksın. Bu şehir peşini bırakmayacak. Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın, aynı evlerde saçların &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2011/01/06/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=543&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/01/kavafis.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-544" title="kavafis" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/01/kavafis.jpg?w=500" alt=""   /></a><br />
</strong></p>
<h5>Dedin ki ‘Başka bir ülkeye gideceğim, başka bir denize.</h5>
<h5>Bundan daha iyi bir şehir bulunur elbet’</h5>
<h5>&#8230;.</h5>
<h5>Yeni bir ülke bulamayacaksın, başka bir deniz bulamayacaksın.</h5>
<h5>Bu şehir peşini bırakmayacak.</h5>
<h5>Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın,</h5>
<h5>aynı mahallede kocayacaksın,</h5>
<h5>aynı evlerde saçların ağaracak.</h5>
<h5>Hep bu şehre varacaksın. Başka bir şey umma;</h5>
<h5>seni bekleyen bir gemi yok, bir çıkar yol yok</h5>
<h5><span style="text-decoration:underline;"><strong> Konstantin Kavafis (1863-1933)</strong></span></h5>
<p>&#8230;</p>
<h5><span style="font-weight:normal;line-height:23px;font-size:14px;">13 Eylül, referandumun ertesi günü. Bir haftalığına hayatımın onbeş yılını geçirdiğim İngiltere’ye, üç yıllık bir aradan sonra, yeniden ayak basacağım. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalkmak üzere olan THY’nın Londra uçağındaki koltuğumda, çoğunluğu Türkiyeli, orta sınıf görünümlü yolcularla dolu, endişeli bir şekilde oturuyorum.</span></h5>
<p><span id="more-543"></span>Dört yaşındaki oğlum koridorun öbür tarafındaki yan koltukta oturuyor. Yanyana değil, ayrı ayrı koltuk verilmiş bize. Dört yaşındaki bir çocukla annesi, uçakta, ayrı oturtulmuş! Şimdiye kadar hiç başıma gelmemiş bir durum! Şaşkınım, nasıl oldu, kim bu yanlışlığı, nasıl yaptı anlamış değilim ve dört saatlik bir uçak yolculuğu boyunca küçük oğlumun tek başına oturabileceği fikrini kafam almıyor. Anneliğin tüm içgüdülerine aykırı bir durum! Benim yanımda iki tane 30-40 yaşlarında şık giyimli erkek, belli iş arkadaşları, onlara rica ediyorum: “Biz beraberiz” diyorlar; oğlumun oturduğu bölümde,  40-50 yaşlarında bir erkek bir de genç delikanlı var, onlara soruyorum: “Biz de baba-oğuluz” diyor adam. Hepsi de kendi konuşmalarına, sohbetlerine dönüyor, bizi neredeyse görmezlikten geliyorlar. Bozuluyorum, ne düşüneceğimi bilemiyorum. “Eşek kadar adamların yanyana, el ele oturması mı gerek!” diye geçiriyorum içimden. Bu ne duyarsızlık!</p>
<p>Hemen arkamda, otuz kırk yaşlarında türbanlı bir bayanla, bağdem bıyıklı bir erkek var, çift oldukları belli ama onlar da bizim gibi koridorla bölünmüşler. Bizim durumu izliyorlar, erkek bir ara: “Ben size verirdim yerimi ama, görüyorsunuz, ben de eşimle ayrı oturuyorum zaten!” diyor. Dayanamıyorum, oğluma: “Sen burada kıpırdamadan otur, hemen geliyorum” deyip, biraz önce konuşmuş olduğum, kapının ağzında bir şeylerle meşgul hostese yaklaşıyorum. “Ne yaptınız, uygun bir koltuk bulmaya çalışıyorsunuz değil mi?” diye soruyorum. “Tamam efendim, merak etmeyin, yer hostesini aradım, gelip size yardımcı olacak” diyor. “Yardımcı mı? Oğlumla yan yana oturmamı ayarlamadığınız sürece, bu uçak kalkamaz!’ diyorum. Öfkemin yavaş yavaş kabarmaya başladığını hissediyorum, geri yerime dönüyorum. Gerçekten de yerime oturur oturmaz gençten, güleryüzlü, uzunca bir görevli kapıdan giriyor ve bana doğru yaklaşıyor: “Elimde sadece iki tane boş koltuk var, bakacağız”deyip bir kaç sıra önde oturmakta olan yolculara yaklaşıp eğilerek bir şeyler söylüyor, sonra bana dönüp: “Maalesef, bu yolcular kabul etmiyor!”diyor “Beraberler mi?” diye soruyorum “Hayır, değiller, ikisi de tek, ama kabul etmiyorlar!” diyor, yüzünde hayal kırıklığı. Ben afallıyorum: “Kim onlar, ben sorayım mı?” diyorum, yer hostesinin bir şey demesine fırsat vermeden yaklaşıyorum öndeki koltuğa, “Bakın diyorum, birlikte değilsiniz madem, birinizle yer değiştirsek, dört yaşındaki oğlumla farklı koltuklara oturtulmuşuz!”. Otuz yaşlarında, orta boy, sıradan görünümlü bir kadın-bir erkek, ikisinin elinde birer kitap, sanki yüzlerini kapatmak istercesine büzülmüşler koltuklarına, gözlerimin içine bakmadan konuşuyorlar. Erkek “Ben o sıralarda rahat edemiyorum!” diyor, halbuki sadece 3-4 sıra arkası ve hala uçağın orta kısmı; kadınsa “Ben kalkmak istemiyorum!” deyip kafasını kitabına gömüyor yeniden. Şok içindeyim, söyleyecek söz bulamıyorum!</p>
<p>Yer hostesi, yüzünde olanları tasvip etmez, alaycı bir ifade, diğer hostes arkadaşlarına bakıyor, cinler tepeme çıktı çıkacak: “Tüm uçağı, baştan sona dolanıp teker teker herkese sorayım mı?” diyorum yüksek sesle. “Bunu yapmanıza gerek yok” diyerek ön koltuklara doğru ilerliyor yer hostesi, biraz sonra bir baş işaretiyle “Buraya gelebilirsiniz” diyerek ön taraflardaki bir sıra koltuğu işaret ediyor. El çantamı alıyor, oğlumu hazırlıyorum, bu arada hemen arkamızdaki koltukta oturan bağdem bıyıklı adam “Hayırlı yolculuklar!” diyor bana, ben de ona bakıp yüksek sesle “Ben de size hayırlı yolculuklar diliyorum ama diğerlerine değil!” diyorum. Öfkeliyim, hem de başını önüne eğmiş sus pus oturan herkese, uçağın tüm yolcularına, şehre, belki de tüm ülkeye&#8230;Oğlumu elinden tutup öne doğru ilerlemeye başlıyorum, bu arada  tüm uçağın duyabileceği şekilde sesimi yükseltiyorum ve söyleniyorum: “Yazıklar olsun! Ne hale gelmiş ülkemin insanları! Ayıp! Ayıp!”</p>
<p>Pek iç açıcı başlamayan yolculuğun sonunda iniyoruz Londra’ya. Londra aynı görünüyor, aynı binalar, aynı evler, aynı caddeler ve aynı metro sistemi. Bir kaç yıl içersinde, aceleyle, özenilmeden, hiç düşünülmeden bir araya konmuş bir şehir görünümü yok; yüzlerce yıllık zenginliğin, sermaye birikiminin, güneş batmayan bir imparatorluğun başkenti o, kasvetli bir şehir! Hep öyleydi zaten&#8230; İklime bağlıyorum. Hava kapalı, hatta soğuk, ceketlerimizi çıkarıp giyiniyoruz ve çıkarmıyoruz tüm hafta boyunca.</p>
<p>Bir kaç gün kalacağımız otel, Londra’nın batısında, şehrin varlıklı semtlerinden birinde  bir butik otel. Odamız geniş, güzel, çalışanlar son derece kibar, yalnız bir sorunumuz var: her akşam eve döndüğümüzde yemek yiyecek yer arıyoruz otelin çevresinde. Doğru düzgün, bütçemize ve bir çocuğa hitap edecek basit yemekleri olan bir yer bulmakta zorlanıyoruz. Hatta bir ara, “Aman, şükür Mc Donald’s var!” diyecek hale geldiğimi farkediyorum. Neyseki üçüncü gün şehrin doğusundaki arkadaşlarımızda kalacak olmamız içimizi rahatlıyor. O gün, Metro’dan iner inmez yolun sağında solunda, irili ufaklı, Hintli, Bangladeşli, Çinli restaurantları, kafeleri ve bildik yüzleri görünce içim rahatlıyor “Ohh be,” diyorum “Nihayet Londra’dayım! İyi ki bu ülkede göçmenler var!”</p>
<p>Çok fazla zamanımız yok, Londra’nın turistik yerlerini biliyoruz zaten, maksat arkadaşları ziyaret; bir-iki meydana uğruyoruz, bir de çocukların ilgi çekici bulduğu Natural History (Doğa Tarihi) ve Science (Bilim) Müzelerine. Başka bir gözle görüyorum buraları şimdi ve ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım’ diyorum kendi kendime. İki yüz sene önce Bilim, Teknoloji, Evrim üzerine müze inşa etmek bir yana, çeşitli doğa yasalarını çocuklara sevdirerek öğretebilmek için uygulamalı, interaktif oyunları icat eden kafalara hayran oluyorum. Üstelik hepsi bedava, özelleştirililememiş (tepkileri hatırlıyorum) ve her yaştan çocukla, öğrencilerle tıklım tıklım!</p>
<p>Londra’da olduğumuz günler 83 yaşındaki Papa 16. Benedict’in İngiltere’ye yaptığı dörtlük günlük ziyarete denk geliyor ve gazetelerin baş sayfaları bu konuya ayrılmış durumda. Ziyaretin tarihi önemi büyük, hele ülkenin 5,5 milyonluk Katolik nüfusu için, diğerlerinin ise pek umursadığı söylenemez! Hatta, Muhafazakar ve Liberal partilerin koalisyonundan oluşan hükümetin hangi ödeneği kessek diye kıvranıp durduğu ülkede, Papa’nın ziyaretinin ülke vatandaşlarına 20 milyon sterline malolacak olması Protestan çoğunluğa pek de iç açıcı gelmiyor. Ancak teselli, Papa’nın, Katolik kilisesine bağlı bazı rahiplerin kurbanlarından, yani taciz edilmiş çocuklardan özür dileyecek olması! Bu, bir ilk! Vatikan sırf Amerika’daki taciz’den muzdarip ailelere 5 milyar dolar ödüyor. Bu arada aklıma Kavafis geliyor, Hristiyanlığı, Helenist idealin düşmanı olarak gören Kavafis&#8230;Acaba diyorum, Kavafis, Helen medeniyetinin, o elitist kültürün, “oğlancılık” konusundaki tavrını “günah” ilan eden kilisenin şimdi çocuk tacizinden hüküm giydiğini, homoseksüellerle başının fena halde belada olduğunu görse ne düşünürdü?</p>
<p>Bu arada ülkenin sıradan, çalışan insanlarına neler oluyor? Kimse çok mutlu görünmüyor, hele alt ve orta-sınıflar, çalışan kesimler. Özel sektörde  %28 lerdeki işten çıkarılmaların kamu sektöründe dört yıl içersinde %30 lara varması bekleniyor. Özel sektör çalışanları maaş kesintilerini kabullenmeye zorlanırken, kamu sektöründe maaşlar donduruluyor. Buna ilaveten, sosyal devlet yardımlarındaki kesintiler, çeşitli devlet ödeneklerinin kaldırılması ve %20’ye çıkarılan katma değer vergisi derken, İngiliz halkının ekonomik krizi atlatabilmek için kemerlerini sıkması ve en azından 5 yıl boyunca seslerini çıkarmaması bekleniyor. Oldum olası, “fazla sabırlı” bulduğum İngilizler ne yapacak acaba diye soruyorum, işsizlik oranları iyice arttığında, hayat şartları daha da zorlaştığında? “Kaçacaklar herhalde,” diye cevaplıyorum kendimi, “her yıl 200-300 bin İngiliz’in yaptığı gibi Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelere kaçacaklardır herhalde&#8230;” Bu arada, İngiliz Merkez Bankası Başkan Yardımcısı  Charles Bean halka: “Para harcayın, harcayın, harcayın&#8230;” gibisinden, bizim kulağımızın da yabancısı olmayan öğütler veriyor ve tabii ülkenin CEO’ları, en tepedeki müdürleri tüm tepkilere rağmen en yüksek meblalarda maaş paketlerini ya da emeklilik ikramiyelerini almaya devam ediyor.</p>
<p>Kısacası, Batı Cephesinde ben bir gelişme göremiyorum. Yüzyıl önce Kavafis’de görememişti ki İskenderiye’de kaldı diye düşünüyorum. Daha liberal, daha özgür şehirlerin özlemini duymuş olsa da (homoseksüelliği açısından) kaderin ağları İskenderiye’de örülmüştü onun için. Hem gitse, ne olacaktı ki? Tıpkı bizimki gibi aynı şehirlerde, aynı sokaklarda, evlerde, aynı insanlarla aynı neo-liberal kapitalist sistemin içersinde dolanıp duracaktı işte&#8230;</p>
<p><strong>Copyrights@Filiz Elasu</strong></p>
<p>Bu makale<strong> Yeni Harman </strong>Dergisi&#8217;nin <strong>Ekim 2010 </strong>tarihli sayısında yayınlanmıştır.</p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/anneler-ve-cocuklari-icin-seyahat-kosullari/'>anneler ve çocukları için seyahat koşulları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/avrupada-neler-oluyor/'>Avrupa'da neler oluyor</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kapitalizm-ve-yozlasma/'>kapitalizm ve yozlaşma</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kavafis/'>Kavafis</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kriz/'>Kriz</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/papanin-ingiltere-gezisi/'>Papa'nın İngiltere gezisi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-orta-siniflar/'>Türkiye'de orta sınıflar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/thy-ve-cocuk-seyahati/'>THY ve çocuk seyahati</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/yozlasma/'>yozlaşma</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ingilterede-kriz/'>İngiltere'de kriz</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/543/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/543/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=543&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2011/01/06/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2011/01/kavafis.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">kavafis</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Feminist Bir Masal</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/12/09/feminist-bir-masal/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/12/09/feminist-bir-masal/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2010 12:39:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Anneler]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da gençler ve sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da Kadın hakları]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın doğası]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın tarihçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm ve Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Medya'da Kadın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=538</guid>
		<description><![CDATA[Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken&#8230;..kendilerini ‘feminist’ diye niteleyen kadınlar varmış yeryüzünde! Bu kadınlar özellikle 19. yüzyılda sanayileşmiş Batılı ülkelerde biraraya gelerek sömürülmeye, &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/12/09/feminist-bir-masal/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=538&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/12/feminist.gif"><img class="aligncenter size-full wp-image-539" title="feminist" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/12/feminist.gif?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken&#8230;..kendilerini ‘feminist’ diye niteleyen kadınlar varmış yeryüzünde! Bu kadınlar özellikle 19. yüzyılda sanayileşmiş Batılı ülkelerde biraraya gelerek sömürülmeye, ezilmeye karşı çıkmışlar&#8230; Başını İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkmış olan Suffragette denen kadınların çektiği bu hareket, yıllar süren zorlu mücadelelerinin  sonunda kadınların oy kullanabilmesini, erkeklerle eğitim alanında eşit haklara sahip olmasını ve evlilik içinde  kocalarıyla aynı hakların kendilerine tanınmasını sağlamışlar. İnsanlık tarihi için çok önemli bir ilerlemeymiş bu&#8230; Sonra gelmiş 1960-70’li yıllar&#8230; Feminist denen bu kadınlar yine çıkmış tarih sahnesine <span id="more-538"></span>ve bu sefer taleplerini iyice artırarak! Pekçok kadın ev kadını olmayı ve bebek yapma makinası gibi görünmeyi reddederektoplumun her alanına, erkeklerle eşit şekilde katılmayı istemiş ve toplumun ön yargılarını değiştirmek, kadın ve erkeğin aynı değere sahip olduğu, kimilerince ütopik olarak nitelen, daha güzel bir dünya amaçlamış. 1980’lere hatta 90’lara kadar dalga dalga sürmüş bu hareketler, kadınlar pekçok hakları kazanmış, birçok konuda toplumu ve gelecek kuşakları etkilemeyi başarmış (bazen de başaramamış) ama sonunda, özellikle  Batılı sanayileşmiş ülkelerde, kadınların özgürleşmesine ve erkeklerle eşit haklara sahip olmasına büyük katkılarda bulunmuşlar.  Öyleki bazı kadın pop-grupları ortaya çıkararak bu kazanılan güveni (İngiltere’de Spice Girls)  tüm dünyaya şarkılarında ilan etmişler. Bu genç kuşaklar kadınların istediği takdirde herşeyi yapabileceğini, önlerinde hiçbir engelin olmadığını iddia etmişler&#8230; Eveeet, masalımız burada bitiyor maalesef. Çünkü bunun devamı gelmemiş! Kadınların önündeki tüm engeller ve sorunlar yok mu olmuş? Hayır! Dünyadaki sorunlar sona erip, herkes mutluluk içinde yaşamaya mı başlamış yoksa? Keşke evet diyebilseydik!  Ama 2000’li yıllarda bu kadın hareketi, bir şekilde kaybolmuş ortadan (O kadar cılızlaşmış ki kayboldu demek hiç de haksızlık olmasa gerek diye düşünüyorum!), kadınların sesleri gerek akademik alanda gerekse diğer alanlarda, topluma öncülük edip, eleştirel ve entellektüel alternatifler sunmakta maalesef çok etkisiz kalmış, kaybolmuş gitmiş&#8230;</p>
<p>Tüm dünyada 8 Mart Kadınlar Günü kutlanırken kadın hareketini bir masal söylemine indirgemek elbetteki abes gelecektir kimilerine! Ancak benim tepkim küreselleşen kapitalizmle birlikte bir yanda özgürleşirken (veya özgürleşmiş olduğu düşünülen) diğer yanda yoksullaşan ve kadına dair alanlara sahip çıkamayan kadınlara yönelik. Üstelik bu anlamda, batılı kadının çok daha pasife olmuş olduğunu ve durumun onlar açısından, özellikle kadının ve kadın vücudunun nesnelleştirilmesi anlamında, çok daha vahim olduğunu düşünmekteyim. Ve bence durumun vehameti o boyuttaki kadın hareketinin yokluğu yada zayıflığı diyeyim tüm toplumu, özellikle  çocukların ve gençlerin geleceğini yakından etkilemekte.</p>
<p>Batı ülkelerinde, özellikle İngiltere ve Amerika’da kadının ekonomiye katılımı o kadar artmış durumdaki neredeyse işgücünün yarısı kadınlardan oluşuyor. Pek çok kadın başarılı pozisyonlarda, en yüksek noktalarda yarışıyor, saygı görüyor, yasa önünde her anlamda korunuyor. Evet yasa önünde dedim çünkü gerek erkeklerin genel kanı ve davranışları gerekse yeni kuşakların bu konularda eğitimi ve gelişimi açısından kadın hakları maalesef istenen noktaya ulaşmış değil! Neden mi? Mesala istatistiklere göre, İngiltere’de her sınıf ve kesimden kadınların yüzde ellisi şiddete mazur kalıyor (bu rakam Türkiye’de yüzde doksanlarda). Bu kadınlar ya eşlerinden dayak yiyor, ya bir cinsel saldıraya uğramış ya da bir şekilde taciz edilmiş durumda. Polise giden (daha doğrusu rapor edilen) 20 kadar tecavüz olayından ancak 1’i sanığın tutuklanmasıyla sonuçlanıyor ve işin garip yanı polise ulaşan bu şikayetler toplamın ancak yüzde 15’ini oluşturuyor. Yine mesela, Amerika&#8217;da devlet istatistiklerine göre çocuk denecek yaştaki genç kızların ‘hayat kadınlığına’ itilmesi (her yıl 600.000-800.000) son derece kaygı verici boyutlarda.</p>
<p>Nasıl mı, neden mi böyle oluyor? Bakın size anlatayım (Masalla başlamıştık, karabasana dönecek galiba!)  Medya ve pop kültür kadının nesnelleştirilmesinde büyük bir yere sahip. Örneğin, MTV gibi müzik kanallarından, özellikle de ‘hip-hop’ müzik temsilcilerinden gelen mesaj  ‘pezevenkliğin’ normal, hatta iyi, övünülesi birşey olduğuna dair. Müzik magazinleri, dergileri ‘Nelly pop yıldızı mı, pezevenk mi, yoksa gangster mi?’ şeklinde başlıklar atıp bu kişileri kapak yapıyor. Ve bu tür sözleri, düşünceleri içeren videolar, klipler, şarkılar sadece erkeklerden ve erkek hiphopçulardan gelmiyor, bazı kadınlar da bunları destekliyor. Mesela dünyaca ünlü problemli genç kız Britney Spears’in, birkaç yıl önceki düğününe gelen tüm erkek davetlilere, sırtında ‘pezevenk’ yazan takım elbiseler giymeyi şart koştuğu biliniyor.</p>
<p>Çıplak kadın vücutları, göğüsler, tangalı kalçalar boy boy belediye otobüslerinin üzerinde, dev panolarda reklam malzemesi olarak kullanılırken kimse bunlara bırakın feminizmi, aile, çocuk eğitimi, estetik, ahlak, görsel ahlak açısından dahi ses çıkarmıyor. Aksine sanki kadınlar kendilerini ve vücutlarını nesneleştirme konusunda erkeklerle bir yarışa girmiş gibiler. Öyleki kimi kadınlar, gece klüplerinde yarı-çıplak dans edenleri neredeyse akıllı, güçlü kadın örneği olarak sunuyor. Pornografik magazinlere poz veren, sex objesi kadınlar birdenbire bütün TV programlarının yıldızı olup, akıl danışılan, fikri alınan kadınlar grubuna giriveriyor.  Hangi kadının ne kadar ‘güzel’, ‘çirkin’, ‘ince’ yada ‘şişman’ olduğu konusunda fikir yetiştirebilmek, bilirkişi olmak medyadaki yazar kadınların en büyük uğraşısı haline geliyor&#8230;</p>
<p>Bunların hiçbiri medyada eleştirilip tartışılıyor mu? Çok az. Politikacılar birşey diyor mu? Hayır! Televizyon kanallarında veya radyoda bu tür reklam veya programramlar için bir denetleme var mı? Hayır! Kadınlardan, feminist, sosyalist gruplardan bir ses çıkıyor mu? Hayır!..</p>
<p>Peki bu arada kadının geleneksel rol alanı olan ‘annelik’ nasıl etkleniyor tüm bu değişimden? Biraz istatistiklere bakmamız bir fikir edinmemiz için yeterli!  Batılı ülkeler arasında yapılan araştırmalarda çocukların gelişimi, mutluğu açısından İngiltere sonuncu konumda. Son yapılan araştırmalara göre  5 ile 16 yaş arası her 10 çocuktan biri ağır psikolojik sorun yaşıyor. Ve tabii bunlar, aile hayatı, ilişkiler, gençlerin eğitimi gibi konuları  derinden etkiliyor. İstatistiklere göre 13 yaşındaki çocukların neredeyse yarısı alkol kullanmış, 18 -19 yaş arası gençlerin yüzde 43’ü kokain veya esrar gibi uyuşturuculardan en az birini denemiş, 16 yaşındakilerin yarısı cinsel ilişkide bulunmuş, 18-19 yaş arası kızların yüzde 18’i, kendilerinden ve vücutlarından o kadar mutsuzlar ki, kendi kendilerini yaralamış ve gençlerin yüzde yirmisi o kadar üzülüp, strese girmiş ki intihar etmeyi düşünmüş durumda. Evet, ve bunlar istatistiklerin sadece bazıları&#8230;</p>
<p>Devam edelim mi? Her 3 çocuktan 1’i aşırı şişman, her 4 çocuktan 3’ünün odasında kendine ait televizyonu var. Ülkedeki öğretmen açığının en büyük sebebi öğrencilerin saygısızlığı. Gazete ve televizyon hergün çocukların, gençlerin işlediği suç haberleriyle dolu. Saldırgan gençlerden (anti-sosyal deniyor buralarda) korkan kimi yetişkinler akşamları hava karardıktan sonra evinden dışarı çıkamıyor (bu sayı 1.7 milyon)! Sadece çocukların masumiyeti değil elden giden, yetişkinlerin de olgunluğu bu arada! İngiliz televizyon kanallarında  &#8217;realite show&#8217; denen ve akıl yaşı, davranışı olarak 3 yaşını geçmeyen insanların programlarından geçilmiyor. Hemen hemen bütün kanallar çocuklara nasıl annelik-babalık edilir, nasıl daha sağlıklı yemek yenir, nasıl kilo kaybedilir, nasıl daha güzel görünülür, nasıl modaya uygun olarak giyinilir, hangi estetik ameliyat nasıl yapılır tarzından programlarla dolu.</p>
<p>Peki buralardaki feministler neler yapıyor, ne tür polemiklere giriyor?  Larry Summers gibi kişilerin (Harward  Üniversitesi Rektörü olan bir bey)  ‘kadınların doğaları gereği, bilimin en yüksek düzeylerinde yer almalarının biraz zor olduğu’ gibisinden saçmalıklarına karşın laf üretiyorlar. Hala ‘kadının mı erkeğin mi kafası daha büyük, yoksa beyinlerimiz aynı büyüklükte mi, aynı olmak mı yoksa farklı olmak mı daha iyi?’ gibisinden tezlerle uğraşıp asıl meselelere ‘yabancı’ kalmaktan geri durmuyorlar!&#8230;</p>
<p>Akademik çevreler dışında (hatta orada dahi) feministler toplumla etkileşimi unutmuş gibi. 1990’ların ikinci yarısından sonra doğru dürüst bir feminist metin, yazın görmek dahi zor!.. Pek çok üniversitede ‘feminist kürsüler, uzmanlıklar’ var ancak bunlar da çoğunlukla içe kapalı, radikal, marjinal yerler olarak algılanıyor. Öyleki bu tür üniversite bölümleri genelde erkek düşmanı, uyumsuz ve çirkin, lezbiyen kadınların toplandığı yerler olarak görülüyor!&#8230;</p>
<p>Evet,  gördüğünüz gibi kadınlar için gezegenimiz hala çok parlak bir yer değil!  Bırakın kadınları, erkekler için de durum farklı değil! Ancak, çocuklarımız ve gençler için tehlike çanları çok daha ciddi çalıyor&#8230; Kadınların birbirleriyle ve erkeklerle didişmeyi bırakıp, en azından geleneksel rollerine sahip çıkması (bu erkek egemen anlayışın öngördüğü rol değil ama kadının doğasından kaynaklanan alanlar anlamında), kültürel alandaki yozlaşmaya karşı seslerini çıkarmaya başlaması ve toplumun sağlığı için eleştiri ve çözümler üretmesi gerekiyor.</p>
<p>Copyrights@Filiz Elasu</p>
<p>Bu makale <em>Yeni Harman Dergisinin</em><em> </em><strong><em>Mart 2007</em></strong><strong><em> </em></strong>sayısında yayımlanmıştır.</p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/'>8 Mart Dünya Kadınlar Günü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/anneler/'>Anneler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cocuk-sagligi/'>çocuk sağlığı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-gencler-ve-sorunlari/'>Batı'da gençler ve sorunları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-kadin-haklari/'>Batı'da Kadın hakları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-dogasi/'>Kadın doğası</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-haklari/'>kadın hakları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-tarihcesi/'>Kadın tarihçesi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/liberalizm-ve-kadin/'>Liberalizm ve Kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/medyada-kadin/'>Medya'da Kadın</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/538/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/538/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=538&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/12/09/feminist-bir-masal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/12/feminist.gif" medium="image">
			<media:title type="html">feminist</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Çarşaf ve Türban &#8216;karşıt&#8217; Mini Etek ve Silikon</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/11/06/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon-2/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/11/06/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Nov 2010 11:11:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da dini özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da kılık-kıyafet yasaları]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da laiklik tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[türban]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de başörtüsü meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de kadın ve başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de laiklik tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere'de din]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=522</guid>
		<description><![CDATA[Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diye bitirir Tractatus isimli eserini. Avrupa’nın büyük bir kültürel ve siyasal bunalım yaşadığı 1914-18 yılları arasında yazdığı bu eserle yüzyılımıza kültür ve felsefe alanında damga vuran, görüşleri yaygın etkilerde bulunmuş bir düşünürdür Wittengenstein. &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/11/06/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon-2/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=522&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/11/images-21.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-527" title="images (2)" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/11/images-21.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diye bitirir Tractatus isimli eserini. Avrupa’nın büyük bir kültürel ve siyasal bunalım yaşadığı 1914-18 yılları arasında yazdığı bu eserle yüzyılımıza kültür ve felsefe alanında damga vuran, görüşleri yaygın etkilerde bulunmuş bir düşünürdür Wittengenstein. Onun ‘üzerine konuşulamayan konusunda’ tam olarak ne kastettiğini belki de akademisyenlere bırakmak en iyisi. Ancak (benim kendi kişisel gelişimimde diyelim) üzerinde konuşanları epey bir okuyup dinledikten sonra konuşmamaya karar vermiş olduğum konulardan biridir &#8220;tanrı inancı&#8221;. Din olgusunda ise Türkiyeli pek çok genç gibi epey kafa yormuş ve sonunda vardığım kararı mecbur kalmadıkça ve sadece dostlar arasında konuşmak tercihim olmuştur (buna yaşlanma desek?) Şimdi sadede geleceğim. Türkiye ziyaretlerimde sık duyduğum sorulardan biridir &#8220;Eee, bizim hakkımızda ne düşünüyorlar İngiltere’de?&#8221; Sadece bize değil, tüm bizim gibi ülkelere, toplumlara has bir sorudur bu. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, nasıl algılandığımız! Son zamanlarda bu soru &#8220;Eee türban konusunda İngilizler ne düşünüyor?&#8221; şeklini aldı. Bir de yaşanan her sorunda Batı’ya bakıp &#8220;Biz niye öyle değiliz, biz niye onlar gibi olamıyoruz!&#8221; yorumu<img title="Daha fazla..." src="http://filizelasu.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" />(Türkiye medyasında epey tanık olunan bir durum).<span id="more-522"></span></p>
<p>Şimdi başlamış olduğum noktaya döneceğim ve &#8220;konuşmamanın&#8221; nasıl mümkün olduğuna değineceğim. Çünkü bu, tam da yukardaki sorulara bir cevap teşkil ediyor ve İngiltere’de dinin algılanışı bu bağlamda görülüyor. Önce, benim kişisel konumumda Türkiye gibi bir toplumda doğup büyümenin ve tabii ki kadın olmanın etkin olduğunu itiraf etmek lazım, bir de Avrupa’da yaşıyor olup fazla zorlanmamak (yani, biraz tuzu kuru olmak!) Bu &#8220;konuşmama&#8221; durumuna insanın kendi konumunu belirlemiş olmasından kaynaklanan bir duruş da diyebiliriz ve erkek egemen toplumun dini kullanarak (veya organize dinlerle içiçe geçmiş olarak) kadın üzerine oluşturduğu baskı rejiminin bir şekilde dışına çıkmış olmak. Kısacası ekonomik bağımsızlık ve geleneksel bağların dışında olmak. Maalesef her kadının (erkeğin de) böyle bir şansı yok. Tabii İran ya da Suudi Arabistan gibi bir ülkede yaşamıyor olmanın şanslılığını da saymak lazım. Bunun için Kurtuluş Savaşına katılan ve Cumhuriyet’i kuran herkese bir borcumuz olduğunu kabul etmek lazım.</p>
<p>İngiltere örneğine bakacak olursak nüfusunun sadece % 1.5’u müslüman bir ülkede İslam’ın herhangi bir tehdit oluşturmayacağı açık. Bu yüzden kimin neye inandığı, nasıl giyindiği pek sorun olmuyor büyük çoğunluk için! Aynı çıkarım diğer dinler, etnik guruplar için de geçerli. Her ne kadar halkın % 70’inin dinle veya kiliseyle bir bağlantısı olmasa da, çoğunluğun kendini Hristiyan olarak nitelendirdiği, tarihsel ve kültürel bağlarının özde bu dinle yoğrulduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Ama bu sayı % 10’lara çıksın bakın nasıl değişecektir İngiliz toplumunun ve devletinin tepkisi. Buna en iyi örnek 1936’da yürürlüğe konmuş olan üniforma yasağı. Sadece İngiltere’de değil, Almanya, İsviçre gibi ülkelerde de yürürlükte olan bu yasak Nazi sempatizanlarını hedef alır ve bu grupların bırakın kamu alanlarını, sokakta gösteri yaparken dahi nasıl giyineceğini (daha doğrusu giyinemeyeceğini) belirleyerek üniformayla gösteri yapılmasını yasaklar. Diğer bir örnek 20 Mart 2007’de İngiliz hükümetinin ülkedeki okulların diledikleri takdirde öğrencilerin yüzü tamamiyle kapayan &#8220;peçe&#8221;giyinmesini engelleyebileceğine dair kararı. Şubat 2007’de 12 yaşında Buckinghamshire okuluna giden bir kız çocuğu yüksek mahkemeye başvurarak yüzünü tamamiyle kapamasına izin vermeyen okulunu, Avrupa İnsan Hakları Antlaşmasının &#8220;düşünce ve dini özgürlük&#8221; ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle dava etmişti. Öğretmenler ise öğrencilerinin en azından gözlerinin görülmesinin, onların kimliklerinin saptanması ve okul disiplini açısından gerekli olduğunu savunmuş ve yüzü tamamiyle kapayan peçenin giyilmesine karşı çıkmıştı.</p>
<p>Bakın The Guardian gazetecilerinden Madelain Bunting nasıl özetliyor İngiliz halkının dini konulardaki yaklaşımını &#8220;İngiltere’de laikliğin en büyük gücü kamusal yaşamı tarif eden karakterinden kaynaklanır. 20. yüzyılın ikinci yarısında inancın herhangi bir hobi gibi görülmesi ağırlık kazandı -boş zamanın nasıl değerlendirileceğine dair kişisel bir seçim- ilgilenenlerin kendi aralarında konuşabileceği ama başkalarını sıkmaması gereken özel bir konu. (Mesela), New Statesman (dergisinden) Andrew Marr geleneksel Britanya laikliğini tarif ederken, göçmenler konusunda şöyle bir sonuca vardı: &#8220;Asıl mükafat onları (göçmenleri) bu konuda sakinleşmeye inandırabilmektir.&#8221; Kısacası, İngiltere’de dini bütünlerin sessiz olmaları beklenir ve eğer göçmenseniz bu size de bir şekilde öğretilir hatta buna can-ı gönülden inanmanız sağlanır.</p>
<p>Madelain Bunting’in 25 Şubat tarihli bu makalesine gösterilen tepki meselenin artık o kadar kolay olmadığının kanıtı. Liberal tondaki metinde Madelain Bunting, AKP hükümetinin Türkiye’de türbanı üniversitelerde serbest bırakmasına değinirken, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde son yıllarda yaşanan laiklik konusundaki tartışmaları ve bu konudaki &#8220;krizi&#8221; konu alıyor. &#8220;Artık sadece müslümanlar değil ama Avangeliklerden tutun Afrikalı Pentecostalistler, Sikhler ve hatta Canterbury Başrahibi dahi bu özelleştirmeyi kabullenmek istemiyor&#8221; diyor ve devam ediyor ‘&#8221;İngiltere’de İngiliz kilisesine ait okullara devlet yardımı Katolik ve Yahudilere de aynı hakkı kullanma imkanı vermişken, bundan yararlanmak isteyen müslümanlara dair tartışmanın sonucu sadece İngilizleri değil tüm Avrupalıları dehşete düşürmekte. Bir yanda Türkiye ve Fransa’nın türbana karşı yasakları, kişisel özgürlükleri sınırlama olarak görülüp eleştirilirken diğer yanda İslami eğitim ve camilerin nasıl düzenleneceği konusundaki düzenlemeler aslında İngiliz otoriteler tarafından gıptayla izleniyor.&#8221; ve makalesini şöyle bitiriyor &#8220;Laiklik dinsel kimliği içinde barındırabilir, tıpkı Türkiye’nin Atatürk’ün otoriter laikliğini dönüştürerek kanıtladığı gibi. Batı Avrupa’da ilerde bekleyip göreceğimiz mesele laikliğin ırkçı sağ tarafından kullanılarak, kızgın bir çığırtkanlığa mı dönüşeceği yoksa kendi yolunu bulup içindeki gelenekleri bir şekilde dönüştürerek yeni kimliklere adapta mi olacağı!&#8221;</p>
<p>Hem laik hem de karşıt kesimlerden epey tepki alan bu makale aslında Avrupa ve Batı ülkeleri içersinde dinle devlet işleri arasında tarihsel olarak çözümlenmiş olduğu düşünülen ilişkinin pek de rayına oturmamış ve hatta potansiyel olarak yeni ikilemler yaratabilecek bir olgu olduğunun göstergesi. Bunda tabii ki 11 Eylül sonrası İslam ve müslüman kadının nasıl algılandığı veya başka bir deyişle başörtülü kadının pekçokları için neyi temsil ettiğinin etkisi var. Kadınların saçıyla ilgili takıntı bütün tek tanrılı dinlerde yer alırken İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikle aynı kefeye konmuyor. Mesela İsa’nın havarilerinden St Paul, Efes’ten eski Yunanlı Corinth’lilere yazdığı mektupta kadınlara saçlarını kapamalarını yada tamamiyle traş etmelerini buyurur. Erkeklerse aksine saçlarını kapamamalıdır, çünkü onlar tanrının imajını ve yüceliğini temsil eder, kadınlarsa erkeğin! Yine evli Ortodox Yahudi kadının aynı şeyi yapması saçlarını göstermemesi beklenir. Onlar da Londra’nın bazı Ortodox Yahudi mahallelerinde gözlemleyebileceğiniz gibi, bunu kara çarşaflarla yada türbanla değil ama kafalarını traş edip peruk giyerek yaparlar.</p>
<p>Çoğu İngiliz’e göre Hristiyanlık ve Yahudiliğin geriliği 700 yıl önce geçerliydi. Ancak reformlar ve tarihsel süreç bunu değiştirdi ve bu dinlerin inanmayanlara karşı kullandığı vahşet ortadan kalktı. Ancak, İslam, onlara göre bu değişimi yaşamış değil ve başörtüsü kadının kendini yaşadığı toplumdan ayırarak &#8220;ben sizin değerlerinizi paylaşmıyorum&#8221; demesinin bir simgesi. Yani başörtülü müslüman kadını gören Batılının kafasında beliren &#8220;bu kadın şöyle yada böyle, isteyerek yada istemeyerek bizim değerlerimizi, kültürümüzü kabul etmiyor&#8221; düşüncesi. Şimdi, pekçok İngiliz için bu büyük bir sorun değil, çünkü bu kadınlar toplumda zaten fazla sayıda değil, olanlar da bazı bölgelerde, mahallelerde toplanmış durumda ve kendi toplumlarında, kendi ilişki ağları içersinde varlıklarını sürdürüyorlar. Kısacası, bu kadınlarla etkileşim veya birlikte yaşama olasılığı zaten yok. Ne zamanki bu kadınlar toplumdan farklı konumlar, daha çok entegrasyon talep etseler bakın etki-tepki olayı nasıl değişecektir. Buna en iyi örnek Almanya’dan (2003 yılında Almanya’nın en yüksek mahkemesinin Müslüman bir öğretmene sınıfta başörtüsü giyinme hakkı tanıması ve bu konudaki tartışmalar.) Afgan kökenli Fereshta Ludin 1998’de Baden-Wuerttenberg eyaletinde okulda başörtülü çalışmakta ısrar edince iş başvurusu reddedilmişti. Bunu tersine çeviren Yüksek mahkeme, başörtüsü giyinme hakkını şimdilik tanıdığını ancak ilerde diğer Alman eyaletlerinin kendi yasalarını çıkararak, kendi kararlarını alabileceğini belirtmişti. Bu müslüman öğretmen bayan en son bilgilere göre şu an öğretmen olarak çalışmakta ama çoğunluğun Alman değil, Türk ve müslüman olduğu bir okulda!</p>
<p>Bu, Batılı laik söylemin o kadar da demokratik olmadığının ve kadın vücudu üzerinde İslam’dan pek farkı olmayan baskı mekanizmaları oluşturmaktan çekinmediğinin göstergesi. Başka bir deyişle günümüz medya dünyasında alın &#8220;çarşaf ve türban’ı ve yerine ‘mini etek, silikonla şişirilmiş göğüsler, yüzler&#8221; koyun. Bu anlamda kapitalizmle özdeşleşmiş laik söylemin, kadının özgürleşmesi açısından bir takım kazanımlara rağmen çok ileri bir aşamayı katedmiş olduğu söylenemez. Bunda etkin nedenlerden birinin laik söylemde &#8220;gelişimin&#8221; kaçınılmaz olduğu düşüncesi ve pek çok durumda öyle olmadığı. Bilim alanında elde edilen çoğu başarı, maalesef ahlaki ve politik alanda yakalanmış değil (dünyadaki kargaşaya, sorunlara bakın, örnek vermek sanırım gerekmiyor!) Bilgimiz ve &#8220;konuşma isteğimiz&#8221; epey artmış durumda ama insanoğlu hala aynı yerde sayıyor&#8230;</p>
<p>Bugün pekçok Batılı liberal atheist (düşünür, yazar, politikacı) dinle devlet işlerinin ayrıldığı bir rejim istiyor (bakın son dönem yayınlanan kitapların çoğuna). Fakat Amerika’nın laik anayasasına bir göz atın, laik bir politika yaratmış olduğu söylenebilir mi? Ama devletin desteklediği bir kilisesi olan İngiltere’de bu aşırı dinci grupların çok daha az etkili olduğu kesin. Bunu, çalışma sisteminde genelde laiklik ilkesinin esas alındığı İngiliz devletinde, Tony Blair’in başbakanlığı sırasında dini konularda konuşmaktan kaçınmasında dahi görebiliriz. Öyleki karısı ve çocukları Katolik olup her Pazar kiliseye gittiği halde kendisi tüm bu süre boyunca onlara kilisede katılmamış, katolik olarak yeniden vaftiz edilmesini başbakanlıktan ayrıldığı döneme bırakmıştır (günahları boyunu aştığından mı acaba!). Bugün yine toplumsal yaşam açısından en laik ve ilerici olduğu düşünülen pekçok İskandinav ülkesinde aslında kilise ve devlet arasındaki bağlar anayasalarında yazılıdır (Norveç, İzlanda, Finlandiya). Belki de tüm bunların ardında &#8220;yöntemden&#8221; çok &#8220;tarihin&#8221; önemi var! Ve belki de Türkiye’de yapmamız gereken kendi tarihimize (80 yıllık Cumhuriyet tarihine değil, daha uzun bir sürece) bakıp kendimizi, nereden gelip nereye gitmek istediğimizi ve bunun ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden bir değerlendirmeye almamız. Belki de öğrenmemiz gereken değerler ve dersler sadece Batı’da değil ama kendi kültürümüzde, kendi geçmişimizde saklı&#8230;</p>
<p>Bu yazı Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır.                  <a href="mailto:Copyrights@Filiz">Copyrights@Filiz</a> Elasu</p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/avrupada-dini-ozgurlukler/'>Avrupa'da dini özgürlükler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/avrupada-kilik-kiyafet-yasalari/'>Avrupa'da kılık-kıyafet yasaları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/avrupada-islam/'>Avrupa'da İslam</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-basortusu/'>Batı'da başörtüsü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-laiklik-tartismalari/'>Batı'da laiklik tartışmaları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turban/'>türban</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-basortusu-meselesi/'>Türkiye'de başörtüsü meselesi</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-kadin-ve-basortusu/'>Türkiye'de kadın ve başörtüsü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyede-laiklik-tartismalari/'>Türkiye'de laiklik tartışmaları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/ingilterede-din/'>İngiltere'de din</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/522/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/522/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=522&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/11/06/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/11/images-21.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">images (2)</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" medium="image">
			<media:title type="html">Daha fazla...</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Bana ‘Sponsor’ Olanın 40 Yıl Kölesi Olurum!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/10/05/bana-%e2%80%98sponsor%e2%80%99-olanin-40-yil-kolesi-olurum/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/10/05/bana-%e2%80%98sponsor%e2%80%99-olanin-40-yil-kolesi-olurum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2010 09:22:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[23 Nisan Çocuk Şenliği]]></category>
		<category><![CDATA[Alış Veriş Merkezleri]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika'nın kıytırık MBA okulları]]></category>
		<category><![CDATA[AVM'ler]]></category>
		<category><![CDATA[Futbol liglerinin isimleri]]></category>
		<category><![CDATA[görgüsüz pazarlamacılar]]></category>
		<category><![CDATA[kovboy kapitalistler]]></category>
		<category><![CDATA[kovboy Türkiyeliler]]></category>
		<category><![CDATA[koyboy işadamları]]></category>
		<category><![CDATA[sponsorluk]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin özenti insanları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=488</guid>
		<description><![CDATA[Yanlış duymadınız! Bana “sponsor” olacak bir babayiğit “kurum” arıyorum! Dikkat edin, yanlış anlamalara meyil vermemek, modern maçoları boş yere umutlandırmamak için özellikle, “kişi” değil altını çizerek “kurum” diyorum! Bir de “olur ya tutar belki” diyerekten potansiyel müşterilerimi memnun edebilmek için kullanıyorum &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/10/05/bana-%e2%80%98sponsor%e2%80%99-olanin-40-yil-kolesi-olurum/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=488&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/arcadium_23-nisan.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-491" title="SONY DSC" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/arcadium_23-nisan.jpg?w=500" alt=""   /></a></strong></p>
<p>Yanlış duymadınız! Bana “sponsor” olacak bir babayiğit “kurum” arıyorum! Dikkat edin, yanlış anlamalara meyil vermemek, modern maçoları boş yere umutlandırmamak için özellikle, “kişi” değil altını çizerek “kurum” diyorum! Bir de “olur ya tutar belki” diyerekten potansiyel müşterilerimi memnun edebilmek için kullanıyorum kelimeyi! Şirketlerinin bir imajı, bir “kültürü” olabileceğini sanan, Amerika’nın bilimum kıytırık okulundan mezun, iki “business” terminolojisi ezberleyip dünyayı yeniden yaratabileceğini düşünen pazarlama memurlarına atfen!  <strong><em>(Sponsorum olsaydı, bana bu yazıyı kaleme alma gücü verdiği için teşekkür ettiğimi belirtir, ismini en başta zikrederdim!)<span id="more-488"></span><br />
</em></strong></p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/cevahir_23-nisan1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-493" title="cevahir_23 nisan" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/cevahir_23-nisan1.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Hepimizin bütün harfleri yalayıp yuttuğu, alfabeleri hatmettiği, kitapları tek tek devirdikten sonra işi ses ve görüntü üzerinden ekranlardan bitirdiği bu küresel enformasyon çağında bana sponsor olun kalemimi ona göre sallayayım, (hatta daha fazlasını yapıp sokaklarda bağır bağır bağırayım) diyorum! Garipseyecek bir durum yok! Sonradan görme kapitalistlerin bol olduğu (ben onlara “kovboy” diyorum ) ülkemizde, her şeyin bir sponsoru varken, kalemini “Don Kişot” misalı sallayanların da (Don Kilot değil!)  bir sponsoru olsa belki hayali devlerin ardındaki yeldeğirmenlerine karşı topla tüfekle girişirdik! <strong><em>(Burada, yine sponsorumun ismini tekrarlardım!)</em></strong></p>
<p>Hâlâ mı garipsiyorsunuz, siz de bir alemsiniz! Yıllardır taraftarı olduğunuz takımlarınızın formaları üzerinde boy boy “Türkcell, Ülker, Vodafone, Türk Telekom&#8230;” gibi isimler gördüğünüzde veya heyecanla bekleyip seyrettiğiniz futbol liglerinin isimleri “Türkcell Süper Lig”e ya da “Fortis Türkiye Kupasına” dönüştüğünde hiç böyle tepki vermemiştiniz! <strong><em>(Sponsor kurumumun desteklediği bir spor dalı veya sporcu varsa mutlaka yazardım!)</em></strong> Gittiğiniz sergi, izlediğiniz tiyatro oyunu, en sevdiğiniz müzisyenin konseri sırasında, öncesinde ve sonrasında broşürlerden, biletlerden tutun, aralarda çalınan bangır bangır reklam cıngıllarına, sahnenin önünde, yanında, etrafında sponsor şirketlerinin isimleri (Emirates, Garanti Bankası, Avea,Yapı Kredi&#8230;), logoları bayrak gibi dalgalanırken  hiç uyanmadınız mı, kulak, göz ve beyinlerinizin neden sizin izniniz alınmadan bu çöplerle doldurulduğunu hiç merak etmediniz mi? <strong><em>(Bir sponsor logosu iyi giderdi buraya!Bir de unutmadan, yukarıda ismini belirttiğim şirketlerin pazarlama- reklam bölümlerinde çalışanlardan bu yazıyı okuyanlar varsa, ‘Bu seferlik ‘promosyon’ olarak bedava reklamınız oldu, hep öyle olacak sanmayın!’, diyorum.)</em></strong></p>
<p>Geçen ay hatırlarsanız TRT Çocuk’taki “reklam” konusuna değinmiştim, meğer “reklam tekniği” eskimiş de haberimiz yokmuş! Evet, tüm dünyada TV reklamlarının etkisi azaldığı için şirketler (Pardon, “kurum” diyecektim!) sponsorluğa yönelmeye başlamış! Pek çok izleyici artık uyanmaya, reklamlara karşı önyargı oluşturmaya başladığı için (Don Kişotlar boşa kürek çekmiyor yani!), hedef kitlenin ilgilendiği bir alanda, bir etkinlik gerçekleştirerek, tüketicinin dünyasına katkı yapıyor görünen şirketler, imajlarını farklılaştırıyorlarmış! Yani, hedef kitle “Aman ne iyi şirket, ne hayırlı işler yapıyor!” gibisinden fikirlere kapılıyormuş! Sponsorluk için yapılan harcamaların şirketlerin yıllık gelir vergisinden düşüldüğü, zaten vergi olarak şirketin cebinden çıkacak paranın, reklama harcandığı gerçeğini unutarak! <strong><em>( Kafam karıştı!Kim kime sponsor oluyor?)</em></strong></p>
<p>Neyse, konumuza dönecek olursak, teknik ne olursa olsun, pek çok şirket için çocuklar hâlâ en yağlı ‘hedef kitle’ gibi! Hele ülkemizde! Mesela, devletin çocuk televizyonunda  reklamlara izin verenler, Cumhuriyetin Çocuk Bayramı 23 Nisan’ı da bir şirketler şenliğine dönüştürmekte, küçücük çocuklarımızın kafasına bir de bu yolla sponsorluk maskesi altında, şirket marka ve ürünlerini çivilemekte hiç sakınca görmüyor! <strong><em>(Ahh bir sponsorum olsaydı&#8230;)</em></strong> Son yıllarda, Türkiye’nin dört bir yanında Alış Veriş Merkezlerinde (AVM’lerde), parklarda düzenlenen 23 Nisan Çocuk Şenliklerinden bahsediyorum! Mekan olarak bir alış veriş merkezini seçenlerin mantığı bir yana, çeşitli şirketlerin sponsorluğunda düzenlenen etkinlikler, genelde çocukların hassas kulakları hiç düşünülmeden en yüksek ayarda cıngıllar, tekno müzikler, histerik gösteriler eşliğinde yapılmakta, şirketler standlarından ürünlerini (bedava yoğurt, balon, çorba, makarna&#8230;.) çocuklara vermekte, saçma sapan Hollywood çocuk filmleri, yine bangır bangır reklamlar eşliğinde binlerce çocuğa  izletilerek, 23 Nisan bir tüketim gününe dönüştürülmekte&#8230; Hem de zevksizliğin doruk noktası biçimlerde! Hangi partiden, hangi bölgeden ya da belediyeden olduğu farketmeksizin, ülkemizin dört bir yanında “bedava mezar bulsa, girer!” misali, sponsorluğu bedavaya geliyor zannedip üzerine atlayanlar tarafından&#8230; Ve tabii bir de, kovboylarımız tarafından&#8230;</p>
<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/tekpa_23-nisan1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-497" title="tekpa_23 nisan" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/tekpa_23-nisan1.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Geçen ay annelere seslenmiş, anneleri siyaset yapmaya, TRT Çocuk’taki reklamları protesto etmeye çağırmıştım. Bu seferki yazımı kovboylarımıza seslenerek bitirmek istiyorum: “Vahşi Batı filmlerinin Amerika’da, Colorado’da çekildiğini, aferin, biliyor oralara özeniyorsunuz! Ancak, taa oralara kadar gitmeniz, onları kopya etmeniz gerekmiyor! Bizim ülkemizde, hem de Anadolu’nun göbeğinde, benim de memleketim olan Kapadokya bölgesinde, inanın eşsiz bozkırlar var! Bu toprakların, binlerce yıllık insanlık birikiminin, müthiş bir coğrafyada, hatta insana bilim-kurgu bir tecrübe yaşadığını düşündürtecek bir coğrafyasında, bakmayı bilen gözlerin görebileceği bir zenginlik, bir estetik uzanıyor! Oraya gidin, Göreme’de, Ihlara Vadisi’nde at koşturun, hatta eşekleri deneyin, belki biraz “özgünlük” kaparsınız!</p>
<p><strong><em>Not: Sponsoruma, yeniden, can-ı gönülden teşekkürlerimi sunuyorum!</em></strong></p>
<p>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır. <strong> Copyrights@Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/23-nisan-cocuk-senligi/'>23 Nisan Çocuk Şenliği</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/alis-veris-merkezleri/'>Alış Veriş Merkezleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/amerikanin-kiytirik-mba-okullari/'>Amerika'nın kıytırık MBA okulları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/avmler/'>AVM'ler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/futbol-liglerinin-isimleri/'>Futbol liglerinin isimleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/gorgusuz-pazarlamacilar/'>görgüsüz pazarlamacılar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kovboy-kapitalistler/'>kovboy kapitalistler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kovboy-turkiyeliler/'>kovboy Türkiyeliler</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/koyboy-isadamlari/'>koyboy işadamları</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/sponsorluk/'>sponsorluk</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/tuketim-toplumu/'>tüketim toplumu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/turkiyenin-ozenti-insanlari/'>Türkiye'nin özenti insanları</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/488/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/488/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=488&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/10/05/bana-%e2%80%98sponsor%e2%80%99-olanin-40-yil-kolesi-olurum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/arcadium_23-nisan.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">SONY DSC</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/cevahir_23-nisan1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">cevahir_23 nisan</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/10/tekpa_23-nisan1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">tekpa_23 nisan</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Anneler, TRT Çocuk’ta Reklam İstemiyor!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/08/18/anneler-trt-cocuk%e2%80%99ta-reklam-istemiyor/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/08/18/anneler-trt-cocuk%e2%80%99ta-reklam-istemiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 13:46:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Annelik]]></category>
		<category><![CDATA[Annelik ve Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da reklamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Sağlığı ve Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk sağlığı ve reklamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da reklamlar ve reklam yönetmeliği]]></category>
		<category><![CDATA[Başbakan Erdoğan ve kadın açılımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Açılımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar ve siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Obesite]]></category>
		<category><![CDATA[RÖK]]></category>
		<category><![CDATA[RTÜK ve reklamlar]]></category>
		<category><![CDATA[TRT]]></category>
		<category><![CDATA[TRT Çocuk ve reklamlar]]></category>
		<category><![CDATA[TRTÇocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=470</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz ay Başbakan Tayyip Erdoğan, “Demokratik Açılım Süreci ve Milli birlik ve Kardeşlik Projesi” kapsamında sivil toplum kuruluşlarının kadın temsilcileriyle Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisinde bir araya geldi. TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, Caroline Koç, &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/08/18/anneler-trt-cocuk%e2%80%99ta-reklam-istemiyor/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=470&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/08/p1010300.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-472" title="P1010300" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/08/p1010300-e1282137801628.jpg?w=300&#038;h=223" alt="" width="300" height="223" /></a><br />
</strong></p>
<p>Geçtiğimiz ay Başbakan Tayyip Erdoğan, “Demokratik Açılım Süreci ve Milli birlik ve Kardeşlik Projesi” kapsamında sivil toplum kuruluşlarının kadın temsilcileriyle Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisinde bir araya geldi. TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, Caroline Koç, Demet Sabancı Çetindoğan, Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ve Başbakanımızın kızı Sümeyye Erdoğan gibi isimlerin Türkiye kadınlarını ve annelerini ne kadar temsil ettiği ayrı bir yazı konusu olsa da, bu kadın açılımı toplantısında Başbakanımız, Kürt meselesi üzerinden annelerin acısına değindi ve “Anneliğin siyaseti yoktur, anneliğin ideolojisi yoktur, anneliğin sağcılığı, solculuğu yoktur!” şeklinde bir cümle etti. Güzel, hoş&#8230;Bu cümleyi biraz açalım ve buradan, gündemi değiştirip biraz siyaset yapalım diyorum.<span id="more-470"></span></p>
<p>Annelik, bütün dünya kadınları için aynı biyolojik sürece tabiyse ve bir annenin çocuğunu kaybettiğinde hissettiği şey (acı denen duygu), benzer şekillerde bütün anneler tarafından tecrübe ediliyorsa, basit bir mantıki çıkarımla, annelerin acısının evrensel olduğu sonucuna varırız (3. sayfa haberlerini okuduğunuzu biliyorum, istisnalar kaideyi bozmaz diyoruz). Buradan hareketle, Başbakanımızın, doğru bir “teorem” dile getirdiğini kabul ediyor, ancak bunun sadece “acı” noktasında “doğruluk” taşıdığını, bunun dışındaki durumlar için tam da aksinin geçerli olduğunu iddia ediyorum! Kısaca, insan doğasının ve dolayısıyla annelerin içgüdülerinin ‘acı yaşamak’ değil, özellikle çocukları için “acıyı önlemek”, yaşamı en iyi şekliyle “muhafaza etmek” üzerine kurulmuş olduğunu ve bu yüzden, acıyı önleyebilmek için şartları dahilinde devamlı seçim yapan annelerin, herkes gibi, politik olduğu, hatta politik olması gerektiğini söylüyorum!</p>
<p>Köken olarak Yunanca’dan gelen, hatta antik çağda, ülkemiz topraklarında bulunan kimi amfi-tiyatrolarda dersler vermiş ünlü filozof Aristoteles’e dayandırılan kelime “politika”, devlet işleri, devlet yönetim sanatı, iktidar ilişkileri anlamına geliyor (Siyaset ise aynı kavramın bize Farsça’dan geçmiş olanı). Siyaset yapmak ya da politik olmak ise, devlet işleri,yönetimi üzerine söz söylemek, bu işlere, kısaca, bulaşmak demek oluyor. İnsanlık tarihinin, kadının siyaset alanındaki varlığı konusunda farklı evrelerden geçtiğini, mesela patriyarkal sistemde, anneliğin doğal, sağı solu olmayan, siyaset yapmayan, erkek egemen ideolojinin biyolojik bebek yapma makinası olarak görüldüğünü, kadına annelik dışında bir kimliğin ve kişiliğin inkâr edildiğini biliyoruz. Başbakanımızın arada bir kadınlara yönelik söylem ve tavsiyelerde bulunduğunu (3 çocuk), türban, içki, kadının yeri (evi) gibi konularda partisinin de “Muhafazakar-demokrat” kimliğe uygun söylem ve eylemlere giriştiğini göz önüne alarak, patriyarkal bir bakış açısına sahip olduğu kanısına varabiliriz. Ancak, toplumun (kimi) kadın temsilcileriyle buluşarak “demokratik açılımı” değerlendiren ve önerileri dinleyen Başbakanımızın, bu eylemiyle, fiilen patriyarkal bakış açısına uygun davranmadığını da düşünebiliriz. Bu çelişkiden yola çıkarak, bendeniz, bu toplumun o toplantıya davet edilmeyen, ancak talepleri bir o kadar geçerli olan kadınları ve çocuklarının akıl-ruh ve fiziksel sağlığı açısından endişe duyan anneleri adına devletimizi yönetenlere seslenmek ve devlet işleri (TRT) hakkında siyaset yapmak istiyorum.</p>
<p><strong>“Sayın Başbakanımız ve TRT yöneticileri, TRT’nin ülkemiz çocukları için 2008’de yayına başlattığı TRT Çocuk kanalı’nın iyi bir insiyatif olduğunu, hatta geç bile kalınmış olduğunu belirtmek isterim. Ne yazık ki, bu kanalda her gün, tüm yayın süresince, her 30 dakikada bir, 1 ile 3 dakikalık sürelerde yayınlanmakta olan “reklamlar”, hem çocuklarımızın sağlığı ve geleceği için tehlikeli, hem de bundan dolayı Anayasamıza ve sizin aileye, toplumsal değerlere önem verdiğini iddia eden parti ilkelerinize aykırıdır! Bir devlet kurumu olan ve biz ülke vatandaşlarının doğrudan katkısıyla desteklenen (elektrik faturaları-bandrol ücretleri) TRT’nin çocuk kanalı TRT Çocuk’ta yayınlanan reklamların, derhal ve tamamiyle durdurulması gerekmektedir.”</strong></p>
<p>Ülkemizin bütün annelerini (babalar da katılabilir) yukarıdaki paragrafı kopya ederek Başbakanlık, RTÜK, TRT, TRTÇocuk gibi kurumlardan en az birine e-posta, posta veya telefon ile (hatta şahsen) iletmeye çağırıyorum.</p>
<p>Anayasa’nın133.maddesi ve 2954 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kanunu uyarınca TRT yayınlarının tarafsız olması ve aynı kanunun 5. maddesi, (h) fıkrasınca: “toplumun beden ve ruh sağlığına zarar verecek hususlara yer vermemek,” (i) fıkrasınca: “karamsarlık, umutsuzluk, kargaşa, dehşet, saldırganlık gibi olumsuz duygular uyandırmak ve telkin etmek amacına yönelik yayın yapmamak” (m) fıkrasınca: “kamuoyunun sağlıklı ve serbestçe oluşabilmesi için kamuoyunu ilgilendirecek konularda yeterli yayın  yapmak; tek yönlü, taraf tutan yayın yapmamak ve bir siyasi partinin, grubun, çıkar çevresinin, inanç veya  düşüncenin menfaatlerine alet olmamak” durumundadır.</p>
<p>Özellikle büyük şehirlerde, zor koşullarda çalışan anne-babaların, oyun alanlarını arabalara, alış-veriş merkezlerine ve müteahhit firmalarına kaptırmış apartman çocuklarının, neredeyse doğdukları günden itibaren en büyük eğlence kaynağı olarak televizyon seyretmekten başka şansı yoksa; ve baktıkları ekranda (özel televizyon kanallarının rezilliğine değinmiyorum), her yarım saatte bir diğer programlara nazaran daha gürültülü, hızlı ve içinde diğer çocukların kullanıldığı reklamları görüyorlarsa, masum beyinlerine sokulan imajlar, markalar, ürünler yüzünden beden ve ruh sağlıklarının etkilenmemesi düşünülebilir mi? Bedensel ve zihinsel gelişimin dorukta olduğu küçük insanların kişiliklerinin, duygusal dünyalarının her yarım saatte bir gördükleri, çukulata, dondurma, oyuncak reklamlarından etkilenmemesi, onları edinmek için istek duymaması, isteği gerçekleştikçe başka şeyler isteyerek doyumsuz bireylere dönüşmemesi; isteği gerçekleşmeyince üzüntü, karamsarlık ve saldırganlık duymaması mümkün olabilir mi? Ülkemizin geleceği, yarınlarımızın teminatı çocuklarımızın beyinlerini, arzularını daha kundaktayken ele geçirmek, kendi ürünlerini, markalarını onların kafalarına çivilemek ve onları birer tüketiciye dönüştürmek amacındaki şirketler, reklam firmaları belirli bir çıkar çevresini, bir menfaat grubunu teşkil etmiyor olabilir mi?</p>
<p>Her gün dünyanın sanayileşmiş ülkelerinden, Batı’dan, bilhassa Amerika’dan tüketim kültürünün toplum sağlığı üzerindeki negatif etkileri üzerine haberler, çarşaf gibi gazetelerimizde yayınlanırken; televizyon, reklam, sağlıksız beslenme ve obezite arasındaki doğrudan ilişki üzerine çalışma sonuçları tüm dünya hükümetlerini alarma geçirirken, bunları göz ardı ederek, devletin çocuk kanalında reklamlara izin verilmesi topluma karşı bir suçtur! Tüm anneleri bu suça iştiraki reddetmeye ve çocuklarının sağlığı ve geleceği için siyaset yapmaya çağırıyorum!</p>
<p><strong>“</strong><strong>Teori her zaman birileri ve bir amaç içindir!</strong>” Robert W. Cox</p>
<p>“Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesini” imzalayan hükümetimiz, maalesef, çocuklara yönelik reklamlar konusunda sadece minimumu gerçekleştirmiştir. Halbuki İsveç, Norveç gibi ülkelerde çocuklara yönelik reklamlar tamamiyle yasak; İngiltere, Yunanistan, Danimarka, Belçika gibi ülkelerde ise sınırlıdır. Mesela, İngiltere’de devlet kanallarında (BBC) reklam göremezsiniz (çocuk kanalı dahil), diğer özel televizyonlarda ise çocuklara yönelik reklamın nasıl, ne kadar, ne zaman yapılacağı sıkı mevzuata tabi, hatta, bu bile şu an tartışılmakta. Çünkü yeni bir araştırmaya göre, İskoç çocukların obezite sorununun en büyük nedenlerinden birinin, televizyonda seyrettikleri abur cubur reklamları olduğu kanıtlanmış durumda.</p>
<p>Avusturalya, İsveç ve İngiltere’den bilimkişilerinin yaptığı araştırmaya göre, televizyon reklamlarının çocukların yeme alışkanlığı üzerindeki etkisi, özellikle 6-11 yaş grubu için, çok fazla. 2007 yılında, İngiltere ve İskoçya’da, çocuk programları sırasında abur cubur reklamları yasaklanmış olsa da, çocukların anne-babalarıyla iken, yetişkin televizyonunda izledikleri reklamlardan etkilendiği ve sağlıksız yeme alışkanlığı edindiği anlaşılmış. İşte bu yüzden İskoçya’da reklamların tamamiyle yasaklanmasının çocuklar arasındaki obesite oranını %14 azaltacağı öngörülüyor ve karar ciddi olarak masaya yatırılmış durumda. (Herald Scotland / 14.06. 2010) Türkiye’de ise, AC Nielsen tarafından, kentsel kesimi temsil eden 2000 hanede yapılan bir araştırmada çocuklarıyla alışveriş yapan ailelerin %82’si çocuklarının isteklerine göre tüketim miktarlarının arttığını söylemiş. Yani, ailelerin tüketimi çocukların tercihine göre şekilleniyor ve tabii, çocukları etkilemenin kolaylığı reklam şirketleri tarafindan çok iyi biliniyor. (Nesrin Tan Akbulut, Bianet, 2005) Mesela, Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, 36 aylık bir bebek 100 kadar markayı tanıyabiliyor.</p>
<p>Avrupa Çerez Üreticileri Birliği (The European Snack Association/ESA), Avrupa Birliği’nin başlattığı konuyla ilgili bir insiyatife imza atarak, bundan sonra 12 yaş altı çocuklara yönelik olarak basın, televizyon ve İnternet üzerinden reklam yapmayacağını ve 2011 tarihinden itibaren de üye ülkelerin denetimine tâbi olacağını kabul etmiş durumda. Avrupa Birliğinin başlattığı insiyatifle, Aralık 2007’de dünyanın en büyük 11 abur cubur üreticisi şirket, 2008’in sonundan itibaren televizyon ve basında 12 yaş altı çocukları hedef alan reklamlara son vereceklerini taahhüt etmişlerdi. Bu şirketler arasında Burger King, Coca-Cola, Danone, Ferrero, General Mills, Kellogg, Mars, Nestle, Unilever, Kraft Foods ve Pepsi Cola var. Avrupa’da ESA’ya göre bu büyük şirketler taahhütlerini %99.8’lik bir başarıyla yerine getirirken, aynı şirketlerin reklamlarının bizim televizyonlarımızda, özellikle devlet televizyonu TRT’Çocuk’da 100% başarıyla yayınlanıyor olmasına ne demeli? (www.foodandrinkeurope.com/Jane Byrne, 27 Nisan 2010)</p>
<p>Türkiye’de radyo ve televizyon yayınlarını denetlemekle yetkili, Radyo, Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)’ün reklamla ilgili yönetmeliğinin 7. maddesine göre “Onbeş yaş ve daha küçük yaştaki kişilere yönelik ve bu kişilerin tüketebileceği ürünleri ve hizmetleri kapsayan reklamlar çocuklara yönelik reklamlardır. Çocuklara yönelik ya da içersinde çocukların kullanıldığu reklamlarda onların fiziksel, duygusal, zihinsel, toplumsal gelişim özelliklerini olumsuz etkileyebilecek unsurlar bulundurulamaz!” Özerk bir kurum olması gereken RTÜK’ün, son yıllarda epey zarar görmüş olan itibarını, bu konuda yapacakları ile kazanmasını dilerken, başka ülkelerde Tüketici dernekleri, Reklam Özdenetim Kurulu gibi bağımsız kuruluşların da bu konuda çalıştığını görüyoruz. Ülkemizdeki Reklam Özdenetim Kurulu (RÖK) Reklamverenler Derneği, Reklamcılar Derneği ve Uluslaraası Reklamcılık Derneğince oluşturulmuş ve Uluslararası Reklam Uygulama esaslarını Türkiye’de uygulamaya koymak için oluşturulmuş bir organizasyon. Daha çok reklam veren ve alanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye yarıyor gibi görünen dernek, 28 kişiden oluşuyor ve içinde Doğan Online, Unilever, Procter &amp; Gamble, Yapı Kredi Bankası, ATV, Milliyet, TRT, Turkcell, Bilgi Üniversitesi, Zaman, İstanbul Barosu, Teknosa gibi kuruluşların temsilcileri var. (<a href="http://www.rok.org.tr/">www.rok.org.tr</a>)</p>
<p><strong>Şikayetinizi iletebileceğiniz e-posta adresleri:</strong></p>
<p><strong>TRT</strong>: aktifhat@trt.net.tr</p>
<p><strong>RTÜK</strong>: www.rtuk.org.tr   anasayfadaki &#8216;Görüşleriniz/Önerileriniz&#8217; kutusuna tıklayıp istenen bölümü doldurabilirsiniz.</p>
<p><strong>TRTÇocuk</strong>: www.trt.net.tr/trtcocuk  buradaki &#8216;iletişim&#8217; bölümünün üzerine tıklayın</p>
<p><strong>BAŞBAKANLIK</strong>: bimer@basbakanlik.gov.tr</p>
<p><strong><em>Bu makale Yeni Harman&#8217;ın Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır. </em></strong><strong><em>Copyrights@FilizElasu</em></strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/annelik/'>Annelik</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/annelik-ve-siyaset/'>Annelik ve Siyaset</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/avrupada-reklamlar/'>Avrupa'da reklamlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cocuk-sagligi-ve-televizyon/'>Çocuk Sağlığı ve Televizyon</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cocuk-sagligi-ve-reklamlar/'>çocuk sağlığı ve reklamlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/batida-reklamlar-ve-reklam-yonetmeligi/'>Batı'da reklamlar ve reklam yönetmeliği</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/basbakan-erdogan-ve-kadin-acilimi/'>Başbakan Erdoğan ve kadın açılımı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-acilimi/'>Kadın Açılımı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadinlar-ve-siyaset/'>Kadınlar ve siyaset</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/obesite/'>Obesite</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/rok/'>RÖK</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/rtuk-ve-reklamlar/'>RTÜK ve reklamlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/trt/'>TRT</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/trt-cocuk-ve-reklamlar/'>TRT Çocuk ve reklamlar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/trtcocuk/'>TRTÇocuk</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/470/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/470/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=470&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/08/18/anneler-trt-cocuk%e2%80%99ta-reklam-istemiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/08/p1010300-e1282137801628.jpg?w=300" medium="image">
			<media:title type="html">P1010300</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Tarihin En Eski “Komplo Teorisi”: Adem ile Havva</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 22:07:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[3. sayfa haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[Adem ile Havva]]></category>
		<category><![CDATA[erkek şiddeti]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Ahit ve kadın]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın sorunsalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadına yönelik şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[komplo teorileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da Adem ile Havva]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da kadın]]></category>
		<category><![CDATA[tarihte kadın ve erkek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=328</guid>
		<description><![CDATA[Eski Ahit’in giriş bölümü olan Genesis, Kâinatın nasıl yaratıldığının yanısıra Adem ile Havva’nın öyküsünü de içerir. Hristiyan ve Yahudilerin kadına bakış açısını ve “orijinal günah” kavramını dile getiren bu öyküye göre, Tanrı topraktan Adem’i yaratır, ona kendi nefesini üfleyerek hayat &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=328&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-329" title="adem ile havva" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p>Eski Ahit’in giriş bölümü olan Genesis, Kâinatın nasıl yaratıldığının yanısıra Adem ile Havva’nın öyküsünü de içerir. Hristiyan ve Yahudilerin kadına bakış açısını ve “orijinal günah” kavramını dile getiren bu öyküye göre, Tanrı topraktan Adem’i yaratır, ona kendi nefesini üfleyerek hayat verir ve Cennet Bahçesi’ne onu yerleştirir. Buradaki tüm ağaçların meyvelerini yiyebileceğini, ancak “İyiliğin ve Kötülüğün Bilgi Ağacı’ndan” uzak durmasını, yoksa öleceğini buyurur. Bu arada, Adem uyurken onun kaburgasından canı sıkılmasın diye Havva’yı yaratır,<span id="more-328"></span> çünkü bahçedeki hayvanlar Adem için pek eğlenceli değildir. Üstelik, Cennet Bahçesi’nde Adem ile Havva çırılçıplaktır ve utanç duyguları yoktur.</p>
<p>Bir süre sonra yılan ortaya çıkar ve Havva’ya bilgi ağacının meyvesini yediği takdirde ölmeyeceğini, aksine iyi ve kötüyü ayırt ederek Tanrı gibi olacağını telkin eder. Havva meyveyi yer, sonra Adem’e verir, o da yer ve ikisinin birden gözleri açılır, çıplak olduklarının ayırdına varırlar. İncir ağacının yapraklarıyla mahrem yerlerini örtmeye, Tanrı’dan saklanmaya çalışırlar, fakat Tanrı gelir ve onlara ne yapmış olduklarını sorar. Adem Havva’yı, Havva ise yılanı suçlar. Bunun üzerine, Tanrı yılanı lanetler, Havva’ya korkunç doğum sancıları ve kocası tarafından yönetilmeyi, Adem’e ise ağır çalışma koşulları ile ölümü bahşeder, onları yeryüzüne gönderir. Böylece, Hristiyan ve Yahudi dinlerinin orijinal günah doktrininin temeli atılmış olur ve Adem’in Cennet’ten kovulmasına sebep olduğu için Havva nezdinde tüm kadınlar, şeytana giden yolun giriş kapısı olarak etiketlenir.</p>
<p>“Orijinal günah” kavramı Kuran’da yer almaz. Yasak meyveyi yedikleri için Adem ve Havva’nın her ikisi de sorumludur, lâkin Allah onları affeder. Adem’le Havva affedilip yeryüzüne gönderilir ama sanki günahlarının acısı başka şekillerde çıkarılacak gibidir, özellikle de Havva’dan&#8230; Mesela, Peygambere ait olduğu söylenen pek çok Hadis’te Tevrat ve İncil’in etkileri hissedilir. İslâm’ın önemli kaynaklarından, Sahih al-Bukhari’ye göre (Bölüm 55, Hadis 611) Peygamberin şöyle dediği söylenir: “..Eğer Havva olmasaydı, hiçbir kadın kocasına asla ihanet etmezdi.” Kuran’da kadına ve kadının rolüne dair ayetler son derece net belirtilir ve bunlar da erkeğin kadından üstün olduğunu ve kadın üzerindeki egemenliğini açıkça dile getirir. Mesela, “Nisa” ayetinin, Kadınlar üzerine olan bölümünde, (4:34), şöyle denir: “Erkeğin kadın üzerinde otoritesi vardır çünkü Allah birini diğerinden üstün yaratmıştır ve çünkü erkek kadını korumak için harcama yapar. İyi kadınlar itaatkardır. Mahrem yerlerini gizlerler çünkü Allah onları korur. Başkaldıracağından endişe ettiğin kadınların kulağını çek, yataklarında yalnız bırak ve döv onları. Bunlardan sonra, sana itaat etmeyi kabul ederlerse, artık bir şey yapma.”</p>
<p>Böylece, Gülnur Acar Savran’ın çok güzel özetlediği gibi, İslâm’da “&#8230;kadın bedeni uzak durulacak bir günah değil, erkeği yoldan çıkarmaması (ve erkeğe ihanet etmemesi) için mutlak bir şekilde denetlenecek, kapatılacak ama tohum verilecek bir kaynaktır, topraktır, anadır.” (feminist politika, s.17)</p>
<p>“When God Was a Woman”, (Tanrı Bir Kadınken) Tarih profesörü ve heykeltraş Amerikalı Merlin Stone’un 1976’da yayımlanan ve Feminist Literatürün önemli mihenk taşlarından olan kitabının başlığı. Merlin bu kitabında tarih öncesi toplumların anaerkil olduğunu ve bunun babaerkil Hint-Avrupa kavimleri tarafından yıkıldığını söyler. Bugün hâlâ, Yahudi kavimleri içinde bir tür ruhban sınıfı olarak görülen Levi’lerin de Hint-Avrupa kökenli olduklarını belirten Merlin, bu ruhban sınıfın misogonist ve kadın düşmanı olduğunu ve tanrıça tapımına karşı olan nefretini önce İsrail kavmi içine yerleştirdiğini, sonra da tüm Hristiyanlığı bu doğrultuda etkilediğini iddia eder.</p>
<p>Anaerkil toplumdan babaerkilliğe geçiş Levi kavmi tarafından mı gerçekleştirilmiş bunu tam olarak bilemeyeceğiz, ama Tevrat’la bu toplumsal dönüşüm ve erkek egemen söylemin tek tanrılı dinlerin bir karakteristiği haline gelmiş olduğu aşikâr. Bu geçiş tam olarak ne zaman, nasıl olmuştur sorusu bilimsel çalışma ve tartışmalara bir süre daha konu olacak gibi. Ancak, uygarlıkların beşiği Mezepotamya’da Sümerler dışında tüm kavimlerin “Sami” (Semitik) kökenli olduğu ve tüm tek tanrılı dinlerin, aynı coğrafyada bu birbiriyle akraba ve rekabet içinde olan kavimlerin torunları tarafından ortaya konduğu da malum! Yine, bu eski uygarlıklarda, tanrıça tapımının, tanrı tapımından daha yaygın, en azından eşit olduğu da kesin! Mesela,Paleolithic döneme ait arkeoloji kazılarında (2.5 milyon yıl önce başlayıp tarımın başladığı milattan önce 10.000 yıllarına kadarlık süre) pekçok kadın heykeline rastlanmakta ve Neolitik döneme ait tanrıça heykelleri ise hemen hemen tüm kültürlerde görülmekte (tarımın başlangıcı ile taş devri arası).</p>
<p>Sümerlerin kadın tanrıçası Ninhursag, Eski Mısır’da İsis, Anadolu’da Çatalhöyük’ün kadın tanrıçası Kibele, Antik Yunan’ın Hera ve Artemis’i, Roma İmparatorluğu’nun Venüs’ü, Sibirya Türkleri’nin Uma’sı, Hintli’lerin Maya’sı&#8230;.Tüm bu tanrıçalar, eski uygarlıkların insanları tarafından tapılmış, mitlerinin, efsanelerinin, yaşamlarının ve bize bıraktıkları bulgular eşliğinde şehirlerinin, evlerinin merkezinde yer almış. Ancak, bir yerde bir şekilde üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak toplumsal ilişkiler değişecek, kadının rolünün toplumda ikincil bir konuma gelmesi için kollar sıvanacaktır. Öyleki, Katolik Hristiyanların ‘Bakire Meryem’ figürleri bu antik tanrıça figürleriyle öyle benzerlikler taşır ki kilise, bazı Katoliklerin Bakire Meryem’e tapmasını önlemek için yüzlerce yıl uğraşır ve yine kilise, ilk Hristiyan toplumlardan Süryanilerde olduğu gibi, ‘Holy Spirit’in (Kutsal Ruh), bazı Katolikler tarafından ‘feminin’ olarak algılanmasının önüne bir türlü geçemez.</p>
<p>Bütün söylemlerin birbirine karıştığı, gerçekle hayalin, hatta sanalın, “yandaş” ve “karşıdaşların” hayatımızın her alanını artık istisnasız kapsadığı ve gündem bolluğundan artık gündemsizleştiğimiz ülkemizde, gündeme bir “nifak tohumu” da bendenizden diyerek affınıza sığınıyorum. Bahsettiklerim, bir düşünce midir, komplo teorisi midir yoksa gerçeğin ta kendisi midir, varın artık siz karar verin&#8230;</p>
<p>Ancak, AKP’nin iktidarda bulunduğu ve vahşi kapitalizmi hayatımızın her alanına fütursuzca yerleştirmeye çalıştığı 2002’den 2009’a kadarki 7 yıllık dönemde, kadınlara yönelik erkek şiddeti ve cinayetlerinde ölen kadın sayısında % 1400’lük bir artış olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum (Adalet Bakanlığı istatistikleri). Hata yok, yüzde bindörtyüz! Ülkemiz medyasında 3. sayfa haberleri olarak nitelenen ve toplumumuzda yaşanan “cinnetin” boyutlarını gösteren aile içi şiddetin kurbanlarının % 88’si kadınlarımızdan oluşuyor. Kocası, sevgilisi, nişanlısı, erkek arkadaşı, babası, oğlu, kardeşi tarafından dövülen, tecavüz edilen, öldürülen, diri diri toprağa gömülen, vücudu parçalanan kadınlarımız&#8230;</p>
<p>TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu üyesi, DSP İstanbul Milletvekili Jale Ağırbaşlı’nın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün Türkiye’de bir gün “resmi tatil” olarak kabul edilmesi için Meclis Başkanlığına  vermiş olduğu bir yasa teklifi var. İyi niyetli bir yaklaşım olduğunu ancak “evde ve erkeğin iznine tâbi” geçirilecek bir tatilin kadına uygulanan şiddetin önüne geçemeyeceğini, aynı gün dahilinde erkekler için de “sokağa çıkma yasağı” getirilmesinin şart olduğunu ve bunun için de bir yasa teklifi sunulmasının gerekli olduğunu (ciddi olarak) düşünüyorum. Lütfen gülmeyin! Böylece, kadınlarımız meydanlarda, hemcinsleriyle iken, erkeklerimiz zorla eve kapatılıp bir günlüğüne de olsa ev işi, yemek, çocuk bakımıyla uğraştıklarında belki bir nebze olsun düşüneceklerdir diye umuyorum&#8230;</p>
<p><strong>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Mart 2010 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<p><strong> Copyrights @ Filiz Elasu</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/3-sayfa-haberleri/'>3. sayfa haberleri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/adem-ile-havva/'>Adem ile Havva</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/erkek-siddeti/'>erkek şiddeti</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/eski-ahit-ve-kadin/'>Eski Ahit ve kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadin-sorunsali/'>Kadın sorunsalı</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kadina-yonelik-siddet/'>Kadına yönelik şiddet</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/komplo-teorileri/'>komplo teorileri</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kuranda-adem-ile-havva/'>Kuran'da Adem ile Havva</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/kuranda-kadin/'>Kuran'da kadın</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/tarihte-kadin-ve-erkek/'>tarihte kadın ve erkek</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/328/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/328/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=328&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/04/28/tarihin-en-eski-%e2%80%9ckomplo-teorisi%e2%80%9d-adem-ile-havva/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/adem-ile-havva.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">adem ile havva</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Biz, gerçek bir rock grubuyuz ve muhalifiz!</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Apr 2010 10:33:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Pop]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Rock]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Manço]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Berkay]]></category>
		<category><![CDATA[Cem Karaca]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah Karaca]]></category>
		<category><![CDATA[Engin Yörükoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar tarihçe]]></category>
		<category><![CDATA[Serhat Ersöz]]></category>
		<category><![CDATA[Taner Öngür]]></category>
		<category><![CDATA[Umut yolunu bulur]]></category>
		<category><![CDATA[Utku Ünal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=316</guid>
		<description><![CDATA[Filiz Elasu, Anadolu Rock’un yaşayan efsanesi Moğollar’dan, Cahit Berkay ve Taner Öngür’le Yeni Harman için görüştü. 1968’de  Moğollar olarak tanınmanızın ardından, geçtiğimiz yıl, birlikteliğinizin 40. yılını kutladınız. 17 yıl önce, 1993’de Yeni Harman’ın kardeş dergisi olan Leman’ın çizerlerinden Kaan Ertem’in &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=316&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Filiz Elasu, Anadolu Rock’un yaşayan efsanesi Moğollar’dan, <strong>Cahit Berkay ve Taner Öngür’</strong>le Yeni Harman için görüştü.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-317" title="moğollar-300x300" src="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg?w=500" alt=""   /></a></p>
<p><strong>1968’de  Moğollar olarak tanınmanızın ardından, geçtiğimiz yıl, birlikteliğinizin 40. yılını kutladınız. 17 yıl önce, 1993’de Yeni Harman’ın kardeş dergisi olan Leman’ın çizerlerinden Kaan Ertem’in başlattığı imza kampanyasıyla tekrar bir araya geldiniz ve bunca yıldır </strong><strong>“</strong><strong>durmadan yürüdünüz”! Bu albümün, “Yürüdük Durmadan”, üzerinden geçen beş yılın sonunda, kimilerinin deyimiyle 2009’un son günleri üzerine “bomba gibi düşerek”, yeni bir albümle “Umut Yolunu Bulur” diyorsunuz? Umut ettiğiniz nedir, nereden geliyor bu isim?</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> “Umut yolunu bulur” albümde yer alan parçalardan biri, ama ülkemizin ve dünyanın bugün geldiği noktada birçok kesim bir umutsuzluk içinde çabalıyor, yani bir çıkmazın içinde. Siyasi anlamda, ekonomik anlamda, kişisel olarak&#8230; Çok geniş bir ölçekte, umutsuzluğun süregeldiği bir dönem yaşıyoruz. Hani, buna çare olacak diye, tabii ki bir iddiamız yok, ama albümün içindeki 12 parçanın hepsinin, kendi içinde söylediği, anlatmaya çalıştığı veya ulaştırmaya çalıştığı bir mesaj var.<span id="more-316"></span></p>
<p>Şunu itiraf edelim, biz albümü yapmaya başladığımızda albümün ismi daha belli değildi. Tüm parçalar bir araya gelip de kayıtlar bittikten sonra bir isim aramaya başladık, ama bir samimiyetsizlik kesinlikle yok! Yani, bir baktık herşey, taşlar o kadar güzel yerine oturdu ki, “Bu şarkının ismi albümün ismi işte!” dedik.</p>
<p>Bu albümü yaparken oluşturduğumuz enerji, hepimizin enerjisi: biz Nazım Hikmet’ten enerji aldık, işte Gonca Öncel’den, Funda Tatar’dan sonra Michael girdi enerji olarak, işte İngiltere’den Andy&#8230; enerjisi yüksek bir şey oldu. Moğolların bir özelliği vardır, biz hiçbir şekilde ticari anlamda kendimize bir sipariş vermeyiz. Yani, bizim siparişimiz şudur: bize yakışan, doğru, güzel bir şey yapalım, anlamlı olsun, ama herşeyden önce samimi olsun, içten olsun.</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Albümün oluş süreci, esasında bu sözü doğruladı bir şekilde. Gerçekten öyle oldu. Mesela, kapak fotoğraflarını çekenler Akdeniz üniversitesi fotoğraf bölümünden öğrenciler. Konserimize geldiler, ille bizle resim çekmek istiyorlar, biz de albüm kapağı için fotoğraf arıyoruz&#8230;böylece, denk gelen bir olaylar silsilesi neticesinde isim doğrulandı bir şekilde.</p>
<p>İnsanlık tarihine bakınca öyle karanlık dönemler varki oralarda kimsenin, hiç, bir nebze umudu kaldığını sanmıyorum: işte İkinci Dünya Savaşı, Japonya’daki nükleer bomba filan, ama her seferinde bir şekilde hayat devam ediyor, umut yine yeşeriyor, bir şeyler gelişiyor. Sonra, yeniden, yine karanlık bir dönem gibi&#8230; ama onun yanında, aynı zamanda da çok güzel gelişmeler de oluyor: işte yenilenebilir enerjilerin yükselmesi, Dünya iklim hareketi&#8230;</p>
<p><strong>Popüler müzikte 40 yıllık  bir beraberlik&#8230; Bırakın Türkiye’yi, Dünya’da dahi çok gruba nasib olmamış bir başarı sanırım “Rolling Stones” hariç! Üstelik hayranların kampanyasıyla, isteğiyle tekrar biraraya gelmek, pek benzeri görülmemiş bir durum olsa gerek! Gruba 93’te katılan Serhat Ersöz ve en son Emrah Karaca ve Utku Ünal var ancak ben, daha eskiler olarak size sormak istiyorum, gerçi Engin Bey burda yok ama, nasıl bir his bu?  Bırakın durmadan yürümeyi, “birlikte yürümek” nasıl bir şey?</strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Herşeyden önce hepimiz profesyoneliz, müzikten hayatımızı kazanabiliyoruz ama, ötesinde biz arkadaşız, yani gerçekten arkadaşız, taa 67nin yazında biraraya geldik. Ben ve Engin. O kadroda Hasan Sel de vardı, daha önce başka grupta Selçuk Alagözle çalışıyorduk, Murat’la Aziz Silüetlerde çalışıyordu, ama her iki taraf da içinde bulunduğu durumdan pek mutlu olmuyordu, yani arayış içindeydi. O arayış bizi bir araya getirdi. Hasan Sel çok kısa bir süre sonra ayrıldı gruptan, Taner katıldı. Yani Taner’i de başlangıç olarak sayabiliriz. Üç aylık bir süredir bu, 40 senenin içinde, bir 3 aylık süre başlangıca oturtur yani Taner’i de.</p>
<p>Biz o zamanlar, tabii hepimiz bekarız, hep beraber bir grup evimiz oldu. O evde beraber yemek yaptık, işte kavga da ettik, çok mutlu neşeli günlerimiz geçti. Biz bunu Fransa’ya taşıdık sonra, Fransa’da uzunca bir zaman gene aynı formatta yaşadık. Taner hep bulaşık yıkadı, yemek yapmasını bilmezdi&#8230;(Gülüşmeler) Ben alışverişi yapardım, Engin’in elinden gelirdi, o yemek yapardı, Taner de “ben de birşey yapayım” derdi ardından&#8230; (Gülüşmeler)</p>
<p>Şaka bir yana, önce bir dostluk ve yaptığın işten ortak zevk alabilmek, bu çok önemli bizde, çünkü kollektif bir iş yapıyoruz. “Bir grubu yaşatmak” bu, aslında çok sorulan bir soru bize! Bir grubu yaşatmak kurmaktan daha zordur!  En önemlisi dünyaya bakış açımız, hep aynı! Hep böyle hümanist, insancıl&#8230;Bu, hümanizme biraz soldan bakan bir penceredir. Neticede mayamız bu oldu bizim, tutkalımız bu, dostluğumuz, yaşama bakışımız aynı paralelde. Kimimiz biraz daha koyu, kimimiz biraz daha açık ama aykırılık yok&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biraz da etkilerden, köklerden bahsedelim çünkü  biz ilk başladığımız yıllarda işte 60’ların başı.  Beat müziği çok önemli&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Rock yoktu o zaman!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Animals, Jimy Hendrix’ler falan filan&#8230; bu başlangıç noktasıdır. Sadece bizde değil dünyada öyledir. Biz de etkilendik, biz de tesadüfen o kuşağın çocuklarıyız. Ben hala evde, oturup Beatles’ın 60’lardaki ilk parçalarını dinleyip çocukluğuma dönebiliyorum, o yıllardaki ruh halini yeniden yakalayabiliyorum, ama bunun yanında işte Yunus Emre var, Mevlana’sı var bu toprakların, onlar da&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Pir Sultan.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Onlar var, George Harrison’un mistik tarafı da var, Frank Zappa’nın  gerçekçi satir duygusu da var, Bob Dylan’ın şiiri var. Hepsinin birleştiği, hani İstanbul özellikle bu ülke bir köprüdür ya, hep Doğu’yla Batı arasında&#8230; biz, şanslı bir kuşaktan ve şanslı bir şekilde, bir müzik grubu olarak, ilk yıllarda popüler olmanın da getirdiği olanaklarla&#8230; kendi anlayışımızda, kafamızda doğal olarak böyle birşey gelişti. Bu da, önemli bir şey, ee sağlık da yerindeyse! Gerçekten, değil 60, 70’e de gelsek devam edecek! Çünkü bu, kolay bulunur bir şey değil! Bu kuşakta pek yok! Bunun bir sorumluluğu var, biz bunu herkesin yaşama şansının olmadığını da biliyoruz!</p>
<p><strong>FE: Gerçi bu, geleneksel müzikte zaten var, yani aşıklarımız, ölene kadar türkü söylüyor işte, ama popüler müzikte pek olmayan bir durum!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> İnsan, özünde her yerde aynı, o zaman müzikte de bunu anlatma gücü oluşuyor, bu güç de ayakta tutuyor açıkçası! Benim yaşımda bir dolu insan görüyorum, hareket edemiyorlar artık! Sağlık olarak demiyorum, ruhsal olarak da.  Ben kendimi şanslı biri olarak görüyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong>Torun büyütüyorlar, evde çay kahvenin yanında, sobanın üstünde çaydanlık, pijama bitti artık da, eşofman giyiyorlar&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Sizler, hem torun büyütürüm hem müzik yaparım diyorsunuz yani!</strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Aynen, aynen! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Şöyle söyleyim, 41.yıl, hiç zengin olmadık, burası kesin! Maddi olarak çok büyük paralar yapmadık, ama başka bir anlamda çok zenginleştik, ruhsal olarak&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB</strong>: Çok paramız olsaydı belki o paranın derdine düşerdik! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE? Tarihçeniz boyunca yapmış olduğunuz müziğe, çıkardığınız albümlere bakıldığında değişik evreleriniz, müzik arayışlarınız var, mesela progressive folk-rock, psychedelic folk-rock &#8230;bunların hepsinde folk müzik ana unsur. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ: </strong>Bizim başta söylediğimiz, son yıllarda pek çok insanın yapmak istediği şey haline geldi. Neydi o? Bu coğrafyanın ritimlerini, müziklerini, müzikal ruhunu, duygusunu çağdaş, evrensel müzikal sistemlerle dile getirmek. Onu biz zaten, kendimiz yaşıyorduk! O yüzden oluyordu! Son yıllarda 80’lerin sonunda, Peter Gabriel’in başını çektiği etno-beat filan, jazz’da da bu arayışlar var. Jazz’daki arayışların temelini atan kişilerden biri, çok az bilinir, İsmet Sıralı’dır mesala. Washinton’da Creative Müzik Center’da Karl Derger’le açtığı ilk etnik jazz denemeleri orda başlamıştır, tarihi araştırılırsa. Yine  bizim mürşitlerimizden biri İsmet’tir mesela, mürşit kelimesi doğruysa, biz ilk kurulduğumuzda bize bunu anlatmaya çalışan. Yani bu topraklarda öyle bir olanak var, o yüzden ısrar ettik bunda.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Şey de var, mesela, Beatles’da, Peter Gabriel’de, bunlar kendi kültürlerinin dışında bir şeyleri sentezlemeye, onu özümsemeye çalıştı. Halbuki, bizde öyle birşey olmadı, çünkü ben Anadolu deyince, çocukluğumdan bu yaşa kadar türkülerle büyüdüm. Hâlâ ben rock barlara giderim, ama çok sık türkü barlara giderim&#8230;ben ondan korkunç tad alıyorum. Yani, beslenme olayı benim DNA’larımda var! Bütün bestelerimde bu zaten gözükür.</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Yeri geldiğinde bazı kodlar geliyor! Şöyle bir şey: şimdi türkü deyince, bu günkü  modernleşme çabasında olan, özellikle İstanbul ve büyük şehirlerde  biraz horgörülen, aşağılanan bir kavram var. Bence, o geçici bir şey! Amerika’da da Blues belki bazıları için öyle bir şeydi, ama geçti o! Neden geçici bir şey? Çünkü on yıl önce, Anadolu’nun bir şehrinden gelmiş bir genç adam, üniversitede okumaya gelip burada modern hayatı görünce, birdenbire kendini Newyorklu, LosAngeles’lı gibi havaya sokmaya çalışıyordu ki çevresinde ilgi toplayabilsin. O geldiği yer, geldiği yerin kökleri, onun için biraz da utanılması, unutulması gereken bir şeymiş gibi&#8230;Hayır, öyle değil! Gerçek çünkü&#8230; Binlerce yıllık türküler, Cahit diyor ya “Türkü Bara gidiyorum” diye! O, binlerce yıllık birikimin kodlarını algılıyor orada: o seslerde, o şarkılarda! Bu vazgeçilemeyecek bir şey, bu utanılacak bir şey değil!</p>
<p><strong>CB:</strong> Biz 68’lerde beş arkadaş bir araya geldiğimizde hepimizin ortak bir ideali vardı: hayalimiz yurtdışına gidip meşhur olmak ve çok para kazanmak, yani&#8230;</p>
<p><strong>FE: Şimdi de öyle gençler var, yurtdışına gidip ünlü olmak isteyen, ama kendi kültürünü bilmeden, Amerika’da Londra’da hangi Hip Hop grubu çıkmış, ne yapmış bunları çok iyi bilen&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Doğrudur, şimdi bakın, Moğolların 41 senedir ayakta kalmasının ana nedenlerinden bir tanesi budur! Biz, bir soru sorduk kendimize ve o sorunun cevabını doğru verdiğimiz için hala ayaktayız! Dedik ki, “Yurtdışına gideceğiz!” İşte, hayat bizi Fransa’ya yönlendirdi. Yani, Taner’in bir diş ağrısı yüzünden Fransa’ya gittik! (Gülüşmeler) Şimdi dedik ki, “Biz orada birşey yapacaksak, bu adamlar zaten kendi müziklerini yapıyorlar, biz onlar gibi müzik yapmaya kalkarsak&#8230;” Bir hayal kur, bir plak şirketinin kapısı önünde şöyle 150-200 tane insan kuyrukta bekliyor, biz de ne yapacağız, o kuyruğun sonuna sıraya girecez, adamlar bizi dinleyecekler. Ha, bizim öyle bir özelliğimiz olsun ki hiç birinde olmasın! “Ne olsun?” diye sorduk. Onun cevabını biz doğru verdik ve aldık  bağlamayı, gitarın yanına koyduk, ne bileyim yaylı tamburu, kabak kemaniyi, gitarın, bas gitarın yanına koyduk. Bunları harmanlayınca, birdenbire Moğolların asıl rengini, müzikal kurgusunu, kimliğini oluşturan formatı, o zaman yakaladık! Biz o yüzden hala ayaktayız, o format hala geçerli!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Bunu Fransa’da yaptığımız zaman, çok kısa zamanda da karşılığını aldık! Yaptığımız albüm, 71 yılında Akademi büyük plak ödülünü aldı.</p>
<p><strong>FE: Ne kadar güzel bir albüm o!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Son bir şey daha ilave edeyim, o akademik alanda verilen bir ödüldü, tabii orada para yok! Sonra, biz dünya çapında üç firmaya müracaat ettik orada, üçüne de demo yaptık, üçünden de kontrat teklifi geldi! Bu olağanüstü gurur verici bir şey! Biz CBS’i tercih ettik, ama solistimiz yoktu! Yani, bizim bu handikap yüzünden, işte Barış’la birleşip o kontratı değerlendirmeye çalıştık, olmadı; Cem’le yapalım dedik; Selda’yla yapalım; ama hep bir solist sorunu&#8230;Biz onu değerlendirebilseydik, belki o hayallere, o zaman ulaşabilirdik, öyle bir ortam vardı.</p>
<p><strong>FE: Ben de tam bunu soracaktım aslında, siz bunu “handikap” olarak nitelediniz ama&#8230;sanki Anadolu Pop’un bütün büyük isimleriyle, şarkıcılarıyla çalışmışsınız fakat, hep böyle bir vokalist sorunu&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Kiminle çalışsak hep hit yaptı! Bizim gerçekten, bunu kendimizi methetmek için söylemiyorum ama, sahnedeki duruşumuz çok etkileyiciydi! Belki çok süper virtüöz derecede enstrümentalist değildik, ama dediğim gibi, kollektif olarak çok iyiydik! Şimdi gençlerde görüyoruz, hele bu monitör sistemi çıktıktan sonra, kim ne çalıyor bilmiyorlar! “Sen sesini, diğerlerini duyana kadar kısacaksın!” mesela, biz bunu biliyoruz ve o yüzden de, hala, nüanslı çalabiliyoruz. Nüans diye bir şey yok şimdi!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biz ilk kurulduğumuzda solistimiz Aziz Ahmet’ti, O bu, Anadolu öğesini benimsemedi, bir de evlenince, gruptan ayrıldı. Ondan sonra hep arayış içinde olduk, işte Barış’la çalıştık, Cem’le Selda’yla, hatta bir ara Erkin’e teklif ettik, Fuat’a ettik. Şöyle söyleyim Barış’la iyi çalıştık, çok eğlendik aramızda, tam bir kimya tutmadı, ama Cem’le çok tuttu. Cem esasında bizi tamamlayan adamdı bir şekilde!</p>
<p><strong>CB:</strong> Kesinlikle!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Cem’le hem Cahit’in hem benim, hem Moğolların çok uzun seneleri geçti. O da aslında, şu an da ruhen bizim grup arkadaşımız, şimdi oğluyla birlikteyiz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Bu durumda Cem Karaca mıydı sizin solistiniz?</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Esasında en iyi uyan, en iyi oturan oydu. Bu bir gerçek! Ben bu kadar sene sonra baktığımda, bu daha iyi ortaya çıkıyor. Ama ilk gözağrısının ayrılması beni gizlice çok üzmüştü, o devam etseydi bu kadar sene çok daha iyi olurdu orası muhakkah.</p>
<p><strong>FE: Ben geçmişe çok fazla takılıp kalmak istemiyorum ama ilginç de buluyorum. Mesela,</strong> <strong>bakıyorum bazen bu konuda yazılan çizilenlere&#8230;sanki&#8230;kentli çocuklar Anadolu’ya turneye çıktınız da, orada Anadolu halkını, türküleri tanıdınız falan gibi bir görünüm&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Altta oluşan bir şeydi o ve 60’larda başladı esasında. O 27 Mayıs darbesinin ortaya getirdiği tek hayırlı şey, Türkiye’nin görüp görebileceği en demokratik Anayasa neticesinde oldu. Ee o yıllarda sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, İtalya’da da gecekondu mahalleleri filan vardı, yani küresel kapitalizm bu kadar saldırgan değildi. Her ülke kendi şartları içersinde gelişmesini sağlayabiliyordu. Öyle bir başlangıç Türkiye için çok faydalı oldu açıkçası. Türkiye İşçi Partisi kuruldu 15 milletvekili soktu, ama o zaman ki Türkiye İşçi Partisi, şimdiki değil yani&#8230; Çetin Altan, Mehmet Ali Aybar&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Habire dayak yediler Mecliste..(Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Hümanist bir solu savunan bir şeydi ki, o kuşak çok önemlidir. Sonraları o savaşçı bir sola dönüştü, biz hiç bir zaman onunla hemfikir olamadık, biz temelde hep orada kaldık bir şekilde&#8230;Doğrusu da oydu, insancıl bir sol ve bunun getirdiği olanaklar vardı. Dergiler çıkıyor, tiyatrolar, konserler, bunun arkasında işte Metin Erksan’ın Yılanların Öcü, Susuz Yaz filmi sinemada, bir Keşanlı Ali Destanı tiyatroda..Yani yaşadığın ülkenin sosyal gerçekleriyle, büyük kentlerde öyle bir dalga başladı.</p>
<p>Bir yandan da dergiler çıkıyor: “Sosyal Adalet”, “Yön Dergisi”, toprak reformundan bahsediyor, Türkiyedeki feodal yapıdan&#8230; hiç bilmediğimiz şeyler! Bir yandan Beatles çıkıyor, rock’n roll çıkıyor, bir yandan kitaplar basılıyor, Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel&#8230; Bütün bunların hepsi bilgi olarak, kültürel olarak çok dinamik bir dönemdi aslında. Biz, o dönemin meyveleriyiz esasında.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Albümdeki “Geri sar, 68 ruhuna gerisi sar” parçasının nereden geldiğini anlıyoruz bu durumda!</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Evet, o, herkes tarafından algılandı zaten.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Taner güzel anlattı herşeyi, ben de şu tarafını söyleyim: orda 68 ruhunda, gençliğin o hareketinde kendi öz menfaatine dair hiçbirşey yoktu! Bir ülke kaygusu, memleketin, insanların özgürce, hakça yaşayabilmesi arzusu vardı, o ruh çok egemendi. Mesela, sevgi olayı&#8230; Sevgi korkunç paylaşılırdı, kimse sevgisini içinde hapsetmezdi! Sevgi paylaşımı vardı, ama şimdi, 80 sonrası, Özal o işin damgasını koymuştur! Bu bencil yapı, bu bencil kurgu&#8230; Ülkenin şu geldiği noktayı görüyoruz! Benim çok içim acıyor o anlamda! İşte Tekel işçileri orda, grevde bugün; bu adamlar ne istiyor? Tekel’i sattılar, Seka’yı sattılar, hayvancılık bitti, tarım tamamiyle gitti, böyle elle tutulur ne kadar şeyimiz varsa, işte bankalar gitti, gitti gitti&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Su gidiyor, su&#8230;suyu da götürüyorlar!</p>
<p><strong>CB:</strong>Yani ne var ne yok herşey gidiyor, bu benim içimi fena halde acıtıyor! Halbuki bizim dönemimizde böyle birşey yapılamazdı! Tamam, belki ağır aksak yürüyordu, ama bu özelleştirme ya da Taner’in güzel söylediği gibi sermayeninin bu azgın saldırısı yoktu o zaman.O güç, o ruh olsaydı bu kadar olmazdı. Grevler gene olmayacak mıydı? Gene olacaktı, yaşamın dinamiğinde var olan şeyler, sosyal katmanlar da&#8230; Herhalde, Dünyada tek bizdedir “hayalciler” diye&#8230; Ben İktisat fakültesinde okudum; birinci sınıfta, sosyalizm tarihinde, ütopistler diye bir bölüm var, başta Marx&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Ama John Lennon’un  “İmagine” şarkısı ne güzel cevaptır buna, yani bu anlamda yazılmış! Şimdi, Cahit’in söyledikleri sadece bizim Türkiyenin yaşadığı şeyler değil ki, gezegenin sorunu esasında! Kapitalizm ve halk yığınları diyelim&#8230;.Bunun çözümünü insanlık muhakkak, bir şekilde bulmak zorunda. Yani, en son ekonomik kriz neticesinde, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler!” deyince, iyice azgınlaşıp balonlar şişirip patlattılar, kendi kapitalist ekonomileri de çökme durumuna geldi. Yani, bu artık kaçınılmaz bir gerçek! John Lennon da onu çok güzel söylemişti, hani “hayalciler” diyor ya! Ama, “I am not the only one!” diyor. Yani, hayalciler ne kadar çoğalırsa&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> O yüzden diyoruz  “umut yolunu bulur”!</p>
<p><strong>Bu durumda, şu anki AKP Hükümeti’nin Türkiye’sinde “Umut” yolunu bulur mu dersiniz</strong>?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Bu da geçici bir şey bence, çünkü AKP de Anadolu’daki tutucu kesimleri temsil ediyor, onlar hayata katılamıyordu bir türlü. Bu belki de köyden kente göçün, yani tarımsal toplumdan sanayi toplumuna geçişin son dalgası. Bundan sonra belki, normal bir toplum haline doğru geçicez, ama çok tahribat yapıyorlar! Çok beceriksizce ve çok, nasıl anlatayım, çok bilmiş tavırlarla, pek bilmeyerek! Ama bu tahribat da tamir edilir zamanı gelince!</p>
<p><strong>CB:</strong> Geçen gece Uğur Mumcu gecesi vardı, Siyaset Meydanında, ben onu duymamışım daha önce. Uğur Mumcu’nun bir konferansta bir konuşması var: “Bu ülkede bizler” diyor, “İtalyan Medeni Hukuğuna göre birşey, Alman Ceza Hukuğuna göre birşey, ve bilmem ne İsviçre Hukuğuna göre birşey yaşıyoruz, İslam hukuğuna göre de cenazemiz kalkıyor!” (Gülüşmeler) Şimdi burdaki asıl acı olan şey, bu teşhis! Çok şey getirmişler ordan, o şeyi yapıştırmışlar! Bu toplumun kendi içindeki dinamiğine uyumlu olmayacak yapılarla, yapıştırma yapıştırma&#8230; Sonra insanlar da bunlarla kavuşamamış! Bugün işte Doğu’da hâlâ aşiret reisleri varsa, hâlâ işte bu ülkede bir toprak sorunu varsa, bu ülkenin parası, 70 milyonluk bir nüfusta 15 bin kişinin elinde biriktiyse, işte 360 bin km karenin, Doğu’daki bilmem kaç kilometresi 5 tane ağanın elindeyse, ve hâlâ bu devirde bir köy alınıp satılabiliyorsa içindeki insanlarla beraber, bunlar acı&#8230;AKP de bunları kesinlikle değiştirmez, değiştirmeye kalkmaz, çünkü menfaatine aykırıdır! Ama biz umudun var olduğuna inanıyoruz ve tabii çok iddiali, biz bu lafı söylüyoruz diye, bütün insanlar, haydi ellerine alıp umutlarını ayyukaya çıkaracak değil tabii ama&#8230;</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Aa demekki umut varmış deyip herkes&#8230; (Gülüşmeler)</p>
<p><strong>CB:</strong> Önemli olan, biz yine müzik tarafına dönelim: bizim kültürümüz, Türkçemiz fena halde erozyona uğruyor! Bunun en büyük nedeni de, sayısız şekilde yeteneksiz, gerekli eğitimi almamış insanların onlarca ulusal telefon, yüzlerce yerel televizyon, binlerce yerel radyolarla bu topluma devamlı bir bombardımanda bulunmaları ve bunu yaparken yaptıkları işteki estetik kaygısı, kalite kaygısı, işte ne bileyim bu ülkenin siyasi değerleri, ekonomik değerleri, bunların hiçbirini umursamadan kendi aralarındaki reyting kaygısına bu ülkenin değerleri peşkeş çekiliyor ve bu olunca da gençlerin büyük çoğunluğu apolitik! Ben demiyorum ki lise talebesi, ama üniversite talebesinin artık politika ile kenarından bucağından, mutlaka ve mutlaka ilgilenmesi gerekiyor! Gençler biraz daha açılırlar, o vahşice kendi menfaatini kollayan içgüdülerini biraz daha paylaşımcı hale getirirlerse, o zaman umut yolunu bulur, yani bulacak!</p>
<p><strong>FE: O yüzden mi daha genç, en azından yaşça diyeyim, yeni bir vokalistiniz var!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Evet, Emrah. Onun bir duygusal tarafı da var bir yandan. O, bize babadan kalan bir emanettir, bizim oğlumuz sayılır. Tabii ki bir başkası da olabilirdi, çünkü bizim her zaman bir solist ihtiyacımız oldu. Ne Taner ne ben, biz instrumentalistiz, şarkıcı değiliz! Ama hep idare ettik. Onu da niye idare ettik biliyor musunuz? 93’te grubu tekrar biraraya getirdik ya, bir solist aradık. “Ya dedik şimdi o kadar tehlikeli bir şeyki bu, alacağın adam öyle bir mayada olurki bizi de dağıtır!” Yani, onun çok bize uygun olması gerekir, baktık böyle bir genç (şimdi ismini vermeyim), baktık çocuk havalara girdi. “Eyvah!” dedik “En iyisi biz kendimiz söyleyelim, nasılsa kendi şarkılarımız!” Biz böyle götürdük, ama bir yerden sonra olmuyor, bir ses, bir şarkıcı nosyonuna sahip olmadığımız için böyle geniş aralıklı bir şey ne bileyim vibrotosu, bir oktav yukarısı&#8230;Emrah da büyüdü askere gitti, geldi, ondan evvel “Bir kaset yapalım Cahit Amca!” diye bana gelmişti, dedim “Sen biraz daha şey yap&#8230;”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Çalış&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB</strong>: “Piş!” Tabii bunu, öyle söylemedik! Neyse, işte askerden geldi, biraz daha çalıştı sağda solda, bayağ bir popçu formatındaydı, şimdi onu temizliyor yavaş yavaş, bizler de böyle  zaman zaman okşayarak, zaman zaman döverek&#8230;. (Gülüşmeler) Mesela, Emrah tam bir grup adamı oldu.</p>
<p><strong>FE: Harika, Peki tepkiler nasıl, benim gördüğüm kadarıyla hep bir Cem Karaca’nın oğlu nitelemesi var, istisnasız hemen her yerde, zor olsa gerek onun için! Gerçi, Emrah değil de kim gelse tepki çekecekti galiba&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong>Eee bizim de fanatiklerimiz var tabii! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Biz zaman tanıyoruz&#8230; onlar geçici biliyoruz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Daha Serhat’a bile alışamadı bazı fanatikler! 17 yıl geçti ya!</p>
<p><strong>TÖ:</strong> Şimdi şöyle bir şey var: Emrah gelmeden önce biz sahnede şöyleydik, çok garip! Engin davulunu normal davulcular gibi arkaya kurmaz, sahneden seyirciye bakınca sahnenin en soluna kurar, yan kurar ki, Cahitle bakışabilsin, Serhat’ı görebilsin, gözgöze gelebilsin, benle&#8230; Çok sever onu, öyle özel bir şey bu, çok güzel, 60lardan kalma, yani herkes birbirine bakarak çalsın falan&#8230; Ben onun yanında duruyorum, sağımda, sahneden seyirciye bakınca, arada bir boşluk&#8230; O boşluğun öbür tarafında Cahit, onun yanında da Serhat, yani arada hep böyle bir boşluk  oluyor&#8230;</p>
<p><strong>CB:</strong> Emrah geldi doldu! (Gülüşmeler)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Peki, hazır albümden bahsederken yine bununla, müzikle devam edelim. Bu albümün şimdiye kadar yaptığınız en iyi albüm olduğunu söyleyenler var. Kimi hayranlarınız sizi Türkiye’nin Pink Floyd’u ve Cahit Berkay’ı David Gilmour’u olarak niteliyor.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Estafurallah&#8230; bin kere estafurallah&#8230;</p>
<p><strong>FE: Kimisi de çok güncel mevzularda şarkı sözü yazmanızı eleştiriyor. Mesela, “Neden Nazım Hikmet’in o kadar bilinen şiirlerini yeniden şarkı yapmışlar?” ya da “Uluslararası olabilecek bir kariyerleri varken bunu, ‘mesaj vermek’ adına heba ediyorlar falan” diyenler var. İşte&#8230;</strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Ben o keratalara&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Ben sadece onların ne dediğini söylüyorum, ben söylemiyorum! </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Bunu aynen yazabilirsiniz! Ben o keratalara önce şunu soruyorum: “İnternet’ten bedava müzik indiriyor musun, indirmiyor musun?” Önce, samimi bir şekilde bunun cevabını versinler! Şimdi, dedim ya, ben iyi şarkı sözü yazan bir adam değilim, ama bazen oturuyor. Mesela, “Issızlığın ortasında”, belki şiir olarak çok müthiş bir şey değil, ama o ruhu, anlatmak istediği şeyi, ifade ettiğini düşünüyorum. Mesela, ben bu son üç albümde de, böyle matrak, bizim yok olmaya yüz tutmuş  bir “mani” geleneğimiz vardır, o mani geleneğini rock formatında yaşatmaya çalışıyorum. “Dinleyiverin gayri” vardır, o buna bir örnektir, Bu son albümde de “Kriz bastı”, taşlama. Nazım Hikmet’in “Haydarpaşa Merdivenleri”&#8230;</p>
<p><strong>FE: Bence müthiş olmuş o parça, benim için, albümün en sevdiğim parçalarından&#8230;</strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Mesela, “Bulutlar adam öldürmesin!” çok bilinen bir şiir, tamam onu kabul ediyorum, Zülfü Livaneli. Şimdi, ben aşağı yukarı taa 91’den beri, tüm anti-nükleer kampanyalarda en önde, bu konuda çalışan biriyim, çünkü 10 sene Almanya’da kaldım, Yeşil hareketinin başından taa 90’lara kadar içindeydim, birçok insanı da tanıyorum, Joshua Ficher de dahil olmak üzere. Anti-nükleer kampanyalar beni çok etkileyen birşey, bir aktivist olarak, aynı zamanda öyle bir kimliğim olduğunu düşünüyorum, ben senelerimi vermişim bu işe! Şimdi yine, bu berbat Rus firması ihaleyi kazanıyor, Akkuyu’da Sinop’ta kurulacak, her tarafta tesisler yapılıyor ve işte termik santraller, 70 tane, bunların yanında bir tepki verebilmek için “Bulutlar adam öldürmesin” benim için en sembolik şey!</p>
<p><strong>CB:</strong> Ben toparlayım mı? Şimdi bir kesim var, onların da aşağı yukarı kim olduğunu biliyoruz. Diyorlar ki, “Moğollar 1993’te tekrar bir araya geldikten sonra yaptıkları parçalarla bir politik istikamette gidiyorlar, Moğolların ruhunu, bilmem nesini bozuyorlar” falan gibi&#8230; Yani, istiyorlar ki suya sabuna dokunmayan, bir yoğurt gibi parça yapalım. Bu mümkün değil! Ya, eğer ben bir beste yapıyorsam, yahut bir şiir arayıp bulup bunu besteliyorsam, ben kendimi nasıl kandırırım? İçimden ne geliyorsa ben onu koyuyorum! Onlara da çok affedersin, halt yemek düşer!</p>
<p>Biz içimizden geldiği gibi müzik yapıyoruz, ister dinle, ister dinleme! Bir parça politik bir kurgu, zemin üstüne oturuyorsa o ben istediğim için, sen istediğin için değil! Grup arkadaşlarım da bunu sevdikleri benimsedikleri için bu albümde yer alıyor bu! Yani bu ucuz! Eleştirilere her zaman açığız ama böyle aptalca, böyle eline baltayı alıp da belden aşağı vururcasına eleştirilere, hiç bir şekilde pabuç bırakmam yani! Moğollar, gerçek bir rock grubudur, biz öyle içi boş&#8230; şimdi söylemeyim, örnek vermeyim! Biz, yaşamdan etkilenerek müzik yapıyoruz, yaşamda neyi yaşıyorsak! Son cümle: Biz, gerçek bir rock grubuyuz ve muhalifiz! Muhalif olmamızı istemeyenler kendileri gibi olmamızı istiyorlardır, ben Özal çocuğu değilim!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Gerçek bir rock grubu derken, bu topraklardan yoğrulmuş bir rock grubu, yani bu evrensel değildir anlamına gelmiyor! Ulusalcı bir rock grubu değil, evrensel, ama buradan beslenmiş, binlerce yıllık kodları da taşıyan bir grup! Benim bu son yıllarda oluşan, bu Issız Adam filminden sonra, eski 45likler, 60’lar, 70’ler gibi bir moda var; o yılların suya sabuna dokunmayan, eğlenceli hafif duygusal şeyleri insanlar tarafından çok seviliyor. Sevilmesinin nedenlerinden birisi de hafif hafif gülüyorlar: ‘Aaa ne kadar safmış, ne kadar salakmış!’ diye.</p>
<p>Hani bugünün bir mizah anlayışı var ya, İnternetin getirdiği&#8230; herkes herkese, herkesle dalga geçebilir şeklinde&#8230; Ama “satire” denilen eleştirili mizahın da bir dengesi var! Onu yapan Frank Zappa, son derece entellektüel, ne olup bittiğini dünyada iyi bilen, bunu da çok iyi yapan birisi! Onun arkasına bir birikim gerekli, böyle önüne gelen, ha, ha ha, hi hi diye birileriyle dalga geçerse ki, bu son yıllardaki mizahçıların da getirdiği birşey! Çok kabiliyetli insanlar ama öyle fütursuzca herşeyi aşağılabilirsin, aşağılama serbest tarzında bir şey oldu&#8230; Bu çok yüzeysel bir şey, çok tahripkâr bir şey! Mizah, arkasında derinliği olan bir şey olması lazım, neye ne zaman, nasıl dokunacağını iyi bilmesi gerekir ama işte bu yaşanan yıllar&#8230;bu İnternet kültürünün de getirdiği birşey. İşte, kendi takıntıları olan, kendiyle sorunlarını halledememiş olan bir çok insan, bunu bir rahatlama yolu, karşısındakini aşağılayarak, dalga geçerek kendini sorunlarından kaçma yolu olarak kullanıyor, bu da kolay bir şey değil, bu da geçici bir şey bence!</p>
<p><strong>FE: Peki, </strong><strong>“</strong><strong>yandaş ve karşıdaş” medyada  yer buluyormusunuz Moğollar olarak?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Buluyoruz.</p>
<p><strong>CB:</strong> Şimdi buna bir akademik gözlüğüyle bakarsak herkes kendi fikrini söylesin, ama kendi fikrini söylerken gerçekleri görmemezlik ya da gerçekleri saptırmak, bu yanlış! Şimdi, “yandaş”, “muhalif” bir de “mülayimler” var, bizim şarkıda da geçiyor bu. (Gülüşmeler) Bu dönemde mülayim olmak ‘yağdanlık’, yani erk kimin elindeyse, güç kimin elindeyse ona yandaş olmak! Bu, samimiyetsizliğin kaypaklığın dik alasıdır. Yandaş söylesin, ben ona çok kızmıyorum! Asıl kızdığım, eğer iktidar değişirse ondan sonra, o yandaşlar kimlik değiştirirlerse, öbür tarafa dönerlerse, işte  o zaman samimiyetsizlik ortaya çıkar. Yoksa herkes istediği fikri düşünceyi söylesin, ona saygı duyuyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Öyle de olmalı zaten, eğer demokrasi deniyorsa her kesimden, her karşıt görüşün ortaya çıkması gerekir, ama bundan rahatsız olmamak gerekir. “Bu adam benim fikrimi savunmuyor, bana karşı çıkıyor” deyip de onu aşağılamak için, onu yoketmek için manipülasyon yapma noktasına gelmemeli, işte orada durabilmeliyiz! Ben açıkçası, kişisel olarak söyleyim, hepsinin dışında izliyorum sadece! Yani, yapacak başka bir şey yok ki! O zaman, iki taraf da bana kızıyor: “Sen niye böylesin, sen niye şöylesin?” Hayır ben böyleyim, sen işine bak! Bunları biz çok gördük, manipülasyona gelemem! Beni kimse kandıramaz! Dikkatlice izliyorum sadece, çünkü herkes oyun oynuyor, manipülasyon yapıyor karşılıklı. Samimi olanları destekliyorum, saygıyla karşılıyorum, isim vermek gerekmez ama hakkaten var o tip insanlar, ama bir de oynayanlar var! Çok kötü manipülasyonlar da yapılıyor, insanları yok etme pahasına, hayatlarını kaydırma pahasına manipülasyonlar yapılıyor, bunlar bu dönemin gerçeği demek ki! Ama bunların sürekli olmayacağını biliyoruz!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>CB:</strong> Bir Ergenekon olayı yaşanıyor, tabii ki biz 68 kuşağından gelenler olarak hem 70li yılları hem 80li yılları yaşamış insanlar olarak hirbir şekilde bir darbe olayına taraftar olamayız, ama bir darbe olayı saptırılıyorsa&#8230; Bir şeyler gizleniyor. Ortaya gayet somut birşeylerin konması lazım. Ben şimdi bekliyorum o somut şeyleri, şimdi mahkemeler devam ediyor tabii, göreceğiz! Mesela, birtakım insanlar suçsuz olurlarsa bu devlet onlardan özür dileyecek mi?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FE: Bir de medya öyle ki&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>TÖ:</strong> Temelinde medya var zaten, savaşlar karşılıklı. Bu, biraz şeye benziyor, Red Kit’de ‘altına hücum’ hikayesinde uzun burunlularla koca kulaklılar vardır. Gece giderken uzun burunlular gidip koca kulaklıların tekerleklerini kesiyorlar filan, bunu anlamamak için aptal olmak lazım&#8230;(Gülüşmeler)</p>
<p><strong><em>Bu röportaj, Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Şubat 2010 sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><strong><em> Copyrights@Filiz Elasu</em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/anadolu-pop/'>Anadolu Pop</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/anadolu-rock/'>Anadolu Rock</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/baris-manco/'>Barış Manço</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cahit-berkay/'>Cahit Berkay</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/cem-karaca/'>Cem Karaca</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/emrah-karaca/'>Emrah Karaca</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/engin-yorukoglu/'>Engin Yörükoğlu</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar/'>Moğollar</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar-muzik/'>Moğollar müzik</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/mogollar-tarihce/'>Moğollar tarihçe</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/serhat-ersoz/'>Serhat Ersöz</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/taner-ongur/'>Taner Öngür</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/umut-yolunu-bulur/'>Umut yolunu bulur</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/utku-unal/'>Utku Ünal</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/316/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/316/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=316&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/04/08/biz-gercek-bir-rock-grubuyuz-ve-muhalifiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://filizelasu.files.wordpress.com/2010/04/mogollar-300x300.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">moğollar-300x300</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Lider Kadınlar?&#8230;</title>
		<link>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/</link>
		<comments>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 13:14:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeni Harman Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Benazir Bhutto]]></category>
		<category><![CDATA[Bill Clinton]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hillary Clinton]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan'da siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://filizelasu.com/?p=274</guid>
		<description><![CDATA[Geçen yıl Yeni Harman’ın Mart sayısı için 8 Mart Dünya Kadınlar günü dolayısıyla bir yazı hazırlamış ve Dünyadaki, İngiltere’deki kadınları ve Feminist hareketi konu almış, gözlemlediğim kadarıyla neler olduğunu (daha doğrusu olmadığını) anlatmaya çalışmıştım. Aradan uzun (belki de kısa) bir &#8230; <a href="http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a><img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=274&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;">
<p>Geçen yıl Yeni Harman’ın Mart sayısı için <em>8 Mart Dünya Kadınlar günü</em> dolayısıyla bir yazı hazırlamış ve Dünyadaki, İngiltere’deki kadınları ve Feminist hareketi konu almış, gözlemlediğim kadarıyla neler olduğunu (daha doğrusu olmadığını) anlatmaya çalışmıştım. Aradan uzun (belki de kısa) bir sene geçti. Durumda bir değişiklik oldu mu? Ben göremiyorum…. Zaten dünyanın hali (erkeklerinin ki de dahil) pek değişmedi ki, kadınlarda gözlemleyelim…Bu durumda aynı istatistikleri kullanarak, benzer tabloları çizmektense bu yazıda bir değişiklik yapıp bu sefer de farklı kadınlara, dünyada lider konumunda olmuş veya olmaya hazırlanan iki kadına bakalım diye düşündüm. Geçtiğimiz yılın son günlerinde bir suikasta kurban giderek hayatını kaybeden <strong>Benazir Bhutto</strong><strong> </strong>ile önümüzdeki Amerikan Başkanlık Seçimlerine hazırlanan <strong>Hillary Clinton.<span id="more-274"></span><br />
</strong></p>
<p>Bu iki kadın temsil ettikleri güçlerle, konumlarla, yaptıkları politik veya ekonomik seçimlerle sadece kendi ülkelerini ve halklarını değil, içinde bulunduğumuz sözümona küresel bağlantılar sistemini de tabii ki etkiliyorlar. Bunun yanısıra sırf kadın oldukları için kadın hareketlerinin, kadın perspektifinin de en ön saflarında yer alıyorlar. Rol modeli konumunda olmasalar dahi kadın programlarına konuk veya konu oluyor, lider konumundaki kadınlara bir örnek ister istemez  teşkil ediyorlar. Mesela, öldürülmesi üzerine Benazir Bhutto hakkında basında pek çok yazı çıktı ve özellikle Batı’da nerdeyse ‘Şehit Demokrat’ mertebesine yükseldi. Her ne kadar kahramanca bir şekilde ölmüş olsa da ve bir ölünün ardından konuşmak (daha doğrusu yazmak) insana biraz garip de gelse Benazir Bhutto’nun bir ‘melek’ olmadığının altını çizmek gerekiyor. Sözü çok uzatmadan, sizlere ilginç bulduğum bazı makale ve röportajlardan alıntılar sunmak istiyorum ve bunların pek yoruma ihtiyaç duymadan son derece açık bir şekilde bu iki kadını ve ‘liderliklerini’ gözler önüne serdiğini düşünüyorum&#8230;</p>
<p>30 Aralık 2007 tarihli The Observer gazetesinde Güneydoğu Asya uzmanı <strong>William Dairymple’</strong>nin Benazir Bhutto üzerine ilginç bir yorumu yayınlandı. Bakın nasıl anlatıyor Bayan Bhutto’nun hayatını ve kişiliğini.</p>
<p>&#8220;Benazir Bhutto’nun ardından Pakistan’a bıraktığı en tartışmalı miraslardan biri İslamabad’ın ortasındaki evi. Görüşmemiz sırasında Başbakan’ın kendi tasarımı olduğunu söylediği bina, İslami hiçbir niteliğe sahip olmayıp, daha çok hoppa bir Meksika çiftlik evini andırıyor…Bhutto’nun evi Latin Amerikalı bir sanayicinin hafta sonlarını geçirmek için geldiği bir yazlık görünümüyle dünyanın her yerinde görebileceğiniz bir yer. Bu tabii ki Batı’nın neden Benazir’i bu kadar kolladığının da sebebi. Çevre ülkelerde ne yapacağını tahmin edemediğimiz liderlere karşın (Afganistan’ın feudal beyleri veya İran’ın Ahmadinejad’ı) Bhutto her zaman bildik biriydi…Daha doğrusu bizden biri. Mükemmel İngilizce konuşurdu, çünkü ana diliydi. İngiliz dadıyla büyütülmüş, İrlandalı rahibeler tarafından yönetilen bir okula gitmiş daha sonra da eğitimini Harvard ve Oxford’da tamamlamıştı….Ancak Batı’nın onu bu kadar çok sevmesine neden olan aynı özellikler Pakistanlıların kafasında pekçok şüphe uyandırıyordu. İngilizcesi akıcı olabilirdi ama aynı şey Urducası için geçerli değildi….</p>
<p>Oxford’da Benazir’i bilen arkadaşları onu derslere en son model bir spor arabayla gelen cıvıl cıvıl bir bimbo olarak hatırlıyorlar…Arkadaşları tarafından ‘Bibi’ veya ‘Pinky’ olarak bilinen Benazir’in ucuz aşk romanları ve kraliyet bibliyografilerine karşı özellikle zaafı vardı, tabii 70’lerin romantik pop şarkılarını da unutmamak gerek…Ama Başbakanlığı sırasında tanıştığım Benazir’de çok daha heybetli hatta imparotorca bir yan da vardı. Konuşması, yürümesi önceden tasarlanmış bir  ölçü içersindeydi ve sık sık asalet kelimesi olan ‘biz’i kullanıyordu….Görüşmemiz sırasında bulunduğu Başbakanlık binasından çıkıp avludaki çimenlerden süzülerek benim oturduğum koltuğa ulaşması tam 3 dakikayı aldı. Bunu güneşin tam istediği istikamette parlamadığına dair sitemi izledi….Tüm bunlar bana Roma’lı prensesleri düşündürmüştü.</p>
<p>Bu Benazir İslamabad’da 12 saat süren kabine toplantıları ve 4 saatlik uykuyla geçiştirdiği günleriyle tanınandan farklı biriydi. Yine bu Benazir Pakistan’a döndüğü gün konvoyuna saldıran bombalı intihar girişimcisine rağmen kampanyasına devam etti ve ölüm tehditlerine aldırmadan savaşmaya devam etti. Diğer Benazir, başka bir deyişle korkusuzdu….</p>
<p>Belki de Benazir’e bu feodal prenses duygusunu veren sahip olduğu geniş topraklar ve yetiştirilişinden dolayı edindiği Batılı zevklerdi. Bu anlamda pekçok Pakistanlı politikacıdan bir farkı yoktu. Zaten bu yüzden de Pakistan’da gerçek demokrasi hiçbir zaman tam olarak yeşermedi, çünkü toprak sahibi olmak politikaya girmek için bir şart olarak kaldı.</p>
<p>Bugün Benazir bir özgürlük ve demokrasi şehidi olarak tanımlanmasına karşın, hiç bir zaman doğal bir demokrat olmadı. Hatta Pakistan’daki bu garip demokrasi çeşnisinin (temsili feodalizm) sorgulanmasına sebep olarak, İslamcıların şu anki durdurulamayan yükselişine neden oldu. İlk 20 aylık yönetimi sırasında, tek bir önem arzeden yasayı dahi çıkaramadı. Uluslararası Af Örgütü tarafından hükümeti dünyanın en kötü gözaltında ölüm ve işkence raporuna sahip olmakla suçlandı. Kendini partisinde hayatboyu başkan olarak ilan etti ve kendi kardeşi Murtaza’yı parti liderliği yarışından men etti. Kardeşi bunda ısrar edince kendi evinin önünde son derece şüpheli bir şekilde süikastle öldürüldü. Murtaza’nın karısı Ghinwa, kızı Fatima ve hatta Benazir’in kendi annesi öldürme emrinin Benazir tarafından verildiğine inanıyor. En son geçtiğimiz sonbaharda Benazir, rakibi Nawaz Sharif’in Amerika ve İngiltere destekli Musharraf kararıyla Suudi Arabistan’a gönderilmesine ve böylece seçimlerin dışında tutulmasına hiç ses çıkarmadı.</p>
<p>Pakistan’ın askeri rejimlerle demokrasi arasında gidip gelen çalkantılarının arkasında ülkedeki elit kesimin çıkarlarının devamı geliyor. Ülkenin sanayi, askeri ve toprak sahibi sınıfları birbiriyle ilintili ve birbirlerini koruyorlar. Ancak fakirlerine sahip çıkmak konusunda birşey yapmıyorlar. Mesela devlet eğitimi Pakistan’da nerdeyse yok ve fakir halk sosyal adalet için başka alternatifler aramaya başladı…Pakistan gibi ülkelerde İslamcıların başarısı aslında kendilerini sosyal adaletin uygulayıcıları ve Benazir Bhutto gibi yozlaşmış, rüşvetçi liderlerle savaşanlar olarak tanıtmalarında yatıyor. …Mesela Benazir yolsuzluk iddialarıyla tanınıyor. Özellikle ‘Bay  Yüzde On’ olarak tanınan kocası Asif Zardariyle ülkeyi yağmaladıklarına dair epey bir suçlandılar. Pakistan, İsviçre, İngiltere ve Amerika’da haklarında banka hesaplarını soruşturmaya dair pekçok dava açılmış durumda…&#8221;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..</p>
<p>Şimdi de <strong>Hillary Clinton</strong>’a bakalım biraz. BBC’nin lider kadınlar listesindeki bibliyografide ‘bir politik savaşçı’ olarak isimlendiriliyor Bayan Clinton. Haksız da değiller gibi. Bir Amerikan Başkanı’nın karısının kocasını destekler pozisyondan sıyrılıp politikaya atılması çok olağan değil. Üstelik Newyork senatörlüğünü kazanıp Amerika başkanlığına soyunması her babayiğidin harcı hiç değil.</p>
<p>1947 Şikago doğumlu Hillary Clinton’ın ailesi tarafından yılmayan bir savaşçı olarak yetiştirildiği ve Yale Üniversitesinde hukuk okuyarak daha o zamandan  politik kariyerine başladığı söyleniyor. Kocası Bill Clinton’ la da burda tanışan Hillary için zeki ve hırslı bir kadın tanımı sık rastladığımız bir betimleme. 1975’de evlenmelerinden çok kısa bir süre sonra Bill Clinton’ın daha sonra Eyalet Valisi olacağı Arkansas’da politik kariyerine başlayan çift arasında aslında Bayan Clinton’ın politikaya kocasından çok daha önce girdiği, mesala 1972’de Demokrat Parti adayı George McGovern’ın seçim kampanyasını  yürüttüğü ve daha sonra da kocasınınkileri burdan edindiği tecrübeyle planladığı belirtiliyor. Chelsea isimli bir kızları olan çift, 1993’de Bill Clinton Beyaz Saraya ilk adım attığında politik bir ortaklığın zaferi olarak görülmüştü. Öyleki Bill Clinton  seçim kampanyası sırasında bir ara şaka yollu &#8220;Benimle, bir fiyatına iki tane alıyorsunuz&#8221; demişti.</p>
<p>1992’de seçimi kazanan Başkan Clinton karısını tüm Amerikalıları sağlık sigortası kapsamına alacak bir sağlık reformunu düzenlemekle görevlendirdi, ancak tıp sanayiinin ve muhafazakarların muhalefeti yüzünden Kongre’den yasayı geçiremedi. Bunun üzerine politikadan çekilen Bayan Clinton daha sonra Whitewater isimli emlak yolsuzluğu soruşturmasının odağı oldu ancak federal jurinin önünde yargılanırken  politika ve gelişmekte olan ülkelerde kadın sağlığıyla ilgili çalışmalar yapmaya başladı yeniden. Senatörlüğe seçilebilmek için o zamanki Newyork Belediye başkanıyla kıyasıya bir çekişmeye giren Hillary,  New York’la hiç bir ilgisi olmadığı sadece kocasının adını kullanarak politika yapmaya çalıştığı şeklinde eleştiriler aldı. Aynı kampanya sırasında Orta Doğuya yaptığı bir gezide,  İsrail’i Filistin topraklarını zehirlemekle suçlayan Suha Arafat’ı bir konuşma sonrasında kucakladığı için Yahudi lobisini üzerek şansını epey bir baltaladı Bayan Clinton. Daha sonra da çözümü bir demeç vererek Mrs Arafat’ı tahrik edici konuşmalar yapmakdan dolayı suçlamakta buldu.</p>
<p>Şu an Demokrat partinin başkan adaylığını kazanabilmek için Barrack Obama ile çetin bir mücadele içinde bulunan Hillary Clinton’ın kişisel ve kariyeriyle ilgili en ciddi sınavın kocasının Monika Lewinsky’le olan kısa ve ilginç ilişkisi sırasında olduğu kesin.</p>
<p>Talk isimli bir magazinle yaptığı görüşmede kocasını hala desteklemesinin arkasında kişisel politik hırslarının olduğunu yalanlayan Bayan Clinton kocasının seks güdüleri hakkında &#8220;zaptedilmesi zor bir kuduz köpek&#8221; nitelemesinde bulunmuş ve bu tür kaçamak krizlerinin başından beri evliliklerinin bir parçası olduğunu da itiraf etmişti.</p>
<p>Kocasının çocukken duygusal olarak taciz edilmiş olduğunu ve aslında yaptıklarının kötü bir insan olduğundan değil ama zayıflığından kaynaklandığını da belirtmişti. Tabii bu arada Bill Clinton’ın da skandal sonrası karısına olan aşkını ne kadar sık dile getirdiğini belirtmek lazım. Hatta öyleki pek çok röportajda, karısının entellektüel düzeyde kendisine eşit olduğunu da ilan etti eski başkan!..</p>
<p>Copyrights@ Filiz Elasu</p>
<p><strong>Bu makale Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Mart 2008 sayısında yayınlanmıştır.</strong></p>
<br /> Tagged: <a href='http://filizelasu.com/tag/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/'>8 Mart Dünya Kadınlar Günü</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/benazir-bhutto/'>Benazir Bhutto</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/bill-clinton/'>Bill Clinton</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/feminizm/'>feminizm</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/hillary-clinton/'>Hillary Clinton</a>, <a href='http://filizelasu.com/tag/pakistanda-siyaset/'>Pakistan'da siyaset</a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/filizelasu.wordpress.com/274/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/filizelasu.wordpress.com/274/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=filizelasu.com&amp;blog=9463127&amp;post=274&amp;subd=filizelasu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://filizelasu.com/2010/02/24/lider-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/6c650ddeb170da910cb4aedb1faf2f6f?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">filizelasu</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
